Ann Quin: Metinlerinin zenginliği her okumada katlanan özel bir yazar

27 Mayıs 2024
Bu haber 2 ay önce yayınlandı

Cesur yazarları seviyorum. 'Berg' ve 'Üç'ün ardından 'Triptikler' adlı kitabı yayımlanan Ann Quin özel bir yazar: Özen isteyen, okurunu aktif katılıma davet eden, metinlerinin zenginliği her okumada katlanan, nevi şahsına münhasır...

Cesur yazarları çok seviyorum. Artık bir klişe hâlini almış olan ‘Yazılacak her şey yazıldı, söylenecek her şey söylendi’ düsturuna tamamen meydan okuyan, pek çoğu dönemine damga vurmuş yazarlar bahsettiklerim. En iyi örnekleri Virginia Wolf, Clarice Lispector, Kathy Acker, Allen Ginsberg ve diğerleri. Bu tarz yazarlar okurunun da özgür ve özgün olmasına sebep olurken bir kere yaşanabilecek deneyimlere sevk ediyor bizleri.

Yakından tanıdığım Amerikan ve İngiliz yazarlar arasında ismini hiç duymadığım, yahut görmezden geldiğim, geç keşfettim bir yazar oldu Ann Quin. Onu okumadan dünyadan gitseydim mutlu olmazdım, zira böylesi bir deneyim bir okur için bulunamayacak kadar iyi bir fırsat.

Dilimizde yayımlanan üç kitabını da ikişer defa okuduktan sonra bir şeyden kesinlikle eminim: Quin özel bir yazar. Özen isteyen, okurunu aktif katılıma davet eden, metinlerinin zenginliği her okumada katlanan nevi şahsına münhasır bir kalem. Bu deneyime dahil olduğunuz anda bir daha çıkamıyorsunuz, bir kaçış odası yahut bir labirent misali…

Ann Quin 1936 Brighton doğumlu İngiliz bir yazar. Babası Montegue Quin İrlandalı bir adam, Ann çok küçükken onları terk etmiş. Annesi ise İskoçyalı Anne Reid; kızını tek başına büyütmeye çalışan önemli bir figür. Ann erkenden bir Katolik manastırına veriliyor, burada hem eğitim alıyor hem de büyüyor. İlk bakışta edebi anlamdaki duruşuna ters düşmüş gibi görünse de, ilerleyen zamanlarda Ann bunun ona ‘ölüm dileği ve bir günah fikri aşıladığını’ belirterek ekleyecek: “İnsanın içinde hakiki kötülüğün ne olduğunu keşfetmeye dair bir şehvet oluşturuyor.”

Esas arzusu oyuncu olmaktı

Okuldan sonra tiyatroya merak salan Ann, bir süre bir tiyatro şirketinde çalışıyor, esas arzusu oyuncu olmak fakat sahne korkusuna yenik düşünce ayrılıp yazmaya yöneliyor. Esasında hayatının tam ortasına bomba gibi düşecek zihinsel kaosun ve sinir harbinin ilk tohumları burada başlıyor. Önce şiir yazıyor, bunu kurgusal metinler yazma çabaları izliyor.

İlk iki metni defalarca ret aldıktan sonra ilk ciddi sinir hastalığını geçiriyor. İlk yazdığı metin ‘A Slice of Moon’ bir homoseksüel karakteri anlatıyor, fakat Quin o dünyaya çok yabancı olduğundan başarılı olmuyor. İsimsiz ikinci projesi ise Oscar adında bir adamın kendi çocuğunu öldürmesini konu alıyor. İkisi de hiç basılmamış). Şeytanın bacağını 1964’te ilk yayımlanan eseri ‘Berg’ (Everest Yayınları, Aralık 2022) ile kırıyor Ann. Birçok kişiye göre en iyi eseri olan bu kitapla burs kazanarak Amerika’ya gidiyor, orada hem çalışıp hem yazıyor. İkinci romanı ‘Üç’ (Everest Yayınları, Ekim 2022) ile başarısını perçinliyor yazar, ki zaten kısa yaşamına sığdırdığı dört romanın ilk dönemi burada sona eriyor. Çünkü eleştirmenlere göre bunlardan sonra yayımlanan iki romanıyla bambaşka sulara yelken açıyor.

Geçim derdi ve mental hastalıklar

Ann, 1969’da yayımlanan ‘Passages’ ve ölümünden önceki son romanı ‘Triptikler’ (Everest Yayınları, Şubat 2024) hem tarz olarak, hem de deneysellik açısından diğer ikisinden epey farklı. 1972’de romanı yayımlandıktan sonra geçim derdi ve yeni mental hastalıklar ayyuka çıkıyor, 1973 senesinde, 37 yaşında boğularak yaşama veda ediyor Ann Quin. Raporlara ‘boğularak ölme’ olarak işlense de, yakın çevresi tarafından intihâr ettiği düşünülüyor, tıpkı hayranı olduğu Virginia Woolf gibi.

