19-08-2023
İsmet Berkan

Bunca yıl sonra yeniden Türkiye-Arjantin kıyaslaması yapmak zorunda kalmak

Bunca yıl sonra yeniden Türkiye-Arjantin kıyaslaması yapmak zorunda kalmak

Bundan 100 küsür yıl önce Arjantin dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahipti. Tarıma dayalıydı Arjantin ekonomisi ve Birinci Dünya Savaşı sırasında ihracatı patlamıştı. Ülke çok zenginleşmişti.

Fakat aradan onca zaman geçti, Arjantin ekonomisi bugün hala tarıma dayalı. O yüzden 70’lerde dünya çapında yaşanan petrol krizi ve onun getirdiği yüksek enflasyondan beri, Türkiye gibi bir türlü kendilerine gelemediler.

Türkiye bundan 100 yıl önce dünyanın en fakir ülkelerinden biri olarak, tarıma dayalı bir ekonomiyle kuruldu ama kuranlar sanayinin öneminin farkındaydı, Türk ekonomisi arada yeterince olmasa da dönüştü; Arjantin ise kendi iç şartları nedeniyle bu dönüşümü yaşayamadı, o yüzden sürekli siyasi çalkantılar, darbe dönemleri, ağır popülizm dönemleri vs yaşadı.

Şu anda Arjantin bir kez daha baştan aşağı sarsılıyor. Çünkü iki yıl önce yaşanan kuraklık ülke ekonomisini derinden sarstı, ihracat düşünce dolar açığı oluştu, aynen bizim gibi büyük ölçüde dolara dayalı bir para ekonomisi olan ülke çok ciddi bir krizde. Enflasyon önlenemiyor, döviz krizi korkusu gündelik bir şey.

Bunun sonucu tabii siyasi çalkantı. Son yapılan seçimde, iktidardaki popülist Peronist adayların daha da popülisti, dışarıdan bir aday çıktı ve seçimde büyük başarı elde etti. Arjantin’de iktidar değişecek gibi duruyor. Bugün 10Haber’de Arjantin’de yaşananları anlatan Galatasaray Üniversitesinden Atakan Çiftçi’nin güzel bir yazısı var, okumanızı öneririm.

Arjantin’de 13 Ağustosta yapılan ön seçimin galibi anarkokapitalist ve aşırı sağcı Javier Milei’nin zaferi, beni ister istemez bir kez daha Türkiye-Arjantin kıyaslaması yapmaya zorladı. Oysa biz Türkiye’de son 20 yıldır kendimizi Arjantin’le kıyaslamayı çoktan bırakmış, en fazla Brezilya ile kıyaslar olmuştuk. Ne var ki Brezilya kendi krizinden sosyalist Lula’yı yeniden seçerek çıktı, o göreve başladığından beri de uçuşa geçmiş durumda. (Brezilya ile ilgili de The Economist dergisinin kapsamlı analizini kısa süre önce 10Haber’de yayınladık, kaçıranlara tavsiye ederim.)

Peki neden Arjantin ile Türkiye’yi kıyaslıyorum?

Basit bir sebeple: Biz seçimimizi daha birkaç ay önce, Mayıs ayında yaptık. Bu seçime damgayı ekonomik kriz ve o krizin etkilerini hafifletmek için uygulanan ağır popülizm vurdu. O kadar ki, seçimi kazanan Tayyip Erdoğan, enflasyonun ve krizin etkilerini gizlemek için 1 trilyon liraya yakın para dağıtırken rakibi Kemal Kılıçdaroğlu da onunla para dağıtma vaadi yarışına girdi. Yani popülistin alternatifi yine popülist oldu bizde.

Tayyip Erdoğan, şimdi önünde bir seçim daha olduğu için popülizmden vaz geçemiyor; çünkü ona seçim kazandıran sihirli bir formül bu para dağıtma işi. Ama ortada dağıtacak para da kalmadı. Vaziyeti idare etmeye çalışıyoruz. Bakın bugün 10Haber’de Barış Soydan yazmış, şirketler kesimi bağırmaya başlayıp şikayetlerini Mehmet Şimşek’e değil doğrudan Tayyip Erdoğan’a söylemiş; Mehmet Şimşek şimdi yeniden kredi musluğunu açmaya çalışıyor, bakalım hangi parayı dağıtacak.

Bu arada seçimden bu yana yüzde 40’ı aşan bir devalüasyon yaşadık, enflasyonun yüzde kaça çıkacağını hiçbirimiz bilmiyoruz, Merkez Bankası bile yüzde 58 diyor.

