12-01-2026
İsmet Berkan

Bir uyuşturucu operasyonunu bile ‘siyasi’ bulan toplum nasıl bir toplumdur?

Bir uyuşturucu operasyonunu bile ‘siyasi’ bulan toplum nasıl bir toplumdur?

Türkiye’de ulusal gündemi bir yılı aşkın süredir İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmalar belirliyor.

Bu gündem uzunca bir süre Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalardı. Savcılık her hafta sonu operasyon yapıyor, ifadeler, suçlamalar havada uçuşuyor, CHP kendini savunmak için haftada iki tane miting düzenliyordu.

Neyse ki sonunda iddianame yazıldı, savcılık her cumartesi sabahı yaptığı operasyonlar durdu, bu gündem bir ölçüde hafifledi. Ama Mart ayında dava başlayacak, yeniden bu gündeme geri döneceğiz.

Savcılığın CHP’li belediyelere yaptığı operasyonların gerekçesi yolsuzluktu ama Türk milleti bunu böyle algılamadı. Hala daha araştırmalara baktığımızda halkın yüzde 70’e varan kesiminin meseleyi yolsuzluk soruşturması olarak görmediğini, soruşturmaların siyaseten ve Ekrem İmamoğlu’nun önünü kesmek için yapıldığını düşündüğünü gösteriyor.

Siyasetçilerle ilgili soruşturmalarda böyle bir algının oluşabilmesi bence normal. Ben dahil kahir ekseriyetin İmamoğlu’na yönelik soruşturmaları yargı eliyle muhalefetin engellenmesi olarak görmesi, görmek ne kelime bunun kesin bir kanaate dönmesi biraz eşyanın tabiatı gereği. Ben, yazılan iddianameyi de yöneltilen suçlamaları da zayıf bulanlardanım, burada defalarca yazdım, yapılanların hukuku zorlamak ve hukuku araç haline getirmek olduğunu düşünüyorum.

Bu bir kanaat. Sadece benim değil, samimi bir ortamda biraz zorlasanız Ak Partili politikacıların bile içinde yer etmiş bir kanaat.

Hadi bu böyle ve bu kanaatleri değiştirmek artık çok zor.

Peki ya son bir aydır devam eden uyuşturucu soruşturmalarına ne diyeceğiz? Aynı Başsavcılık, aralarında her gece TV ekranlarında boy gösteren gazetecisinden dizi ve film oyuncusuna, sosyetik şahsiyetinden sosyal medya ünlülerine kadar çok sayıda insana yönelik bir uyuşturucu ve fuhuşa teşvik soruşturması yürütüyor.

Bu soruşturma kapsamında İstabul’un gece hayatının ünlü mekanları basılıyor, mekan sahipleri tutuklanıyor, basit ve sıradan şeyler bile sanki ortada acayip bir sansasyon varmış gibi bir kısım medya tarafından yazılıyor.

İşte bunlardan sonuncusuna ilişkin bir örnek haber bugün 10Haber’de var. Günlerdir, polis baskını öncesi Bebek Otel’den ayrılan bir grup ünlü isimden söz ediliyor ve hep şu ima ediliyor: ‘Bu ünlü isimler polis baskınını önceden haber aldı ve alel acele Bebek Otel’den ayrıldı.’

Gece sokağa çıkmak, eş dost arkadaşla eğlenmek, iki kadeh içki içmek, dans etmek sanki suç gibi gösteriliyor medyada. Oysa o gece Bebek Otel’den ayrılan ünlü isimler, bir iş insanının eşinin doğum gününü kutlamak için oradaydı. Gayet sıradan şeyler bunlar ama her taşın altında suç, suçlu ve devasa komplolar arayan hastalıklı bakış açıları için “hiçbir şey tesadüf değil.”

Savcıların meslekleri gereği her taşın altında suç ve suçlu aramasını, tesadüfleri bile soruşturmasını anlayabilirim, bu onların işinin önemli bir parçası Ama medyanın bunu hiç sorgulamaması, aynı bakış açısıyla haberlere yaklaşması bana tuhaf geliyor.

Bir örnek daha vereyim: Bebek Oteli’ni işleten şirketin patronu olarak Muzaffer Yıldırım halen tutuklu. Bu otel ilk olarak 27 Aralık akşamı basıldı. Burada uyuşturucu bulununca da Beşiktaş Kaymakamlığı otelin 30 gün süreyle mühürlenmesine karar verdi. Yıldırım ve şirket avukatları en doğal haklarını kullanıp kaymakamlığın kararını İdare Mahkemesi’nde dava etti. İdare Mahkemesi de kaymakamlığın kararının yürütmesini durdurdu. Bu konu da medyada “İşin içinde bir bit yeniği var” tadında imalarla ele alınıyor. Hak aramak, mahkemeye başvurmak ne zamandan beri suç oldu?

Yürütülen uyuşturucu soruşturmasını pek çok bakımdan eleştirmek mümkün, nitekim ben bu konuda en az üç yazı yazdım, yapılanları eleştirdim. Sansasyonel biçimde gözaltına alınan, isimleri kullanıcı diye teşhir edilen, bazıları tutuklanan insanların teşhir edilme biçimini yanlış buluyorum. Şu ana kadar söz konusu olan hafif bir suç, henüz büyük bir uyuşturucu satıcısı veya bu ünlüler aracılığıyla pazarını büyüten bir torbacının yakalandığını görmedik.

Savcılığın elindeki gücü aşırı kullandığını düşünüyorum; medyanın ise amacının üzüm yemekten çok bağcıyı dövmek olduğu kanaatindeyim.