Quin’in yayımlanan ilk eseri Berg, bir romanda okuyabileceğiniz en güzel ilk cümlelerden biriyle başlıyor: “Adını Greb olarak değiştiren Berg diye bir adam babasını öldürme niyetiyle bir sahil kasabasına geldi…”

Babasına yazdığı bir aşk-nefret öyküsü: Berg

Baş karakter Berg, erkenden onları terk etmiş babasının izini sürerek bir sahil kasabasına geliyor, amacı babasını öldürmek (bu kasabanın Brighton olduğu düşünülüyor, aynı zamanda romanın, Quin’in kendi babasına yazdığı bir aşk-nefret öyküsü olduğu da ekleniyor) fakat bu öyle kolay olmuyor. Babası, kendinden epey genç metresi Judith ile yaşıyor, Berg bir biçimde bir çatlak arıyor, babasının zaaflarından faydalanmak istiyor. Bu meyanda, zihinsel süreçlerine de şahit olarak geçmişe yolculuk yapıyoruz. Burada, Berg’in annesi Edith’le olan mektupları da okura yardımcı oluyor.

Romanda, atmosfer çok iyi bir biçimde kurulduğu için, Berg’in kaldığı odanın kokusunu bile alabiliyoruz. Bir yandan da, klâsik bir baba-oğul çatışması, nefret mi aşk mı olduğu bilinmeyen ebeveynlik duygusu, seksüel keşiflerin insan yaşamında kapladığı alan, intikamı duygusunun ruhu yiyip bitirmesi gibi pek çok yan konuya dair fikirler ediniyoruz.

Yazarın kullandığı dil ve biçim son derece özgün, akışkan. Yer yer muğlaklık olsa da, okur hikâyeden hiç kopmuyor. Her ne kadar zaman zaman Berg’e müthiş bir kızgınlık duysa da (masum bir kediyi öldürmesi gibi) çoğunlukla onu anlamaya gayret ediyor okur. Çocukluktan itibaren işlenen tüm duyguların genç yetişkinlikte bir biçimde tezahür etmesi, günlük hayatta da sıkça rastlanan bir gerçeklik; Berg de bir istisna değil. İsmini değiştirip Greb yapsa bile, o hâlâ Nathaniel ile Edith’in oğlu.

Babasının yerine geçmek istediğini sezinliyoruz

Eline birden fazla kere fırsat geçse de babasını öldürmeyi başaramıyor Berg, bir noktada bunun ehemmiyetini kaybetmesiyle farklı bir yöne evriliyor ruh durumu: Alt metinde babasının yerine geçmek istediğini sezinliyoruz, bu doğrultuda Judith ile yakınlaşıyor. Yoğun bir şehvet duygusuyla hareket eden Berg, kolaylıkla tahrik olmaya başlıyor, Odipal sendromun izlerini taşıyan bir karakter izlenimi uyandırsa da, aslında onun masumiyetini algılayabiliyoruz. Bir kesere sap olmaya çalışan, annesinin süt çocuğu Berg, pek çok kez alay edilmiş, aşağılanmış, yalnız bırakılmış. Güçlü bir finalle sona eren roman, okurunda egzotik bir tat bırakıyor.

Üç: S’in günlüklerinde intihar izi arayan iki dedektif gibi

1966 tarihli ‘Üç’ romanı da, ‘Berg’de olduğu gibi kuvvetli dil kullanımı, Quin’e has tarzıyla dikkat çekiyor. Evliliklerinin tavsadığını hemen anladığımız Leonard ve Ruth çiftinin yanına kalmaya gelen S diye anılan bir kadın tüm gidişatı değiştiriyor. S intihâr ettikten sonra, bir dedektif edasıyla, ondan kalan günlükleri ve ses kayıtlarını tarıyor çiftimiz; bilhassa Ruth’un hususi ilgisini çekmiş durumda. Esasen monoton dünyalarını hareketlendiren bu olay ikisine de iyi geliyor, fakat bir yandan da bu meşum olay dikkatlerini dağıtıyor.

Bir önceki romanında Edith’in mektuplarından faydalandığı gibi, burada da S’in günlüklerini kullanıyor Quin. Olay örgüsüne mistik bir hava katan bu yöntem sayesinde okur da Ruth gibi dedektifçilik oynayarak kadının niçin intihâr ettiğini anlamaya çalışıyor.

Anne – babasına açık mektup gibi

Bir açıdan okurun dikkatini zinde tutmak için nefis bir oyunu gibi yazarın – öte yandan, biçem olarak şiirsel bazı metinler de kullanılmış. Bu bölümler, Quin’in yazın hayatının başında şiirle olan münasebetine bir selam duruşunu işaret ediyor. Okurlar bu bölümlerin hikâyeye bir şey katmadığı duygusuna kapılabilirler fakat ilerleyen bölümlerde öyle manevralar yapıyor ki yazar, bir anda zihinlerde ampul yanıyor, yazarın zekâsına gıpta ediyoruz.

