16-07-2023
İsmet Berkan

Hollywood oyuncuları patronlarına karşı değil teknolojiye karşı grevde

Hollywood oyuncuları patronlarına karşı değil teknolojiye karşı grevde

Bu dünyada en çok tükettiğimiz şey ne biliyor musunuz? Hemen cevabını vereyim: Hepimizin başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar çok tükettiğimiz şeyin adı ‘içerik.’

Örneğin siz de, şu an bu yazıyı okuyarak içerik tüketiyorsunuz. Çünkü biz insanlar öykü anlatan ve öykü dinleyen/tüketen varlıklarız.

Birisi karşınıza geçip zaten bildiğiniz bir fıkrayı anlatmaya başladığında içinizi nasıl bir sıkıntı kaplıyor; halbuki tersi olduğunda, yani daha önce duymadığınız bir şey anlatıldığında nasıl bir ilgiyle dinliyorsunuz?

Zaten özünü bildiğiniz bir haberi yeniden okumuyorsunuz; daha önce okuduğunuz kaç romanı sonra dönüp yeniden okudunuz? Kaç edebiyat dışı kitaba yeniden baktınız? Kaç sinema filmini, TV dizisini yeniden izlediniz?

Hep daha yeni, daha önce görmediğiniz, duymadığınız, okumadığınız öyküler istiyorsunuz. Sadece siz değil elbette; bu dünyada yaşayan herkes istiyor.

Evet, elbette bazı ölümsüz gibi gözüken, binyıllardır tekrar tekrar okunan içerikler var. Mesela kutsal kitaplar buna en iyi örnek. Ama hiç düşündünüz mü, o kitabın o bölümünün yeni bir yorumunu yapan insanlar neden bu kadar ilgi görüyor? Öykü belki eski ama hala ona yeni yorumlar, yeni bakış açıları arıyoruz.

Dev içerik yaratma endüstrisinin parçasıyız

Gazetecilerden şairlere, reklam yazarlarından sinema yönetmenlerine, müzisyenlerden tiyatroculara, sinema oyuncularından sosyal medya kullanıcılarına, YouTube yaratıcılarından senaristlere, roman yazarlarından stand-upçılara veya artık burada sayamayacağım kadar çok insana kadar uzanan devasa bir içerik yaratma endüstrisi var dünyada.

Bu dev endüstri, insanların hiçbir zaman tatmin olmayan ve olmayacak içerik tüketme arzusunu karşılamak için var.

Ama şimdi bu dev endüstri son derece varoluşsal bir tehditle karşı karşıya. Tehdidin adı ‘üretici’ (veya ‘yaratıcı’ çünkü İngilizce’deki ‘generative’ kelimesini nasıl tercüme ettiğinize bağlı bu) yapay zeka.

Şiir okuyup anlayan ve kötü şiir yazan yapay zeka

‘Üretici yapay zeka’ esasen 90’lı yıllarda geliştirilmeye başlanmış olan ve adına ‘deep learning’ (‘Derin öğrenme’ tercümesinden şüphelerim var) denen yeni nesil bir dizi algoritma ve teknoloji sayesinde ortaya çıkmış bir şey.

En zor bölümü, bu teknolojinin dil öğrenmesi, bir dilde okuduğunu anlaması ve sonra da anlamlı yazılar ortaya koymasıydı. İşte aylardır hepimiz ChatGPT adı verilen uygulamanın bu konuda ne kadar başarılı olduğunu konuşuyoruz; okuduğu içi metafor ve imgelem dolu şiirleri bile anlıyor, çok isterseniz size gayet banal şiirler bile yazabiliyor. (Dünyada insanlar tarafından her gün yazılan şiirlerin ezici bir çoğunluğunun da kötü veya banal şiirler olduğunu unutmayın.)

‘Deep learning’ teknolojisinin görece daha kolay başarılabileceği alan ise fotoğraf, resim ve video işleme alanıydı. Nitekim karşımıza önce ‘deep fake’ adı verilen fotoğraf ve videolar çıktı. Hepimiz bunları konuştuk ama sinema filmlerinde, TV dizilerinde aynı teknolojiyle yaratılan şeyleri nedense pek konuşmadık.

Sinemadaki adı CGI

Sinema ve dizi sektörü çok uzun zamandan beri ‘CGI’ kısaltmasıyla (Computer Generated Imagery – Bilgisayar tarafından üretilmiş görüntüler) anılan teknolojiyi kullanıyor. Eskiden sinemada ‘özel efekt’ler vardı; onun yerini tamamen bu CGI aldı. Üstelik uzun zamandır bu teknoloji var.

