Edouard Louis’den iki yeni kitap: Annesinin hikayesi ve Ken Loach’la söyleşi

14 Mayıs 2024

Yeni kuşağın keskin kalemi Fransız yazar Édouard Louis, iki yeni kitabıyla okurların karşısında. Annesinin hikayesini anlattığı 'Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ ve usta yönetmen Ken Loach’la 'Sanat ve Siyaset Konuşmaları'.

ESRA AÇIKGÖZ

“İzah edecek sözcükleri bulmakta zorlanıyorum ama verdiği poz, bakışları, saçlarının duruşu, bu fotoğraftaki her şey özgürlüğü, önünde uzanan ihtimallerin sonsuzluğunu ve belki de, aynı zamanda, mutluluğu çağrıştırıyor.
Ben doğmadan önce özgür -ve mutlu- olduğunu unutmuş muydum?”

İşte böyle diyor edebiyatın güçlü kalemi, değişimin anlatıcısı Édouard Louis, ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nde.

Anlattığı annesinin hikâyesi olsa da aslında yıllarca çaresizlik içinde şiddete, aşağılanmaya katlanmış bir kadının özgürlüğünün, isyanının, bedeniyle barışmasının izini sürüyor.

Bir şiddetin hem mağduru hem de bazen sanığı olarak çıkıyor karşımıza Louis. Annesinden utandığı, aşağılandığında suskun kaldığı zamanlarla, kendiyle yüzleşiyor. Onu evde mutsuz görmeye o kadar alışmıştım ki yüzündeki mutluluk bana derhal ifşa edilmesi gereken bir sahtekârlık, bir ayıp, bir yalan gibi görünüyordu, diye düşündüğü zamanlarla.

Ya da, “Çocukken birlikte utanırdık -evimizden, yoksulluğumuzdan. Artık senden utanıyordum, sana karşı. Utançlarımız ayrılmıştı, diyerek hatırladığı o anlarla. O yüzden de, “Bir toplumsal sınıftan diğerine geçiş serüvenini aktaranların çoğu -uyum sağlayamama ya da girilen dünyanın kodlarını bilmeme sebebiyle- tecrübe ettikleri şiddeti anlatır. Ben daha ziyade ürettiğim şiddeti hatırlıyorum” diye yazıyor.

Zaten onun için yazmak biraz da bu, yüzleşmek. Okuru da kendi iç hesaplaşmasına götürmeyi amaçlıyor. Akıcı ve samimi diliyle bunu başarıyor da.

Karşınızda anne Monique!

2014’te otobiyografik romanı ‘Eddy’nin Sonu’ ve iki yıl sonra, 2016’da ‘Şiddetin Tarihi’ kitabı yayımlanıyor. 2018’de yazdığı ve tiyatroya da uyarlanan, alkolik babasını anlattığı ‘Babamı Kim Öldürdü’ kitabı, Moda Sahnesi’nde Kemal Aydoğan’ın yönetmenliğinde, Onur Ünsal’ın etkileyici oyunculuğunda hâlâ sahneleniyor.

Louis, bu sefer annesinin hikâyesine odaklanıyor. Peki, Louis’nin anlattığı bu anne kim mi? Ev kadını bir anne ve fabrika işçisi üvey babanın kızı olarak dünyaya gelen Monique, 17 yaşında hamile kalınca ilk eşiyle evleniyor. Hızla bir alkoliğe dönüşen eşinden 20 yaşındayken ikinci çocuğu oluyor. Bir yıl sonra boşanıyor. 23 yaşında iki çocuklu, yaşayacak yeri, işi olmayan bir kadın olarak kız kardeşinin yanına yerleşiyor. Eğitimsiz, işsiz bir kadın olarak kurtuluşu yine bir erkekte görüp de ikinci evliliğini yaptığında, bu sefer 20 yıl sürecek bir çıkmazın içine giriyor Monique. Louis, kitapta onun bu halini, “Aşk, ömrü boyunca, daima emir verilen ya da emir alınan, iktidar ilişkilerinin asla askıya alınmadığı bir alan olmuştu” diyerek anlatıyor. Louis’nin de aralarında olduğu üç çocuk daha doğurduğu bu ilişkide, şiddet de hakaret de eksik olmuyor. Ta ki 45’inde, beş çocuklu bir anne olmayı bırakıp kadınlığının peşine düşmeyi başarana kadar.

