25-08-2023
İsmet Berkan

Türkiye’de hayatı hep böyle öngörülemez yaşamak zorunda mıyız?

Türkiye’de hayatı hep böyle öngörülemez yaşamak zorunda mıyız?

Merkez Bankalarının politika faiz oranının kaç olduğu veya olması gerektiği konusu dünyanın hiçbir ülkesinde popüler tartışmaların konusu değildir. Konu, dar bir grup içinde, zaman zaman medyaya yansısa bile teknik bir konu olarak tartışılır.

Oysa bizde Merkez Bankası faizi konusu gündelik kahve sohbetlerinin bile konusu neredeyse. Dün gece en az 3 TV kanalında Merkez Bankası’nın dünkü faiz kararı bir takım uzman iktisatçılar eşliğinde konuşuldu; bu konuda hiçbir uzmanlığı olmayan ‘konuşan kafa’ ekiplerinin de konuya girdiğini gördüm ama yüreğim elvermediği için seyredemedim.

Dediğim gibi, esasen bu konu teknik bir konu, çünkü sözü edilen faiz bizi dolaylı yoldan etkiliyor. Bu faiz, Merkez Bankası’nın ihtiyacı olan bankalara verdiği TL’nin fiyatını belirliyor.

Normalde TL’nin bol olmaması, aksine kısıtlı olması gerekir. Fiyatın (faizin) yükselmesi paranın gündelik, haftalık veya aylık kullanımının bedelinin artması anlamına gelir.

İktisat bilimi, ünlü Amerikalı Nobel ödüllü iktisatçı Milton Friedman’dan beri enflasyonun temelde parasal bir olay olduğu, paranın bol (ve ucuz) olması halinde fiyatların yükseldiği teorisini en geçerli teori kabul ediyor. Onun bu teorisinden beri hiçbir aklı başında ülke yüksek enflasyon istemeyeceği için hep parasını pahalı (yani zor bulunur) yapmaya çalışıyor.

Ama Türkiye bu ‘aklı başında’ ülkelerden biri değil maalesef.

Milton Friedman’ın enflasyon teorileriyle Türkiye popüler anlamda Turgut Özal sayesinde tanıştı. 80’li yıllarda Özal, siyasi rakipleri hala devletin fiyatları polisiye tedbirlerle kontrol etmesinden söz ederken enflasyonu ‘sıkı para politikası’ sayesinde yenmeyi, böylece ‘orta direk’ adını verdiği orta sınıfı güçlendirmeyi vaat ediyordu.

Özal böyle konuşuyordu ama bu söylediğini yapmadı; karşılıksız para basmaya devam etti, Merkez Bankası kaynaklarından Hazine’ye para aktardı, bu yolla kamu yatırımlarını (vu bu arada yolsuzlukları) finanse etti, Türkiye de enflasyonla yaşamaya devam etti.

Özal’ın açtığı yolu 90’lı yıllarda onun rakipleri aynen kullandı, hatta beceriksizce ve fütursuzca kullandı. Enflasyon 90’ların sonunda kontroldan çıktı, kamu açıkları patladı, Türkiye 2001 finansal krizine girdi, çok sayıda banka battı. 

Bu krizin sonunda Türkiye’ye Kemal Derviş’le birlikte nihayet akıl geldi. Hem kamu maliyesi disipline alındı hem Merkez Bankası bağımsızlaşıp enflasyonla gerçek mücadele başladı ve Ak Parti döneminde nihayet biz enflasyonun tek haneli rakamlara indiğini, yüzde 7-8’lik enflasyonla bile olsa bir çeşit ‘fiyat istikrarı’nın geldiğini gördük.

Gördük ama bu dönem kalıcı olmadı, son 5 yıldır hem yüksek enflasyon altında yaşıyoruz yeniden hem de enflasyonla mücadele etmekten vaz geçmiş durumdayız.

Şimdi dün Merkez Bankası enflasyonla mücadele ediyormuş gibi yaptı, faizi yüzde 25’e çıkardı. Herkes de çok sevindi. Oysa güncel enflasyon bu faizin iki katı. Yani faizler aslında hala negatif, bu anlamda TL hala ucuz ve bol.

Deniyor ki, ‘Tayyip Erdoğan bu kadarına izin verdi.’ Pek çok iktisatçı dün ‘Yetmez ama evet’ tadında açıklamalar yaptı, faizin sürpriz oranda artışı olumluydu ama yeterli değildi. Yine de herkes Merkez Bankası’na karşı müşevvikti, doğru yolda olduğuna inandıkları banka yönetimini teşvik ediyorlardı.

