Bir kutu baklava alsanız ve ayakkabılarını kapının önünde bıraktığı için sinir olduğunuz apartman komşunuzun kapısını çalsanız acaba neler olur.

“Bir zamanlar Kadıköy’de Moda Deniz Kulübü yakınlarında nefis bir apartman dairesinde oturuyordum. Ev çok güzel, muhit çok güzel, keyfimi kaçıracak hiçbir şey yok. Ta ki alt katıma yeni birileri taşınana kadar.

Yeni komşum ayakkabılarını kapının önünde çıkarıyordu. Her gün eve çıkarken o hiç sevmediğim manzarayı görmek zorunda kalıyordum.

Bir iki derken bu durum bana o kadar rahatsızlık verdi, zihnimi o kadar meşgul eder hale geldi ki kendi rahatsızlığımdan rahatsız oldum. Bir şeyden çok rahatsız oluyorsanız sorunun bir kısmı da sizde demektir. Komşumu merak etmeye böyle başladım. Nasıl biriydi, evi nasıldı? Ne iş yapar, nasıl bir hayat yaşardı?

Bir akşam bir kilo baklava aldım, kapısını çaldım. Giderken baklavanın birazını da yedim hatta.

‘Ben üst komşunuzum, bilgisayardan anlarım sorununuz olursa gelebilirsiniz’ dedim. Avukat olduğunu öğrendim. O da benim misafire götürdüğü baklavayı tırtıklayan bir deli olduğumu öğrendi. Bir gün evine çiçek gelecekmiş, onu almamı istedi. Başka bir gün hasta olduğumu öğrenince gargara yapayım diye tuzlu su getirdi.

Adamı tanıdıkça daha az rahatsız olmaya başladım. Hatta eve gidip gelen arkadaşlarım ayakkabılara laf edince onlara kızmaya başladım…”

Empati 101

Bu hikayeyi kim bilir ne zaman ve nerede Kaan Sezyum’dan okumuştum. Size sıradan bir “empatiye giriş” dersi gibi gelmiş de olabilir ama Sezyum’un anlattıklarından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hani bir şeyi bin defa duyarsınız ama bin birincide gerçekten anlarsınız ya, bende öyle bir etki yaratmıştı.

Sezyum’u arayıp hikayesini yazmak istediğimi söyledim, hafızasını tazeleyip yukarıdaki gibi tekrar anlattı.

Kadir Has Üniversitesi’nde yaşanan garabetle ilgili sorduğumu hemen anladı, “Ama o olayla bu çok farklı” diye de ekledi.

Tabii ki farklı. Tabii ki üniversitede ibadet eden öğrencilerin ayakkabılarının bir öğretim görevlisinin kapısında ne işi var? Ve videolardan görüldüğü  kadarıyla tabii ki gençlerin derdi üzüm yemek değil kutsalın gücünü arkalarına alarak bağcıyı dövmek. Orada tartışılacak bir durum yok.

O yüzden okuldan çıkıp tekrar apartmana dönüyorum.

Sahi neden kızdırıyor bu ayakkabılar

Daha önce onlarcasını duymuş olmama rağmen neden Kaan Sezyum’un hikayesi zihnimde yer etti diye düşündüm.

Birincisi birini biraz da olsa tanıyınca sert duygular az ya da çok yumuşuyor. İnsan ilişki kurdukça anlıyor, anladıkça da seviyor. Bu öğrencinin derslerle kurduğu ilişki için de geçerli, “tuhaf” iş arkadaşıyla kurulan ilişki için de geçerli, kapı önüne ayakkabı çıkaran komşu için de geçerli. Önce ilişkilenmek gerekiyor.

İkincisi yine Kaan’ın bir sözünde saklı.

“Bir şeyden çok rahatsız oluyorsan sorunun bir kısmı da sende demektir.”

Apartmandaki o ayakkabılar sinirime bu kadar dokunuyorsa acaba “estetik zevkim ve gustom daha gelişkin olduğu halde” ekonomik gücüm yetmediği için burada yaşıyor oluşuma kızıyor olabilir miyim?

Acaba kendi anne babamın evinde de ayakkabılar böyle dışarıda bırakıldığı için geldiğim yeri hatırlıyor ve ona kızıyor olabilir miyim?

Biri olabilir, hepsi olabilir, bambaşka bir şey olabilir. Biraz daha anlayabilirsek belki kendimize olan öfkemiz de yumuşayabilir.

Mescitte ayakkabı tartışmasından Marshall McLuhan’a bir yol vardır görünmez