Hem geleceği hem geçmişi dönüştürmek

Louis de işte bu 20 yıllık sürecin izini sürüyor kitabında. Okuru bir kadının dönüşümüne tanıklık ettiriyor. Annesinin hikâyesini anlatmak için çıktığı bu yolculukta, geri dönüp baktıkça kendi geçmişiyle ilgili bazı gerçeklere de erişiyor. “Senin hikâyeni anlatmaya, bir kadının hikâyesini anlatma niyetiyle başlamıştım ama şimdi farkına varıyorum ki senin hikâyen, kendi yaşamının ve babamla birlikteki yaşamının seni mecbur bıraktığı varolmayışa karşı, bir kadın olma hakkını elde edebilmek için mücadele veren bir varlığın hikâyesiymiş” demesi bundan.

Zaman geçtikçe ne kadar birbirlerine benzediklerini de anlıyor. Farklı yöntemlerle olsa da hikâye anlatmak bunlardan biri mesela:

“Sıkıntıyı, babamın yaşamı tarafından dayatılan saatler ve günler tekrarını bertaraf etmek için konuştuğunu anlamıyordum, ki kendi yaşamını anlatıya dönüştürmek, tıpkı yıllar sonra benim için de geçerli olacağı üzere, varlığının ağırlığına dayanabilmekte bulduğu en iyi yöntemdi.”

Bu yolculuk sadece geleceği değiştirmekle kalmıyor, geçmişlerini de dönüştürüyor. Louis’nin bütün bu süreçten çıkardığı bir de sonuç var: “Belki de değişimin değil, mutluluğun ne demek olduğuna yanıt aramak gerekiyordur. Henüz o yanıtı bulmuş değilim ama onun yaşamının, dönüştüğü şeyin, bugün beni bu soruyla yüzleşmek zorunda bıraktığını biliyorum.”

Bir solukta okuyacağınız ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’, bir dönüşümün, aynı zamanda belki de kendi kavgalarımızın, değişimimizin hikâyesi…


Bir bıçağın ucu gibi sivri cümleler

Homofobiyi, ırkçılığı, egemenlerin zorbalığını, işçi sınıfını ve sosyal eşitsizliği odağına alan kitapları 20’den fazla dile çevrilen genç yazar Louis, kitapta edebiyatla ilgili görüşüne de yer veriyor. Edebiyatın ona öğretilen haline ve onun da bu öğretilenlerin üstüne ekleyerek kendi yolunu bulma nedenlerine. Belki bu yüzden, sadece ‘edebiyat’ yapmakla kalmıyor, yazın dünyasının asi çocuğu olurken, kendi tarzını yaratıyor ve bakın kitapta bunu nasıl anlatıyor:

“Bana edebiyatın gerçeği izah etmeye çalışmaması, sadece onu resmetmesi gerektiği söylendi, ben de onun yaşamını izah etmek ve anlamak için yazıyorum.

Bana edebiyatın asla kendini tekrar etmemesi gerektiği söylendi ama ben hep aynı hikâyeyi yazmak istiyorum, baştan bir daha, bir daha, bir daha yazmak istiyorum, onun gerçekliğine ait parçalar görünebilir olana kadar aynı hikâyeye dönmek, ardında gizlenenler sızmaya başlayıncaya kadar onu delmek istiyorum.

Bana edebiyatın duyguları vitrine çıkarmaması gerektiği söylendi, ben de bedenin ifade edemediği duygular fışkırsın diye yazıyorum.

Bana edebiyatın asla bir siyasi manifestoya benzememesi gerektiği söylendi, bense şimdiden cümlelerimin her birini bir bıçağın ucunu sivriltir gibi sivriltiyorum.

Çünkü artık biliyorum ki edebiyat adını verdikleri şeyi, onunki gibi yaşamlara ve bedenlere karşı inşa ettiler. Çünkü artık biliyorum ki ona dair ve onun yaşamına dair yazmak, edebiyata karşı yazmaktır.”