Tamam etsinler ama ne yaptığımızın farkında mıyız? Sanki aynı hükümet içinde iki hizip var ve bunlar çarpışıyor. Hiziplerden biri ‘Faizi arttırmak lazım, yoksa enflasyonla başa çıkamayız’ diyor; daha güçlü olan diğeri ise ‘Şu kadardan fazla arttıramazsınız’ diyor.

Ben dahil çoğumuz bu hiziplerin varlığını gerçek kabul ederek yazıp çiziyoruz, yorum yapıyoruz.

Oysa bu saçma bir durum. Türkiye’nin bir tane hükümeti var, o da zaten bir kişiden oluşuyor: Tayyip Erdoğan.

O Erdoğan dün, ‘Enflasyonun insanımızın hayatındaki olumsuzlukları giderecek adımları atıyoruz. Otomobil piyasasındaki fiyatlar stabilize oluyor. Emlakta da fiyatlar dengelenecek. Faiz fiyat balonu söndükçe milletimiz daha da rahatlayacak’ dedi.

Şimdi herkes ‘Faiz fiyat balonu söndükçe’ lafının ne anlama geldiğini merak ediyor.

Tamam ama normali bu mudur? Biz hep bir politika belirsizliği, devleti yöneten insanın ekonomi alanında ne yapacağının öngörülemez olduğu bir düzende mi yaşayacağız? Bu mudur yeni normalimiz?

Şunu bilelim: Yaşadığımız düzen hiç normal değil.

Enflasyonla ya mücadele ediyoruz ya etmiyoruz. Yarım mücadele diye bir şey yok. Zamanında Turgut Özal yarım mücadele etti, sonuçlarını biliyoruz.

TL’de ‘long’ pozisyonda olanların dünkü kaybı

TL’de ‘long’ pozisyonda olanların dünkü kaybı

Başka hiçbir şey üretmeden paradan para kazananlara kızıyoruz. Tayyip Erdoğan da kızıyor, İslam dini de esasen bu yüzden faiz veya tefecilik yasağı getirmiş bir din. (Aynı yasak zamanında Katolik kilisesi tarafından da ‘Tanrının emri’ denerek uygulanmıştı.)

Bu paradan para kazanan kızdığımız insanları ‘Faiz lobisi’ diye adlandırıyoruz, onlar kazanamasın diye faizleri düşürüyoruz.

Peki ama onlar yine de kazanıyor. Çünkü işte dün Merkez Bankası’nın faizi beklentilerin çok ötesinde yükseltmesi üzerine gördük, yerli yabancı pek çok ‘yatırımcı’ meğer faizin yeterince artmayacağı ve TL’nin değer kaybedeceği beklentisiyle ‘long’ pozisyondaymış.

Ama faiz yüzde 25’e çıkartılıp doların fiyatı ciddi çözülmeye başlayınca bu long pozisyonlar için yazılan ‘stop loss’ emirleri devreye girmiş, o yerli yabancı yatırımcılar ciddi zarar yazmış. Söylenene göre o büyük zarar yazanlardan biri de dünyaca ünlü yatırım bankası Goldman Sachs. (Amerikan bankası Citi daha hafta başında yatırımcılarına TL’de ‘long pozisyon almayı’ önermişti.)

Demek faiz lobisini faizleri yükselterek cezalandırmak da mümkünmüş.

Ama mesele faiz lobisini desteklemek veya cezalandırmak değil. Hepimiz biliyoruz, eninde sonunda Türkiye yurt dışından temin ettiği borçla dönen bir ülke ve bu yüzden faiz lobisine bir anlamda teslim olmak zorunda. Türkiye bu seviyede negatif faiz vererek aradığı yabancı kaynağı bulamaz.

Bakın, geçen hafta Amerikan The Wall Street Journal gazetesinde çok ilginç bir faiz haberi çıktı. Haber, ‘nötral faiz seviyesi’ adı verilen bir faizden söz ediyordu. Bunun anlamı şu: Faizler öyle bir seviyede olacak ki hem bir yandan ‘sıkı para politikası’ uygulamasına yardımcı olup enflasyonu baskı altında tutacak hem de ekonomik büyümeyi istenmeyen ölçüde kısıtlamayacak.

Gazete, Amerika açısından bakıldığında bu ‘nötral faiz’ seviyesinin artık yükseldiğini söylüyordu. Amerikan Merkez Bankası faizi yüzde 5,25-5,50 aralığına getirdiği halde ülkede ekonomik faaliyet sanıldığı kadar yavaşlamadı aksine verimlilik arttı, bu arada enflasyon düşmeye başladı. Öyleyse faizi enflasyon yüzde 2’ye düştüğünde yeniden 0’a kadar indirmek de gerekmeyebilirdi. Gazeteye göre düşük faiz dönemi sona eriyordu.

