Bizim coğrafyada ebeveynlik çoğu zaman bir kahramanlık hikâyesi gibi yaşanıyor.
Çocuk doğuyor ve hayatın ekseni kayıyor.
Planlar erteleniyor.
Hayaller beklemeye alınıyor.
Biriktirilen ne varsa başka bir isme yazılıyor.
Ev onun için.
Araba onun için.
Para onun için.
Gelecek onun için.
Anne-baba ise kendi hayatını sessizce askıya alıyor.
Sanki yaşamak, çocuk büyüyene kadar ertelenmesi gereken bir lüksmüş gibi.
İlk bakışta çok asil duruyor bu tablo.
Ama yakından bakınca başka bir gerçek ortaya çıkıyor:
Bu fedakârlık çoğu zaman ne çocuğu güçlendiriyor ne de ebeveyni mutlu ediyor.
Çünkü ebeveynlik fedakârlık gerektiriyor.
Ama kendini feda etmeyi gerektirmiyor.
Aradaki fark, bir ailenin geleceğini belirliyor.
Elbette çocuğumuzu koruyoruz.
Besliyoruz, okutuyoruz, kolluyoruz. Hatalarını telafi ediyor, önünü açıyoruz. İlk yıllarda zaten başka türlü olmuyor. Ebeveynlik neredeyse tam zamanlı bir mesai.
Buraya kadar her şey doğal.
Ama çocuk büyürken bizim rolümüz de değişiyor.
Bir noktadan sonra korumak yerine hazırlamaya başlıyoruz.
Çünkü hayat steril bir ortam sunmuyor.
Zor.
Rekabetçi.
Bazen acımasız.
Bunu evin güvenli duvarları içinde hiç deneyimlemeyen bir genç, gerçek dünyaya çıktığında afallıyor.
Bu yüzden çocuk çalışıyor.
Sorumluluk alıyor.
Kazanmanın ne demek olduğunu öğreniyor.
Parasının değerini hissediyor.
Yazın küçük işler yapıyor, reddediliyor, yoruluyor, bazen başarısız oluyor.
Ve tam da bu deneyimler onu güçlendiriyor.
Her düşüşünü yastıkla karşılayan ebeveyn, güçlü çocuk değil kırılgan yetişkin yetiştiriyor.
Dayanıklılık konforla değil, mücadeleyle oluşuyor.
Bir başka tuzak da sevgiyle sınırsızlığı karıştırmak.
“Üzülmesin.”
“Kırılmasın.”
“Bana darılmasın.”
Bu kaygıyla sınırlar gevşiyor.
Oysa sevgi, sınırla birlikte anlam kazanıyor.
Çocuk evde saygıyı öğrenmezse, dışarıda çok daha sert öğreniyor.
Hayatta kimse ona anne-babası kadar sabırlı davranmıyor.
Kimse hatalarını bu kadar tolere etmiyor.
Ebeveynlik sadece şefkat değil.
Aynı zamanda karakter inşa etmek.
Karakter ise konforla değil disiplinle gelişiyor.
Bazen “hayır” demek de sevginin bir parçası oluyor.
Asıl risk ekonomik tarafta başlıyor.
İyi niyetle çocuklara her şeyi hazır etmeye çalışıyoruz.
Bir ev daha alalım.
Arabası hazır olsun.
Sıkıntı çekmesin.
Bizim yaşadığımız zorlukları yaşamasın.
Dışarıdan bakınca sevgi gibi duruyor.
Ama uzun vadede bu yaklaşım çocuğa iyilik yapmıyor.
Çünkü konfor miras kalıyor, karakter kalmıyor.
Hazır gelen imkân, mücadele duygusunu köreltiyor.
Emek vermeden sahip olunan şeyin değeri olmuyor.
Ve farkında olmadan bağımsız birey değil, bağımlı yetişkin yetiştiriyoruz.
Hayata kendi ayakları üzerinde durarak değil, “arkamda ailem var” duygusuyla başlıyor.
Oysa gerçek özgürlük, kimseye yaslanmadan yürüyebilmek.
Bir gerçeği de romantikleştirmeden kabul ediyoruz.
Çocuklar büyüyor.
Kendi hayatlarını kuruyor.
Kendi aileleri, işleri, sorumlulukları oluyor.
Biz yaşlanırken onlar hayatlarının en yoğun dönemine giriyor.
Bu nankörlük değil.
Hayatın akışı.
Her nesil enerjisini kendi çekirdek ailesine harcıyor.
Sonunda evde en çok kiminle baş başa kalıyoruz?
Çocuklarla değil.
Eşimizle.
Yıllar boyunca bütün odağını sadece çocuklara veren çiftler, bir gün birbirine yabancılaştığını fark edebiliyor.
Bu, modern ebeveynliğin pek konuşulmayan gerçeği.
Bu yüzden bir ilke netleşiyor:
Kendimizi zayıflatmıyoruz.
Malı mülkü erkenden devretmiyoruz.
Gelir kaynaklarımızı tüketmiyoruz.
Yaşlılığı başkasının insafına bırakmıyoruz.
Bu güvensizlik değil.
Sağduyu.
Ekonomik bağımlılık sevgi üretmiyor; çoğu zaman gerilim üretiyor.
Bağımsız ebeveyn saygı görüyor.
Muhtaç ebeveyn ise istemeden yük hissi yaratabiliyor.
Çocuklarımızla ilişkimiz mecburiyet değil, gönüllülük üzerinden sürsün istiyoruz.
Bunun yolu da kendi ayaklarımız üzerinde kalmaktan geçiyor.
Çocuğumuzu seviyoruz.
Yanında oluyoruz.
İmkân sağlıyoruz.
Ama hayatımızı onun üzerine ipotek etmiyoruz.
Çünkü ona bırakabileceğimiz en büyük miras ev ya da para değil.
Karakter.
Sorumluluk duygusu.
Bağımsızlık.
Ve ayakta duran bir anne-baba örneği.
Çocuklar sözlerimizi değil, duruşumuzu kopyalıyor.
Kendini tüketmiş bir ebeveyn değil, güçlü bir yetişkin görüyorlarsa; aynı yolu seçiyorlar.
Sonunda mesele çok basit bir cümlede düğümleniyor:
Ebeveynlik fedakârlık istiyor.
Ama kendini yok etmeyi değil.
Sevgi bağımlılık üretmiyor.
Özgürlük üretiyor.
Ve en kalıcı miras, bıraktığımız servet değil; öğrettiğimiz bağımsızlık oluyor.
11 Şubat 2026 - Ebeveynlik Fedakârlıktır, Kendini Feda Etmek Değil
10 Şubat 2026 - Çin’de Din Var mı Yok mu?: Sessiz ama derin bir maneviyatın ülkesinde tanıklıklar
9 Şubat 2026 - Körfez’in İki Prensi: MBZ ile MBS Arasında Rekabet Kişisel mi, Stratejik mi?
8 Şubat 2026 - Artık Çin’de Ucuzluk Yok: Rekabet Avantajının Dönüşümü ve Küresel Sonuçları