2024 Mart ayındaki seçim bittiğinde popülizmin sona erip ansızın kemer sıkmaya ve enflasyonu düşürmek için yapısal dönüşümlere başlayacağımızı umanlar hayal kuruyor. Çünkü o seçim bittiği anda 2028 Mayıs ayındaki Cumhurbaşkanı seçimi için çalışma başlayacak. Aslında şimdiden başladı bile.

Ve bence 2028 Mayıs ayındaki seçimde yapılacak popülizm yarışı bize 2023’ü de aratacak. Çünkü o arada geniş kitleler refahlarını çok daha fazla kaybetmiş olacaklar ve onlara bu refahlarına yeniden kavuşacakları yalanını söyleyecek siyasetçiler.

Bizim Mayıs ayında yaşadığımızı, Arjantin’in şu anda yaşamakta olduğunu 2028’de yeniden yaşayacağız; bir popülizm diğeri ile yarışacak.

Nasıl Arjantin’de halk bıçağın kemiğe dayandığını hissettiğinde geleceği değil o günü düşünüyor ve kendisine en çok para vereni tercih ediyorsa, Türkiye’de de aynısı oldu. Geçmiş istikrarlı büyüyen Türkiye hikayelerini anlatan Ali Babacan’a kimse yüz vermedi Türkiye’de.

İçimizde bazıları 22 yıl önceye dönüyor, Türkiye’nin ‘Kemal Derviş anı’nı hatırlıyor ama yanlış hatırlıyor: Kemal Derviş Türkiye’de neredeyse hiç kimseden siyasi destek görmedi, zaten biliyorsunuz herhangi bir seçime girip kazanmadı da…

O ‘Kemal Derviş anı’ Türkiye siyasi ve ekonomik tarihinde bir anormallikti, normal bir durum değildi, bunu kabul etmekte fayda var. Bir daha yaşanması da pek olası değil.

İmamoğlu’nun çapını gördük: Peki büyük mü, küçük mü?

İmamoğlu’nun çapını gördük: Peki büyük mü, küçük mü?

Burada bu ayın başlarında üst üste iki tane Ekrem İmamoğlu ve CHP yazısı yazmışım. Bunlardan birincisinde, CHP Genel Başkanlığı yarışına girmesi halinde İmamoğlu’nu durduracak hiçbir güç olmadığını ileri sürmüşüm; ikincisinde ise ‘İmamoğlu neyi seçsin? Genel Başkanlığı mı, belediye başkan adaylığını mı?’ diye sormuşum.

Aslında ilk yazının parçalarından birinde de İmamoğlu’nun fikriyatını ve liderlik kapasitesi olup olmadığını sorgulamıştım ama özellikle ikinci yazıda iddialı konuşmuş, İmamoğlu’nun yapacağı seçimin onun ‘çapını’ ortaya koyacağını söylemiştim.

Şimdi İmamoğlu çok açık sözlerle olmasa da seçimini yaptı; partisinde genel başkanlık yarışına girmeyecek, onun yerine belediye başkan adayı olacak.

Bu tercihten kendisinin de çok mutlu olmadığını anlıyorum ben; yoksa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı öyle utanılacak bir şey değil ama İmamoğlu aklının bir köşesinde genel başkanlık durmaya devam ettiği için doğru seçimi yapıp yapmadığı konusunda mütereddit.

Siyaset, her zaman bir iddia işidir. Siyasi lider de fikriyatı ve iddiasıyla lider olur zaten.

İmamoğlu’nun fikriyatı hakkında zaten çok fazla bir bilgimiz yok. Bugün genel başkanlığa değil belediye başkanlığına talip olması ise iddiasının da sınırlı olduğunu ortaya koyuyor.

Biliyorsunuz ama hatırlatayım: Siyasi Partiler Kanunu, belediye başkanlarının siyasi parti yöneticisi olmasını yasaklıyor. Bu saçma bir yasak ama uzun yıllardır durum bu. Yani İmamoğlu aynı anda hem belediye başkanı hem genel başkan olamıyor.

Şimdi, yani 2024 Mart ayındaki yerel seçimden önce genel başkan olacak olursa belediye başkanlığını bırakmak zorunda. O zaman da İstanbul’u kendi eliyle Ak Parti’ye teslim etmiş biri olacak. O yüzden aklı genel başkanlıkta olmasına rağmen hayat onu belediye başkan adaylığına zorluyor.

Peki seçimi kazanabilir mi? Eğer kendisinin 2019’da seçilmesini sağlayan eskinin ittifakını yeniden kuramazsa seçilemez. O ittifak da en azından bugün için ortada gözükmüyor.