Bu tartışmanın bizim için önemi şu: Dün belki TL’de long pozisyonda olanlar kaybettiler ama dünyadaki bu yeni faiz dönemine uyum sağlayamazsak o ‘long pozisyon’lar yeniden açılacak ve açanlar kazanmaya devam edecek.

Prigojin’in son günleri

Prigojin’in son günleri

Amerikan istihbarat kaynaklarına göre Rus savaş lordu, paralı asker grubu Wagner’in patronu, bir zamanlar Vladimir Putin’in en yakınındaki isimlerden olan Yevgeni Prigojin’in uçağı bir mekanik arıza nedeniyle değil havada meydana gelen bir patlama sonrasında düştü.

Prigojin’i de taşıyan ve Moskova’dan havalanıp St. Petersburg’a giden uçak havada önce çok büyük bir irtifa kaybı yaşıyor ama buna rağmen dakikalar boyunca havada kalıyor, neden sonra düşüyor. Uçağın içinde yaşanan dehşeti tahmin etmek imkansız.

The Wall Street Journal gazetesine göre Prigojin uçağı düşmezden bir gün önce, aynı uçakla Afrika seferinden geri dönmüştü. Aynı bilgiyi dün Putin de Prigojin’le ilgili konuşmasında teyit etti zaten.

Amerikan gazetesine göre Prigojin, Afrika’da Wagner teşkilatını ayakta tutmaya çalışıyordu, çünkü bir yandan da Rus Savunma Bakanlığı Wagner’in bu kıtadaki operasyonlarını devralmak için çalışıyordu. Nitekim Prigojin son yayınladığı videosunu Mali’den çekmişti.

Ama Mali’den önce Merkezi Afrika Cumhuriyeti’ne uğramış, Sudan’dan gecikmiş alacaklarını altın külçeleri olarak tahsil etmiş, Nijer’deki darbecilere yardım önermişti.

Kılıçla yaşıyordu, kılıçla öldü.

Cezaevine gidip teslim olan ABD Başkanı

Cezaevine gidip teslim olan ABD Başkanı

Eski Amerikan Başkanı Donald Trump, Georgia eyaletinin son derece kötü üne sahip cezaevi Fulton Cezaevine gidip dün teslim oldu. Yaklaşık 20 dakika cezaevinde kalan eski başkanın burada fotoğrafı çekildi, parmak izi alındı ve diğer işlemler yapıldı. Trump 200 bin dolar kefaletle serbest kaldı.

Bütün bunlar ABD’deki yargı sisteminin ne denli güçlü olduğuna ve gerekirse ülkeyi yönetmiş olan başkanları bile tutuklayabildiğine dair çok çarpıcı şeyler.

Trump, biliyorsunuz 2020’de yenildiği seçimin sonucunu değiştirmeye çalıştı. Bu çalışmaları içinde önemli yerlerden biri Georgia eyaletiydi. Bu eyalette Trump’a yöneltilen suçlamalar son derece ciddi.

Trump bu davada ceza alacak olursa onu başkan seçilmek bile kurtarmayacak, hapse girecek.

Şakayı gerçek sanan çok ciddi ırkçılar ülkesi

Şakayı gerçek sanan çok ciddi ırkçılar ülkesi

Tiyatrocu Ozan Arif Demirtaş kendi kendine bir parodi videosu çekmiş, Suriyeli bir lokanta sahibi kılığına gidip kendince espriler yapmış. 

Video bir süredir dolaşımda ama dün videoyu Bolu’nun ırkçılığını gizlemeyen belediye başkanı Tanju Özcan fark edip, üstelik bir de parodi videosu olduğunun farkına da varmayıp ciddi ve gerçek olduğunu sanınca şaka bütün Türkiye’ye maloldu ama şaka olarak değil, gerçek olarak. 

Sosyal medyada ırkçı küfrün bini bir paraydı, neden sonra 10Haber’den Buse Çelebi Ozan Arif Demirtaş’ı buldu, onunla konuştu ve gerçek ortaya çıktı.

Tabii insan gülsün mü üzülsün mü bilemiyor. ‘Şaka’ diye yapılan bir videonun gerçek sanılması daha da büyük bir şaka aslında. Ama bu şakaya gülmek zor; çünkü çünkü onu alıp yayanlar gayet ciddiler ve fena halde de ırkçılar.