Geçen gün tam da bu uyuşturucu-fuhuşa teşvik soruşturması konusunda yapılmış bir araştırmaya denk geldim. Aksoy Araştırma adlı şirket sokağa çıkıp vatandaşa bu soruşturma hakkında ne düşündüğünü sormuş.

Vatandaşın yüzde 56,2’si soruşturmanın tamamen adli bir olay olduğunu düşündüğünü söylemiş. Vatandaşın yarıdan fazlasının böyle düşünmesini yüksek bir oran sanmayın, bu vahim derecede düşük bir rakam. Çünkü soruşturulan kişiler içinde bir tane bile siyasetçi yok. Soruşturmanın bildiğimiz, duyduğumuz bir siyasi uzantısı da yok.

Vatandaşın geri kalan yüzde 43,8’lik kısımının yüzde 14,2’si doğrudan soruşturmanın siyasi bir operasyon olduğunu düşünüyor. Sona kalan yüzde 29,6’lık kesim ise “Hem hukuki hem siyasi” diyor soruşturma için.

Bir uyuşturucu soruşturmasının bile siyasi olabileceğini düşünen insanların toplumun yarıya yakını olması bana soracak olursanız ülkece ruh halimiz hakkında yeterli fikri veriyor.

Normal bir ülkede değiliz, hiçbirimizin ruh hali normal değil bunu biliyoruz. Ama bir uyuşturucu operasyonunun bu şekilde algılanması yine de çok tuhaf doğrusu.

Bana soracak olursanız bu algının başlıca sebebi, ülke gündeminin bir yılı aşkın süredir savcılık soruşturmaları ve operasyonlarıyla belirlenmesi. Bu durum en fazla yargıya ilişkin algıları bozuyor.

Ama başka dip nedenler de var. O dip nedeni her yıl tekrar eden bir uluslararası kamuoyu araştırması sayesinde bir kez daha hatırladık. Amerika merkezli Pew Araştırma’nın yıllık “Sosyal güven” araştırmasında Türk milleti bir kez daha “Babasına bile güvenmeyen” bir millet olarak en ön sırada çıktı.

Komşunuza, sokakta gördüğünüz ve hiç tanımadığınız insana ne kadar güvenirsiniz? Soru bu.

İsveçlilere bu soru sorulduğunda yüzde 83’ü “Güvenirim” demiş. Türkler aynı soru sorulduğunda sadece yüzde 14’ümüz “Güvenirim” cevabını tercih etmiş.

Bu derin güvensizlik duygusu işte bir uyuşturucu soruşturmasını bile siyasi olarak algılamaya neden olan şey.

Kabul edelim: Ruhen çok sağlıklı bir toplumda yaşamıyoruz.

Bu toplumda kaç kişi suikast tehdidi altında yaşıyor olabilir?

Bu toplumda kaç kişi suikast tehdidi altında yaşıyor olabilir?

Geçen cumartesi günü sömestre tatili biten oğlumuzu İstanbul Havaalanından yolcu ettik, evimize dönüyoruz. Bilenler bilecek, her zaman olduğu gibi havaalanından şehre doğru gelen yolda tam o karmaşık TEM kavşağına yaklaştığımızda trafik yoğunlaştı.

Yanımda benim de hayranı olduğum ama param yetmediği için hiçbir zaman sahip olamayacağım çok lüks bir SUV araç vardı, gayrı ihtiyari aracı kullanan kişiye baktım. Gayet genç, sarışın, şık giyimli biriydi, kolunda altın Rolex saati dikkat çekiyordu, elinde de purosu vardı. Otomobilde puro içmek aracın içi ne kadar büyük olursa olsun benim tuhaf bulduğum bir davranış ama çok da üstünde durmadım.

Sıkışık trafikte o araç önümde TEM’e bağlandık. TEM yoluna girer girmez öndeki lüks araç çakarlı lambalarını açtı ve emniyet şeridine dalıp gözden kayboldu. Ben de düşündüm, bu genç ve belli ki zengin adam nasıl bir hayati tehlike altındaydı ki emniyet ona aracına çakarlı lamba ve siren takma izni vermişti?

Benim hakkımda 20 yıla yakın süredir devam eden valilik tarafından alınmış koruma kararı var ama benim aracımda çakarlı lamba yok (Verilse de takmam o ayrı mesele).

TEM’de trafik görece daha rahattı ama yoğun olmaya devam ediyordu. Okmeydanı kavşağından Boğaz köprüsü girişine kadar sağımdan beş veya altı öyle çakarlı araç daha emniyet şeridinde hızla yol alarak geçti. Hepi topu 10 dakika içinde bu kadar çok çakarlı araç görünce düşündüm:

Türkiye’de sahiden bütün çakarlı araçlar trafikte yavaşlayacak veya duraklayacak olduğunda suikaste uğrayabilecek kadar ciddi tehdit altında insanları taşıyorsa bu ülkenin çok acayip bir ülke olması, ne bileyim Meksika gibi sokaklarının son derece güvensiz olduğu bir ülke olması gerekir. (Kartellerin sürekli adam kaçırdığı ve öldürdüğü Meksika’da acaba bu çakarlı araç kullanımı siviller arasında ne kadar yaygın?)

Peki biz böyle bir ülke miyiz?

Hayır, elbette değiliz.

Çakarlı araç güvenlik ihtiyacını değil bir toplumsal statü ihtiyacını karşılayan bir şey.

Belediyedeki şube müdürünün de çakarlı aracı var, falanca iş insanının da, hatta onun oğlunun da…

Bu lambalar “Ben, siz sıradan böceklerden daha mühim vatandaşım” demenin lambaları.

Ve insana sahiden kendini böcek gibi hissettiriyor.