
Alev Alatlı ‘Paçozlaşma’ derken hangi devr-i iktidarı kastediyordu?
Rahmetli Alev Alatlı ile inişli çıkışlı, kavgalı-barışmalı bir ahbaplığım vardı.
Kendisini ilk 1980’lerin başında Cumhuriyet gazetesinde tanıdım. Amerika’dan yeni dönmüştü, gazete bünyesinde “Bizim English” diye bir dergi çıkarıyordu, İngilizce öğretme konusunda kendisine özgü bir metodu vardı, dergiyle okuyuculara İngilizce öğretiyordu.
Ben de İngilizcemi geliştirmeye uğraşıyordum. O zamanları yaşayanlar bilecek, İngilizce kitap bulmak bir büyük meseleydi. Bazen eş dost arkadaş aracılığıyla Robert Kolej kütüphanesinden kitap bulabilirdik, çoğunlukla Tünel’de ABC Kitapevinde paramın yetmediği İngilizce kitapları ayaküstü okumaya çalışırdım.
Alev Alatlı’nın gazetedeki odası ise İngilizce kitap doluydu. Ondan ödünç alır, okur geri verir, yenisini alırdım.
Ahbaplığımız böyle başladı.
Ben büyük bir entellektüel açlık çekiyordum, Alev Alatlı ise tanıyanların gayet iyi bildiği gibi konuşmayı ve ders anlatmayı seven iyi bir öğretmendi. Dostluğumuz gelişti.
Biz Türkiye’de son derece dar bir ufukla, hatta at gözlükleriyle sınırlanmış insanlardık, bunu derimin altında hissediyordum. Alev Alatlı ise ufku 360 derece bir ülkeden, Amerika’dan geliyordu. Ne kadar derindi bir şey söylemeyeceğim ama en azından inanılmaz bir fikri özgürlükle konuşuyordu.
Çok kavgalarımız da oldu.
O mesela Turgut Özal’ı “Büyük bir devrimci” olarak görüyordu, bense Özal’ın yaptıklarını takdir etmekle birlikte onu demokrasiyle ilişkisinin zayıflığından hareketle “idare-i maslahatçı” buluyordum.
O Süleyman Demirel’den neredeyse tiksiniyordu, bense Demirel’in Özal’a göre daha tutarlı ve daha derin bir şahsiyet olduğunu düşünüyordum.
Ama sonunda ikisi de idare-i maslahatçıydı bana göre. Demirel, yüzde 50’nin üstünde oyla seçildiği 60’lı yıllarda Türkiye’yi dünyaya açabilecekken ve eli çok daha rahatken ancak bıçağın sahiden kemiğe dayandığı ve başka gidecek yolun kalmadığı 24 Ocak 1980’de Türkiye’yi dünyaya açmıştı. Turgut Özal, Demirel’in açtığı yolda devam ediyordu.
Her neyse bunlar çok uzak zamanda kalmış tartışmalar, Türkiye bugün başka bir yerde.
Alev Hanımla aramıza zaman ve mesafe girdi. Ben onun izini kaybettim, o benimkini kaybetti.
Yıllar yıllar sonra ben Radikal’de çalışırken bir gün telefonum çaldı, arayan Alev Alatlı’ydı. Benim Radikal’de pazar günü yazdığım bilim yazılarımın takipçisiydi, kuantum mekaniği hakkında yazmaya başladığımda telefona sarılmıştı, kitabı “Schrödinger’in Kedisi”ni yayınlamak üzereydi, benim de aynı konuya girmeme ne kadar sevindiğini söylüyordu.
Buzlar eridi, yeniden düzenli olarak ama daha çok telefonda görüşmeye başladık.
Zaman içinde Ak Parti’nin ve Tayyip Erdoğan’ın onu önemli bir kanaat önderi olarak benimsemesini gülümseyerek izledim. Alev Alatlı, Ak Parti parantezine girecek insan değildi, nitekim girmedi de bence. Onun entellektüel ufku Ak Parti’yi çok aşan bir şeydi. Ama iktidar atında şahlanmak da hoşuna gitti belli ki Alev Alatlı’nın.
