Dünyaca ünlü Financial Times gazetesi, 10 ayrı ölçüt üzerinden bir ‘demokratik erozyon’ endeksi oluşturdu. Endekste Türkiye, Rusya, Venezuela ve Macaristan ile ABD’nin Trump’la yaşadığı demokratik erozyon kıyaslanıyor. Endeksin sonuçlarını anlatan grafikler çok çarpıcı.
Dünyada ülkelerin demokrasi, insan haklarına saygı ve hukuk devleti ilkelerine uygunluk gibi kriterlerde ne ölçüde demokratik olduğunu ölçmeye çalışan çok sayıda endeks var. Bunlara şimdi bir yenisi eklendi, dünyaca ünlü Financial Times gazetesi de kendi endeksini oluşturdu.
Gazetenin ‘Scale of Liberty, Independence and Democratic Erosion (SLIDE)’ (Özgürlük, Bağımsızlık ve Demokratik Erozyon Skalası) adını verdiği endeks toplam 10 ayrı kategoride her bir kategori için 4 ayrı seçenekten oluşuyor. (Araştırmanın metodolojine buradan bakılabilir.)
Örneğin “Seçimlerin adilliği” kategorisinde, eğer ülkede güvenilir seçim yapılıyorsa o ülkeye 0 not veriliyor. Seçim kısmen adilse 1, ciddi ihlal varsa 2, ihlal vahimse ülkeye 3 puan veriliyor.
Endekste 0 not kaliteli iyi bir demokratik yönetim anlamına geliyor, 30 tam not ise artık demokrasiden neredeyse tamamen uzaklaşmak anlamına.
FT, endeksi ülkeler açısından ‘Demokratik erozyonun başladığı’ yıldan alıyor ve Türkiye, Macaristan, Venezuela ve Rusya için örneğin endeks 12 yıl geriye gidiyor. ABD ise sadece bir yıldır değerlendirme altında.

FT’nin endeksine bakınca en vahim gerilemeyi yaşayan ülke olara Türkiye öne çıkıyor. Türkiye’nin FT’nin SLIDE (Bu kısaltma da zaten ‘Kayma’ anlamına geliyor) skoru neredeyse tam nota yakın.
Ama unutmayın, FT’ye göre bu ‘Kayma’ veya ‘Demokratik erozyon’ Türkiye’de 12 yıllık gelişmelerin bir sonucu. Buna karşılık Amerika’nın skoru daha ilk yılda 17’ye gelmiş durumda; yani Başkan Trump yönetiminde yaşanan demokratik gerilemenin hızı müthiş.

Araştırmada bir de “Tek seferlik eylemler” ve “Kalıcı değişiklikler” kıyaslaması da yapılmış. Burada ABD’de Başkan Trump’ın henüz görevdeki birinci yılı olması ve Kongre’yi mümkün olduğunca işe daha az sokması sayesinde ABD’de kalıcı politika değişiklikleri çok da fazla değil. Ama buna karşılık tek seferlik gibi gözüken, sadece yürütme yetkileriyle yapılan değişikliklerden kaynaklanan erozyon çok ciddi.
Aslında benzer bir durum Türkiye için de geçerli. Türkiye’de tabii 12 yılın birikimi olarak ciddi kalıcı değişiklikler (yasa veya Anayasa düzeyinde) yapıldı ama yine de Türkiye’nin durumu örneğin Venezuela ve Macaristan’dan daha iyi. Buna karşılık yürütme eliyle yapılan tek seferlik eylemlerde Türkiye yine bu beş ülke içinde en fazla erozyon yaşamış ülke.