Kitap sona erdiğinde karakterlerin değişip değişmediğine karar vermek epey güç, çok bariz birkaç ipucu bırakıyor yazar ama muğlaklık onun edebiyatının alametifarikası olduğu için, yorumlarımız bazen havada kalabiliyor. S’nin öyküsü bakımından parçalar yerine oturuyor elbette, yine de Ruth’un dünyasını anlamak için özel bir çaba harcamamız gerekiyor. Dahası, otobiyografik ögeleri titizlikle yazınına yerleştirmeyi seviyor Quin, hayatına son vermeyi kafasına koyduğunu, bunun üzerine düşündüğünü net olarak hissediyor okuru. Belki de anne ve babasına açık bir mektubudur bu romanı diye düşündüm işin doğrusu.

Triptikler: Beat Kuşağı etkisi ve ‘Yolda’ya selam

Ann Quin’in ölmeden evvel yazdığı son romanı ‘Triptikler’ ise hem konu hem de biçim bakımından diğerlerinden çok farklı, belki de en deneysel metni. Amerika’da geçirdiği süre boyunca en fazla etkilendiği akım Beat Kuşağı ve yazarları oluyor. Jack Kerouac’ın ünlü eseri ‘Yolda’ya da güzel bir selam gönderiyor diyebiliriz ama aynı zamanda bu roman, bir anti-yol romanı.

Romanın yayımlanma öyküsü de epey enteresan: Bir yarışmada, uyuşurucu etkisi altında yazılan eserler yazılıyor, burada birinci gelerek basılmayı hak ediyor kitap, jüri tarafından da, ‘uyuşturucu ilaçların etkisi altında yazılmış en iyi metin’ olarak addediliyor. “Bir sürü ismim var. Bir sürü yüzüm” cümlesiyle başlayan metin, bir sel misali alıp götürüyor okurunu.

Deneyselliğini uç noktaya taşıyan Quin, sadece bilinç akışı, şiirsellik yahut maddeleme kullanmıyor artık, görsellere de başvuruyor. Dadaizm, Beat Kuşağı ve postmodernizmin etkisi altında yoğun, karmaşık bir metin sunuyor. Bir yapbozun dağınık parçaları gibi zihnimize dalga dalga yayılıyor, hem yoldayız hem de değiliz. Bir yanıyla feminist bir roman, diğer taraftan da anti-romantik.

Amerika’da hiç ilgi görmeyen Quin’in, ölümünün ardından Kathy Acker tarafında anılması çok hoş, zira bu metnin Acker’ın eserlerindeki etkisi aşikâr – o da, Quin gibi görsellerle anlatımını güçlendiriyor. Dikkatli okur, son kelimeyle tüm parçayı birleştiriyor; ileri geri sararak öyküsünü oluşturuyor, kişisel anlatımını kurguluyor. Bir yazarın okuruna bu yetkiyi vermesi takdire şayan. Bu bağlamda, tek kerelik bir deneyim gibi bu romanı okumak.

Zihnimizdeki keşmekeşi bir edebi metnin tam göbeğinde görmek

Quin’in cesaretini yadsımamalı okur, bunca sinir harbi arasında böylesi güçlü ve ayrıksı metinler oluşturmak hiç kolay olmasa gerek. Aynı zamanda güvenli bölgesinden çıkmak isteyen okurlar için de, alternatif bir yol kuruyor. Zihnimizde süregelen keşmekeşi bir edebi metnin tam göbeğinde görmek, Berg’in Judith’e karşı hissettiği tarzda bir şehvet uyandırıyor okurken. Bunu yapabilmek için kendimizi zorlamamıza da gerek kalmıyor açıkçası, Quin’in metinlerinde bir takım boşluklar oluşuyor, buraya ben ‘sürücü koltuğu’ diyorum, okur buraya yerleşerek istediği yere sürebiliyor metni yahut şunu da diyebiliyor: ‘Bir sürü okumam var benim, bir sürü düşünce biçimim’ çünkü zihin esneyebilen bir uzam, bunu edebi metinlerle yapabilmek de müthiş keyifli. Ann Quin gibi yazarlar bu yüzden cesur, bu sebeple türünün tek örneği. Bu açıdan değerlendirdiğiniz zaman daha çok hayranlık duyuyorsunuz yazara.

Everest’i de kutlamalı; Ann Quin kitaplarını basmak da cesaret işi

Türkiye’deki yayıncısı olan Everest Yayınları’nı da tebrik etmek istiyorum çünkü uzun bir müddet görünmez olan Ann Quin kitaplarını basmak da yazmak kadar cesaret isteyen bir iş, alternatifi, marjinali, zihin jimnastiğini seven okurları düşünmek de bir yayınevinin görevi diye düşünüyorum. Bu demek oluyor ki, bu üç kitap (dilerim ‘Passages’ de en kısa zamanda basılır) okura çok büyük armağan. Yine dilerim ki Ann Quin daha geniş bir okur kitlesine ulaşır, onu açık kollar ve parlak bir zihinle kabul eder herkes. Bunu sonuna kadar hak eden harika bir yazar Ann Quin.

Triptikler
Ann Quin
Çeviren: Selvi Danacı
Everest Yayınları, 2023
roman, 224 sayfa.

Berg
Ann Quin
Çeviren: Aslı Anar
Everest Yayınları, 2022
roman, 168 sayfa.

Üç
Ann Quin
Çeviren: Aslı Anar
Everest Yayınları, 2022
roman, 176 sayfa.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.