Bana soracak olursanız son 40 yılda Türkiye hakkındaki en özgün katkısı, yaptığı çarpıcı bir gözlemdi. Şöyle demişti:
“Dostoyevski’nin Puşlost’u gibi, paçozluk iblisi tüm kurumları sardığı zaman sıkıntı başlıyor.
Bunlar Başbakan’dan tutun, herkese akıl verirler. Böyle de küstahtırlar.
Herkesin herkesle yer değiştirebildiği, biri gittiğinde hiçbir şeyin değişmediği, liyakatin ölçü olmadığı, sıradanlığın ve kalitesizliğin hüküm sürdüğü bir durumdur paçozluk…
Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mübah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlâksız, kalleş… Dostoyevski, ‘Puşlost’ (Poshlost) der…
Topluma musallat olan iblistir paçozluk…
Puşlost tüm bu kavramları içinde toplayan tanımlama. Bizde de Ömer Seyfettin’in Efruz Bey tiplemesi, Aziz Nesin’in (Kağnı Gölgesindeki İt) Zübük’ü kısmen buna yakındır. Ama benim ele aldığım paçozluk süreci Puşlost’a daha yakın ve korkarım ki bu iblis Türkiye’ye yerleşiyor…”
Alev hanımın “paçozluk” dediği şey bu topraklarda her zaman vardı aslında. Mesele “paçoz” çıtasının her yeni devirde biraz daha aşağı düşmesiyle ilgili bana soracak olursanız.
30’lu, 40’lı yılların ‘paçoz’ları bugün yaşasalar “elit” kabul edilebilirlerdi.
Ben tabii daha çok “entellektüel paçozluk”la ilgiliyim, bana soracak olursanız bugünün kanaat önderi geçinenlerinin pek çoğu 80’lerde 90’larda bırakın TV’ye çıkmayı ciddiye alınıp yüzüne bakılmayacak insanlar.
Sözünü ettiğim türden paçozlukla Türkiye’de üniversite mezunu kalitesinin düşmesi, bu arada o mezunların en iyilerinin özel sektöre gitmeye başlayıp devlette yönetici olmaya kazanın dibinden gelenlerin yönelmesi, bazı kritik üniversitelerde yaşadığımız FETÖ istilasının uzun yıllar boyunca o okulların mezunlarını mundar etmesi arasında son derece güçlü bir bağlantı var.
İşte dün gördük, en sonunda şiir okumasını bilmeyen, metafor nedir anlatamadığınız, her taşın altından kendi ahlakına uygunsuz şeyler çıkarmaya çalışan bir yeni tür paçozluğa kadar indik artık.
Alev Alatlı’nın paçozluk eleştirisi tam da bu eleştirinin yapıldığı zamana ilişkindi.
Buna karşılık Ak Parti almış onu yüceltiyor, Cumhurbaşkanı ona Kültür Sanat Ödülü veriyordu ama o “paçozluk iblisi”nin toplumu zehirlemesinden söz ediyordu.
Bir ironi miydi bu?
İroni veya “istihza” ancak ironi yapıldığını anlayacak insanların varlığında anlamlı bir söz sanatı olabilir.
Bugün Alev Alatlı’nın arkasından “Ak Parti aydınıydı” diye küfür edenlerin bu kadar bol olması toplumca ironiyle aramızdaki ilişkiyi gösteren çarpıcı bir örnek bana soracak olursanız.
Fatih Altaylı’nın ‘Cumhurbaşkanına fiili saldırıda bulundu’ diye mahkum edilmesiyle Cem Yılmaz’ın 38 yaş esprisinden linç yemesi ve Mabel Matiz’in şarkısı yüzünden yargı önüne çıkarılması aynı madalyonun farklı yüzleri.
‘Şair millet’ geçiniriz ama ironi yapmak, metaforlar kullanmak, benzetmeler yapmak çok tehlikeli söz sanatları bizim ülkemizde.