Son olarak gazetede yayımlanan yazıda kurumsal gerilemeye de bakılmış. Endekste kıyaslaması yapılan bütün ülkelerde kurumlar bir ölçüde direniş gösteriyor, Amerikan kurumları şimdilik en güçlü direnişi sergiliyor.
FT’nin ‘veri gazetecisi’ John Burn-Murdoch tarafından derlenen bilgiler ve grafiklere Burn-Murdoch’un bir de yarım yazısı eşlik ediyor. Yazının odağı Amerika’nın yaşadığı hızlı demokratik gerileme.
Bu yazıyı tam metne yakın bir çevirisiyle sunuyoruz:
***
Trump yönetiminin ikinci döneminde yerleşik yasal ve anayasal normlardan sapmalarının hızı, ölçeği, pervasızlığı ve ısrarı o kadar çarpıcıydı ki, geriye dönüp bir değerlendirme yapmak gerekiyor.
Ocak 2025’teki göreve başlamasının üzerinden saatler geçmeden Donald Trump, siyasi şiddetten hüküm giymiş yüzlerce kişiyi affetti – bu, otokratik rejimlerin bir özelliğidir – ve seçimlerdeki başarısızlıklara karşı şiddetli direnişe zımni destek gösterdi.
Günler sonra, memurların yasal korumalarını kaldırdı ve yolsuzluk ve sahtekarlıkla mücadele etmekle görevli 17 denetim görevlisini görevden aldı.
Mart ayına gelindiğinde yönetim mahkemelerle açık bir çatışma içindeydi, yaz aylarında polis protestoculara plastik mermi sıktı ve zayıf iş rakamlarının ardından işgücü istatistikleri ajansı başkanı görevden alındı ve bu ay Fed Başkanı Jay Powell hakkında cezai soruşturma başlatıldı ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza ajanları tarafından Renée Nicole Good ve Alex Pretti vuruldu.
ABD tarihi siyasi şiddetten veya dezavantajlı gruplara yönelik kötü muameleden tamamen uzak olmasa da, Amerika’nın vatandaşlarına, kurumlarına ve -birçok değerlendirmeye göre- anayasasının kendisine yönelik bu saldırı, gelişmiş dünyanın yakın tarihinin en hızlı demokratik ve sivil erozyon örneği olarak gösterilebilir.
Devlet gücünün sivillere karşı kullanımı, siyasi kovuşturma ve yargının ve kamu hizmetinin bağımsızlığı da dahil olmak üzere 10 alanı kapsayan objektif kriterler kullanılarak ölçüldüğünde, Trump’ın ikinci dönemindeki ABD’nin gerilemesinin çağdaş tarihteki en hızlı gerileme olduğu ortaya çıkıyor.
Bu, Rusya’dan Vladimir Putin, Türkiye’den Recep Tayyip Erdoğan ve Macaristan’dan Viktor Orbán dönemlerindeki gerilemenin ilk aşamalarını geride bırakıyor; bu dönemlerde benzer adımlar birkaç yıl içinde gerçekleşmişti.
Başlangıçta demokrasilerin kademeli olarak aşındığı 139 örneği içeren veri seti, bize önemli bir soruyu da düşünme olanağı sunuyor: Trump’ın ikinci dönemindeki ABD, kaçınılmaz olarak bu diğer vakalarla aynı hedefe doğru mu ilerliyor?
Bu soruyu yanıtlamak için, farklı gerileme dönemlerinin nasıl gerçekleştiğini incelemek faydalı olacaktır. Özellikle, bunlar öncelikle tek seferlik tek taraflı yürütme eylemleri ve güç gösterileriyle mi, yoksa zayıf veya işbirlikçi kurumlar tarafından kolaylaştırılan kalıcı politika ve mevzuat değişiklikleriyle mi karakterize edilmiştir?
Ve burada bir fark ortaya çıkıyor. Rusya, Türkiye, Macaristan ve Venezuela örneklerinde, erozyon her iki kanal aracılığıyla da gerçekleşti.
Putin, Erdoğan, Orbán ve Hugo Chávez gibi isimler, doğrudan yürütme eylemlerine ek olarak mahkemeler, medya ve seçim ve siyasi sistemler üzerinde önemli bir kontrol uygulayarak iktidarı pekiştirebildiler ve kendileri için kalıcı olarak elverişli koşullar ve rakipleri için düşmanca ortamlar yarattılar.
Buna karşılık, Trump’ın ikinci döneminde, eylemlerin çoğu, kurumları kalıcı olarak yozlaştırmaktan ziyade, onları atlayan şok edici eylemler veya olaylar şeklinde gerçekleşti.
Bu, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ABD hükümetini karakterize eden yolsuzluğu, vahşeti veya hukuka karşı kayıtsızlığı hiçbir şekilde küçümsemek veya ABD Kongresi’nin başkanlık yetkisinin aşılmasını önleme sorumluluğunu terk etmesini örtbas etmek anlamına gelmez. Aksine, ABD için bir umut ışığı olduğunu belirtmek içindir; zira birçok kurum ve süreç, başka yerlerde ayaklar altında çökenlerden çok daha dirençli görünmektedir.
Bir diğer Amerikan gücü de seçim sistemidir. Venezuela ve Rusya’daki seçmenler, otokrat olma heveslilerinin gücünü çok geç olana kadar kontrol etme fırsatına sahip değillerdi; oysa ABD ara seçimleri, en azından kısmen yoldan çıkmış bir yönetimi etkisiz hale getirme fırsatı sunuyor. Ve Trump yönetiminin aşırılıklarını herkesin görebileceği şekilde açıkça ortaya koyan güçlü ve merkezi olmayan bir medya ortamıyla, bu, Amerikan seçmeninin değerlendirmeye istekli göründüğü bir fırsattır.
Gerçekten de, Trump’ın ikinci döneminin bu kadar hızlı ve öfkeli olmasının bir nedeni, yönetimin harekete geçmek için sadece iki yılı olduğuna inanması olabilir.
Trump ve destekçilerinin bu kadar kısa sürede bu kadar büyük hasara yol açabilmiş olmaları son derece endişe verici ve geçen yıl yaşanan olaylar, ABD demokrasisinin, özgürlüğünün ve sivil haklarının kurallardan çok normlara dayandığını açıkça ortaya koydu. Daha kötüsü de gelebilir, ancak Amerikalılar umutlarını kaybetmemeli.