İşte yukarıya fotoğrafını koydum, Avengers filminde başta Kaptan Amerika olmak üzere kahramanlarımız ormanda kendilerini kovalayan büyük bir kalabalıktan kaçıyorlar. Oysa kapalı bir stüdyoda sadece 4 oyuncu yeşil ekran önünde koşuyor; arka plandaki Hulk dahil yüzlerce, belki binlerce kişi ve ormanın kendisi oraya bilgisayar tarafından yerleştirildi.

Bir de 1959 yapımı, ünlü BenHur filminden koyduğum şu sahneye bakın. Hiçbir şeyi oraya bilgisayar yerleştirmedi. O dört nala koşan atlar da, at arabalarının üzerindeki dövüşler de hep gerçek atlar ve gerçek insanlarla çekildi. Aynı filmde müthiş kalabalık arena tribünü sahneleri de var. Her biri birer figüran gerçek insan o tribünde oturanların. Bugün aynı sahne çekilecek olsa bir tane bile gerçek insan olmaz o tribünde; hepsi bilgisayarda üretilir.

Senaristler ve oyuncular grevde

Az önce söyledim ya, devasa içerik üretme endüstrisi kendisini yapay zeka tehdidi altında hissediyor diye. İşte o tehdidi hissedenlerin başında, Hollywood’un içerik üreticileri, senaristler ve oyuncular geliyor.

Amerikalı senaryo yazarları bir ayı aşkın süredir grevde. Grevin nedenlerinden biri yapay zeka uygulamalarına senaryo yazdırılmaya başlanması. Şimdi onlara Amerikan Perde Oyuncuları Sendikası da katıldı. Bu grevin de sebeplerinden biri, CGI teknolojisiyle oyuncu yaratılmaya başlanması.

Bu kavga, büyük olasılıkla o dev içerik üretme endüstrisinin her bir parçasına tek tek yayılacak. Daha yeni başlıyor…

‘Joan is Awful’u seyrettiniz mi? Bu bir kurmaca mı, yoksa geleceği anlatan bir belgesel mi?

‘Joan is Awful’u seyrettiniz mi? Bu bir kurmaca mı, yoksa geleceği anlatan bir belgesel mi?

Benim gençliğimde Amerikan televizyonlarında ‘Twilight Zone’ vardı. Efsaneydi, her bölümü çarpıcı ve şaşırtıcıydı.

Şimdi onun yerini İngiliz yapımı ‘Black Mirror’ aldı. Bu dizinin son sezonu kısa süre önce Netflix kütüphanesine eklendi. Bütün bölümleri bir solukta izledim. Siz henüz izlemediyseniz, tavsiye ederim.

Yeni sezonun ilk bölümü, ‘Joan is Awful’ çok çarpıcı bir öykü.

Joan sabah uyanıyor, yöneticilik yaptığı teknoloji şirketine gidiyor. Bir çalışanını istemeye istemeye işten çıkarıyor. Sabah ona mesaj atan eski erkek arkadaşına dayanamayıp cevap yazıyor. Psikiyatristiyle seansa giriyor. Akşam eski erkek arkadaşıyla buluşup bir kadeh içki içerken onunla öpüşüyor. Çok pişman olup evine, erkek arkadaşına dönüyor. Birlikte TV açıyorlar, yeni bir dizi var, Joan is Awful. Onu seyretmeye başlıyorlar ve Joan kendi hayatını Salma Hayek’in canlandırdığını görüyor…

Öykünün tamamını anlatıp henüz seyretmeyenlerin tadını kaçırmayayım ama burada söz konusu olan, örneğin Selma Hayek o bölümdeki hayali yayın platformuna (Netflix’e çok benziyor) kendi yüzünün ve vücudunun kullanılma haklarını satmış. Onlar da Selma Hayek’i bir bilgisayarda yaratmış, dizide oynatmışlar.

Peki bu bir fantezi mi, yoksa gerçek mi?

Harrison Ford nasıl gençleşti?

Gelin bir başka filme bakalım, halen sinemalarda gösterimde olan Indiana Jones filmine. Efsanevi Indiana Jones karakteri, Harrison Ford ile özdeşleşmiş bir karakter ve son filmde artık 81 yaşında olan oyuncu, aksiyon sahneleri dahil filmde oynuyor.