Zaten böyle bir ittifakı Ekrem İmamoğlu kendisi kuramaz; partisi ve genel başkanı kuracak. İmamoğlu, genel başkanlık koltuğunda Kemal Kılıçdaroğlu otururken fiili genel başkan gibi hareket edemez; tek ihtimal CHP’nin genel başkanlığı ile ‘liderliği’nin ayrılması, yani genel başkanın sembolik düzeye inmesi olabilir, o da olamaz zaten, çünkü İmamoğlu liderlik meşruiyetini kimden alacak?

İmamoğlu İstanbul’da seçimi kazanırsa ne ala ama seçim kaybetmiş bir İmamoğlu yine de partisine lider olabilir mi?

Siyasi kavga yapmadan, fikirlerle bir kavgayı kazanmadan lider olunmuyor. İmamoğlu bu kavgadan kaçınarak bir yere varamayacak bana soracak olursanız.

İlçe boyu dolandırıcılık

İlçe boyu dolandırıcılık

Aslında şaşıracak bir durum yok. Ekonomik krizlerin hırsızlık ve soygunlar ile dolandırıcılık vakalarının artmasına sebep olduğu bilinen bir şey. Türkiye’de de üst üste haberleri duyulan dolandırıcılık vakalarının yaşanmasının arka planında, ekonomik kriz ortamında bireylerin kolay yoldan para kazanma hevesleri yatıyor. Dolandırıcılar bu hevesin arttığını bildikleri için, o hevesi gıdıklayan alanlarda çalışıyorlar.

İşte Sinop’un Durağan ilçesinde yaşananlar. Sıfır kilometre otomobil hem de ucuza otomobil almak için bütün bir ilçe kuyruğa girmiş, arabayı alabilenler almış, alamayanlar ise yüksek miktarda kaparolar yatırmış. Derken bir ortaya çıkmış ki araçlar satılık değil kiralıkmış. Araçların satış parasını ve yatırılan kaparoları kapanlar kaçmış. Paraları verenler ise dolandırıldıkları ile kalmışlar, artık ortada ne otomobil var ne başka bir şey…

Sinoplular dışında pek az kimsenin adını bildiği bir ilçe Durağan. Dolandırıcılığın, daha doğrusu ucuz otomobil satışının sadece orada yapılması bile kimseye pek tuhaf gelmemiş anlaşılan.

Öz kızına tecavüz eden adamı serbest bırakan sistem

Öz kızına tecavüz eden adamı serbest bırakan sistem

Ankara’da bir adam, kendi öz kızına 15 yaşından başlayıp 19 yaşına gelene kadar tecavüz etmiş. Küçük kız ilk hamileliğinde bebeği aldırmış, ikincisinde ise doğurup evlatlık vermiş. Neden sonra kız durumu annesine söyleyince mesele savcılığa aksetmiş, adam önce tutuklanmış ama 45 yıldan fazla hapsi istendiği halde sadece bir yıl tutuklu kalmış.

Olayın kendisinin iğrençliği kadar adalet sistemimizin bu adamı serbest bırakabilmiş olması da korkunç. Kimler yılllar boyunca tutuklu yargılanıp sonunda beraat edebiliyor ama DNA testiyle suçu sabit olmuş bir adam tutuksuz yargılanacak. İnanılmaz bir şey.

Yaş termometre sıcaklığı da nereden çıktı?

Yaş termometre sıcaklığı da nereden çıktı?

Meteorolojiden gelen standart cümleyi hepimiz biliyoruz: Hava sıcaklığı gölgede şu kadar derece ölçüldü…

Elbette gölgede ölçülecek, doğrudan güneş gören termometre ortam sıcaklığını olduğundan yüksek gösterir.

Sonra bu standart cümleye başka bir bilgi daha eklendi: Nem oranı yüzde bilmem kaç…

Nem oranı önemli, çünkü ortam sıcaklığını bizim ne kadar hissettiğimizi belirleyen ölçülerden biri o. Nem ne kadar yüksekse, sıcaklığı o kadar fazla hissediyoruz.

Ama artık yeni bir kavram daha var: ‘Yaş termometre sıcaklığı…’

Yaş, çünkü gerçekten de termometreye ıslak bir kumaş sarılarak yapılan ölçüm bu. Islak kumaş, kaçınılmaz biçimde başlangıçta ısı transferi yoluyla termometrenin ölçtüğü sıcaklığı düşürüyor ama eğer ortam çok nemliyse bu kumaştaki su buharlaşamıyor, sadece sıcak su olarak kalıyor, yani kumaş parçası ıslak oluyor. İşte bu durumdayken termometrenin 35 derece Celcius’u gösteriyorsa, durum vahim, hatta ölümcül demektir.