28-04-2026
İsmet Berkan

Eğitimi her kilidi açan maymuncuk zanneden zihniyet

Eğitimi her kilidi açan maymuncuk zanneden zihniyet

Cem Yılmaz’ın dilimize soktuğu ve tabir caizse ‘cuk oturan’ bir laf var: “Eğitim şart!”

Evet, şart ama neyin eğitimi?

Türklere soracak olursanız her şeyin eğitimi şart.

Okullarımızda öğrencilere trafik eğitimi de veriyoruz, sosyal medya okur yazarlığı eğitimi de, Hazreti Muhammed’in hayatını da öğretiyoruz, matematiği de, kimyayı da, fiziği de, insan haklarını da, yurttaşlık bilgisini de, cinselliği de…

Bu inanılmaz çorbanın sonunda aslında hiçbir şeyin eğitimini hakkıyla veremediğimizi fark bile etmiyoruz.

Mesele, Türkiye’yi yöneten zihniyetlerin, siyasi partisi ne olursa olsun, eğitim söz konusu olduğunda “Jakoben” olmasından kaynaklanıyor.

Ak Parti’nin kendi Jakoben eğitim projesi var, geçmişte CHP’nin kendi Jakoben eğitim projesi vardı. İçerikleri farklı elbette ama uygulanan yöntem aynı.

Bu Jakoben tepeden inmeciliği, “Çocuklara neyin öğretilmesinin gerektiğini en doğru biz biliriz” tutumu, Türkiye’de eğitimi istisnasız bütün iktidar dönemlerinin en başarısız konusu haline getiriyor.

Mesele, eğitimi sunanların (yani devletin) eğitimden ne beklediği ile bu hizmeti alanların (yani çocuklar ve onların ailelerinin) eğitimden ne beklediği arasındaki mesafenin birbirinden iki ayrı gezegen kadar uzak olması.

Aşırı siyasallaşmış bir konu ama bir örnek vereyim: Türkiye, dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın bile haberinin sonradan olduğu bir kararla ansızın 4+4+4 sistemine geçti.

Sistemin 8+4 yapılmamasının yegane sebebi, sisteme imam hatip ortaokulları ekleme isteğiydi.

Halkın talebinin de bu olduğuna dair bir inanış vardı iktidar cephesinde; o yüzden gerekmediği kadar çok imam hatip ortaokulu açıldı.

Ama bir görüldü ki, bu kadar imam hatip ortaokulunu dolduracak bir öğrenci talebi yok.

Aynı şey imam hatip liselerinde de oldu. İlk yıl yüksek talep geldi, ertesi yıl hemen talep düşmeye başladı. Çünkü artık katsayı engeli yoktu ve imam hatiplerin üniversiteye öğrenci sokma başarısı düşüktü.

Bu operasyon için “düz lise” tabir edilen liseler ortadan kaldırıldı.

Peki talep gelmeyince imam hatip ortaokulları ve liseleri kapatıldı mı? Hayır. Buralara zorla öğrenci doldurmaya çalışıyor Milli Eğitim Bakanlığı hala.

“Düz lise”ler kapanınca ortaokulu bitiren öğrencilerin önünde iki seçenek kalmıştı: Ya Anadolu Lisesine gidecekler ya da imam hatip dahil meslek lisesine.

Her yıl LGS’ye giren, yani yoluna Anadolu Lisesinde devam etmek isteyen öğrenci sayılarını görüyorsunuz. Talebin ne yönde olduğu çok belli ama devleti yönetenler o talebi karşılayacak arzı sunmamakta kararlılar.

Bugün Ertuğrul Özkök de yazdı, daha geçenlerde eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş itiraf etti, okullara zorla konan seçmeli din derslerini neredeyse kimse seçmiyordu.

Bu dersler seçilsin diye neler yapılmadı ki? Milli Eğitim Bakanlığı, adı üzerinde “seçimlik” olan bu din derslerini başka bazı derslerle aynı pakete soktu, öğrencilere tek tek ders değil paket seçme zorunluğu getirildi. Camilerde aman seçmeyi unutmayın diye hutbeler verildi, okullarda seçim yapma süreleri uzatıldı, medya kampanyaları yapıldı… Ama yine de kâr etmedi işte.

Ailelerin ve çocukların talebiyle onlara sunulan arasındaki mesafe bu denli büyük.

Oysa çok daha basiti mümkün.

12 yıllık bütün eğitim sürecini üç temel konuya odaklamak, geri kalan aklınıza gelen gelmeyen bütün konuları da sivil toplumun gönüllü çabasına, bazıları okullarda da verilebilir seminerlerin, araştırma ödevlerinin vs üstüne bırakmak hem tartışmaları bitirmek hem de eğitimi sivilleştirmek için bir çözüm.