Peki nasıl oluyor bu? CGI sayesinde. Yapımcılar, Harrison Ford’un 40 yıl önceki sahnelerini kullanmışlar, hem onu gençleştirmişler hem de bu haliyle de koşup atlayıp zıplamasını sağlamışlar. Hepsini bilgisayar yapıyor.

Bu teknoloji yeni değil. Onu ilk olarak, Disney’in The Mandalorian dizisinin ilk sezon finalinde gördük. Star Wars’un bundan 50 yıl önceki Luke Skywalker’ı Mark Hamill, dizinin final sahnesinde bundan 50 yıl önceki gencecik haliyle görüldü.

Kurmaca mı, belgesel mi?

Amerikalı film oyuncuları sendikası, Joan is Awful’daki teknolojiyi bir fantezi olarak görmüyor; bu teknolojinin var olduğunu ve hepsinin gündelik hayatının bir gerçeği olduğunu biliyor.

O yüzden greve çıkan sendika, Joan is Awful için, ‘Bu bir fantezi kurmaca değil, geleceğe ilişkin bir belgesel’ dedi.

Bizim içerik tüketme hızımız bu seviyedeyken, sendika çok haksız olmayabilir.

Bugünlerde uçağa bindiniz mi? Çok mu türbülans vardı?

Bugünlerde uçağa bindiniz mi? Çok mu türbülans vardı?

Dünyamızın Kuzey Yarımküresinin neredeyse her santimetre karesinde bugünlerde olağanüstü sıcak hava dalgaları var.

Sıcağın kökeni konusunda pek azımız şüpheye sahibiz artık. Havalar bizim yüzümüzden, bizim tüketim ve konfor arzumuzun bir türlü dizginlenememesi yüzünden ısınıyor.

Ama aynı sıcak bizi hem çok daha sağlıksız hem de konforsuz da kılıyor.

Bu konforsuzluğa son örnek, uçak yolculuklarında giderek artan türbülans vakaları.

Biliyorsunuz uçaklar, zaman zaman atmosferik şartlar yüzünden ‘hava boşluğu’ adı verilen şeylere girer ve havada tutunmakta zorluk yaşarlar. Bu sırada uçağın içinde şiddetli sarsıntılar olur, çünkü dev uçak bazen havada yüzlerce metre birden irtifa kaybedebilir.

Pilotlar genellikle radarlarında bu ‘boşluk’ları görüp onlardan kaçınmaya çalışır ama eğer hava trafik kuralları yüzünden kaçınamayacaksa da yolcularını uyarır, kemerleri bağlatır. Çünkü şiddetli türbülansın ölümcül sonuçları bile olabilir.

Havadaki ‘boşluk’a, hemen hemen bütün atmosferik olaylara yol açan şey, ısı farkları neden olur aslında. Genel kural ısınan havanın hafifleyip (yani molekülleri arasındaki mesafe açılıp yoğunluğunu kaybedip) yukarı yükselmesidir, hepimiz fizik derslerinden hatırlıyoruz. Türbülansa sebep olan ‘boşluk’ işte bu yoğunluğu çok azalmış sıcak hava adaları.

Bazen, günümüzde ise sık sık, bu yukarı yükselmesi gereken sıcak hava kendi tepesindeki soğuk havanın etkisiyle aşağıda hapis kalabiliyor. O yüzden de artık uçaklar hem kalkış hem de iniş sırasında daha önce rastlanmadık derecede sert türbülanslara maruz kalıyor.

Dediğim gibi uçak seyir yüksekliğindeyken pilotlar bazen radarda türbülansı görebiliyor ama iniş ve kalkış sırasında göremiyor, kaldı ki görse bile yapabileceği fazla bir şey yok.

Özellikle tırmanma, yani kalkış sırasında ‘hava boşluğu’ çok tehlikeli olabiliyor. Geçmişte bu sebeple rapor edilmiş uçak kazaları var. Bunlardan birinde yıllar önce Adana’dan kalkan bir THY uçağı feci şekilde düşmüştü; tek teselli uçağın yolcu taşımıyor olmasıydı ama pilotlar ve hostesler maalesef hayatlarını kaybetmişti.

Evrenimizin yaşı, sanılandan iki kat daha büyük olabilir

Evrenimizin yaşı, sanılandan iki kat daha büyük olabilir

Albert Einstein’ın genel görelilik teorisi, elimizdeki en iyi ve binlerce kez test edilip doğrulanmış bir teori olduğu için, bu teori uyarınca evrenimizin bir de ‘başlangıcı’ olduğunu düşünüyoruz.