İki sanatçıyla sanattan siyasete sohbet

Kendi kuşağının en önemli temsilcilerinden Édouard Louis’nin bu sene raflarda kendine yer bulan tek kitabı, ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ değil. Louis’nin, Los Angeles’ta daha iyi çalışma koşulları peşindeki temizlik işçilerini anlattığı ‘Ekmek ve Güller’, İngiltere’de bürokratik engeller yüzünden temel ihtiyaçları bile karşılanmayan hasta bir işçiyi konu edinen ‘Ben, Daniel Blake’, maddi krizle boğuşan bir aileye odaklanan ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ gibi filmlerle sinema tarihinde yer edinmiş usta yönetmen Ken Loach ile gerçekleştirdiği sohbetlerden oluşan ‘Sanat ve Siyaset Konuşmaları’ da Tellekt etiketiyle okurla buluşuyor.

Edebiyattan işçi haklarına, sanat burjuvazisinden homofobiye, sağın yükselişinden internete, solun ihtiyaçlarından mutluluğa kadar birçok konunun konuşulduğu sohbet, ‘Çalışma ve Şiddet’ ile ‘Siyaset ve Dönüşüm’ olarak iki bölümden oluşuyor.

Sanat dünyasının yoksulluk, şiddet, baskılarla ilgilenen iki önemli temsilcisi, okuru toplum ve hayat üzerine düşünmeye davet ediyor kitaptaki sorularıyla. Hem birbirlerine hem de tüm topluma yöneltilen sorular bunlar: “Bir yüzleşme estetiğinden nasıl bahsedilebilir?”, “Siyasi örgütlenmeyi, nostaljiye kapılmadan, nasıl yeniden mümkün kılabiliriz?”, “Bir başkası için neyin şiddet üretici olduğuna kim karar verebilir?”, “Herkesin gerçekliğe erişimi olduğuna göre, herkes yoksulluğun var olduğunu az çok bildiğine göre, insanların bunlarla, toplumsal şiddetle, ırkçılıkla yüzleşmesini nasıl sağlayabiliriz ve onlarda bunu değiştirme isteğini nasıl uyandırabiliriz?”

Sanat, bir tür öfke biçimidir

Kitap iki keskin ismin, sanat üzerine derinlemesine tahlilleriyle de oldukça ilgi çekici. İşte size tadımlık bir sohbet:
É. Louis: Kendi payıma, sanata daima, egemenlerin sanatın gerekliliğine dair söyleminin aksine, belli bir oranda kuşkuyla yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum… Sanat tarihi, gerçekte, sanatla girişilen bir polemiğin tarihidir, işler böyle yürür. Sinema ve edebiyat yoksulları, siyahları, eşcinselleri ya da trans bireyleri o kadar uzun süre dışlamış ya da karikatürize etmiştir ki… Sanat sanata karşı bir tür öfke biçiminde yapılır, egemen sınıflar için bir kendini tatmin aracı olarak kullanılarak değil.
K. Loach: Bu söylediğin o kadar önemli ki! Son istediğimiz şey, şu ya da bu şirket tarafından desteklenen bir sanat galerisi. Sanat yıkıcı olmalı. İçinizde yeteri kadar öfke barındırmıyorsanız evinizde oturun, değil mi?

Kitabın adının ‘Sanat ve Siyaset Konuşmaları’ olduğuna bakıp da üstten yapılan siyasi analizlerden, sanat diyaloglarından ibaret sanmayın, aksine anlaşılır, akıcı bir dille yazılmış; iki sanatçının yaşadıklarıyla, hayatlarıyla ilgili samimi paylaşımlarla vardıkları toplumsal analizler bunlar.

Louis ve Loach ile internetten mutluluğa, sanattan egemenlerin baskılarına, homofobiden işçi haklarına uzanan derin bir sohbete katılmak isterseniz, bu kitap tam size göre.

 

Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri
Édouard Louis
Çeviren: Ayberk Erkay
Can Yayınları, 2024
roman, 80 sayfa.

Sanat ve Siyaset Konuşmaları
Edouard Louis, Ken Loach
Çeviren: Ayberk Erkay
Tellekt, 2024
söyleşi, 48 sayfa.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.