Eğitim dediğimiz üç temel konudaki beceri ve bilginin geliştirilmesi.

Bunlar, önem sırasıyla, kendi ana dilini okuma ve yazma becerisi; matematik becerisi ve fen bilimleri becerisi. Bu üç temel konuya bir de çağımızın bir zorunluğu olarak İngilizce dilini okuma, anlama ve bu dilde hem sözlü hem de yazılı olarak kendini ifade edebilme becerisini eklemek gerek.

Bu dört konunun  dışında kalan her şey “ek”tir. Bu dört temel konuya odaklandığınızda öğrencinin geriye bir sürü zamanı kalır. O kalan zamanı nasıl değerlendireceğine bırakın çocuklar ve aileleri karar versin. İsteyen tarih seminerine gitsin, isteyen müzik enstrümanı çalmayı öğrensin, isteyen bilgisayar okur yazarlığı veya din. İsteyen spora gitsin, isteyen sanat eğitimi alsın.

Bakın o eğitim sistemini bir zamanlar övmeye doyamadığımız Finlandiya’ya… Okullarda beden eğitimi dersi bile yok.

Ama hayır. Biz öğrencinin ve anne babasının  bu konuda bir talebi olup olmadığına bile bakmadan, onları zorla bizim için “önemli” olduğunu düşündüğümüz konularda eğitmeye çalışırız.

Bu zihniyetten tamamen vazgeçmediğimiz sürece eğitimden şikayete de devam ederiz.

Soğukta donanı buz ile ovarlar

Soğukta donanı buz ile ovarlar

Bu sözü kim etmiş, neden etmiş bilmiyorum ama hayatta bundan daha yanlış bir tavsiye yok.

Siz siz olun, eğer bir uzvu donma tehlikesi geçiren birine yardım etmek isterseniz onu buzla sakın ovmayın, tam tersine yavaş yavaş ısıtmaya çalışın.

Bu yanlış söz aklıma geldi, sebebi bugün 10Haber’in bir numaradan verdiği “manşet” haberi.

MÜSİAD bir “zirve” toplantısı yapmış. Zirvenin adı anlamlı: “Ticaret ve Yatırımda Hukuki Güvence.”

Bu iş dünyası örgütü, iktidara karşı eleştirelliği ile bilinen bir örgüt değil. Aksine çok dost bir örgüt.

Ama onlar bile ülkemizde ticaret ve yatırımda hukuki güvencelerin yeterince olmadığını düşünmüş olmalılar ki bu isimle bir zirve düzenliyorlar.

Peki zirvenin baş konuşmacısı kim? Adalet Bakanı Akın Gürlek.

Tek başına onun üstüne yıkmak doğru olmaz elbette ama o Akın Gürlek, Türkiye’de en temel insan haklarından biri olan mülkiyet hakkının ortadan kalkmakta olmasının sorumlularından biri.

Türkiye bu olağanüstü ve dediğim gibi temel insan haklarına aykırı hukuka 15 Temmuz darbe girişimi sonrası geçti.

Bizim yasalarımız, başka pek çok ülke yasası gibi, suç gelirleriyle elde edilen varlıklara devletin el koymasına izin veriyor.

Ama bu izin mekanizması bizde şöyle işliyor: Bir savcı mal varlığına tedbir kararı istiyor, bir asliye hukuk mahkemesi de dosya üzerinden bu izni veriyor ve hop koca koca şirketler, evler, tekneler kayyım yönetimine geçiyor.

Sonrasında iddia edilen suçun mahkemede kesinleşmesi bile beklenmeden kayyum yönetimi o el konan şirketi ihaleyle satabiliyor.

İşte son örnek, Merdan Yanardağ’ın TV kanalı. Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’la birlikte casuslukla suçlanan Yanardağ bırakın mahkum olmayı henüz yargı karşısına bile çıkmadı ama sahip olduğu TV kanalı satışa çıktı bile.

Böyle çok örnek var. Mesela henüz mahkum bile olmayan Can Holding’in bazı varlıkları satıldı. Mesela anlaşılmaz biçimde adı Can Holding soruşturmasına sokulan Turgay Ciner’in varlıkları el değiştirdi.

Bu mülkiyet hakkı ihlalleri, herhalde tam da MÜSİAD’ın sözünü ettiği “Ticaret ve Yatırımda Hukuki Güvence”nin karşılığı olan şeyler. 

Ve bu konuda konuşması için Akın Gürlek’i davet etmek, tam da “Soğukta donanı buz ile ovarlar” sözünün karşılığı olmuş gibi geldi bana.

Siz siz olun, sakın soğukta donan birini buz ile ovmaya kalkışmayın.