Büyük Patlama adı verilen bu başlangıç anını ise bugüne kadar kozmik arka plan ışıması adı verilen ve büyük patlamadan günümüze kalmış olan enerjiye bakarak hesaplıyorduk. Son yapılan hesaplamaya göre evrenimiz tam olarak 13 milyar 797 milyon yaşındaydı.

Fakat son bir yıldır görevde olan James Webb Teleskopu’nun ilettiği veriler bütün astronomi dünyasının kafasını karıştırmış durumda. Bu teleskop, evrenimizin henüz sadece 300 milyon yaşında olması gereken bir dönemden, neredeyse tamamen olgunlaşmış ve oluşmuş galaksi fotoğrafları çekti. Bazı yıldızlar örneğin, neredeyse evrenimizle yaşıt gibi gözüküyor.

Oysa bu imkansız. Büyük Patlama sonrası evrenin genişleyip soğuması gerekiyordu ki, ilk atomlar oluşsun, sonra da bu hidrojen atomları gidip yıldızları yaratsın, dev yıldızlar çöküp kara delik oluştursun, bu kara deliğin çekim gücünün etrafında galaksiler oluşsun vs vs. Bunların tamamı yüzmilyonlarca, hatta belki milyarlarca yılda olabilecek şeyler.

Bu açık çelişki yüzünden pek çok astronom hem mevcut astronomik teorik modelin hem de evrenin yaşıyla ilgili hesaplamaların değişmesi gerektiğini söylüyordu. Bunlardan biri, Ottowa Üniversitesi’nden Rajendra Gupta bir makale yazmış ve evrenimizin yaşını neredeyse iki kat arttırmış, 26,7 milyar yıl olarak hesaplamış.

Bu pilav daha çok su kaldıracak ve bu tartışma yıllarca devam edecek.

Oppenheimer filmi geliyor, kaçırmayın

Oppenheimer filmi geliyor, kaçırmayın

Yıl 1939. Başta Albert Einstein olmak üzere bir grup fizikçi, Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir mektup yazdılar. Söyledikleri şuydu: Teorik olarak atom bombası yapmak mümkündü ve Nazi Almanya’sı bu bombayı yapabilecek beceri ve yetenekte fizikçilere sahipti. O bombayı Almanya’dan önce yapmak gerekiyordu; bu güç tek başına Nazi’lerin elinde olamazdı.

Amerikan yönetiminin bu mektubu ciddiye alması için birkaç yıl geçmesi gerekti. Oysa o sırada Almanya sahiden atom bombası geliştirmek için çalışıyordu ve işin başında da ünlü Werner Heisenberg vardı.

Amerika atom bombasını yapmak için adına ‘Manhattan Project’ denen bir dev bilimsel proje yaptı, bu projenin başındaki bilim insanı ise, babası Almanya’dan göçmüş olan fizikçi Robert Oppenheimer’dı.

Oppenheimer bir yandan Nazi’lerden önce bombayı yapmayı çok istiyordu ama bir yandan da şeytani bir gücü insanların eline vereceğinin de farkındaydı. Belki o yüzden, bombayı yaptıktan sonra kendisinin de çok sevdiği Hindistan’ın kutsal kitaplarından Bhagavad Gita’dan bir alıntı yaptı, ‘Şimdi ben dünyanın yok edicisiyim’ dedi. (Bhagavad Gita’da geçen bir pasajda, Prens Arjuna savaşa devam etmeyi reddeder, çünkü kendi insanlarını öldürdüğünü düşünmektedir. Bunun üzerine tanrı Krishna vicdani yükü onun üzerinden almak için ‘Beni bu insanların esas katili olarak gör’ der, ‘Ünle ve zaferle yüksel… Onlar zaten benim tarafımdan katledildiler, sen dadece bir araçtın.’

İlginçtir, Japonya’ya ilk atom bombası atılmazdan önce tam da buna benzer bir konuşma, dönemin Amerikan Başkanı Harry Truman ile Oppenheimer arasında geçmişti. Truman, Oppenheimer’e, ‘Kan benim elime bulaştı, sen değil ben endişelenmeliyim. Sen rahat ol’ demişti.

Şimdi o Oppenheimer’in hayatı, büyük sinema ustası Christopher Nolan tarafından beyaz perdeye uyarlandı. Haftaya gösterime girecek, kaçırmayın.