Charles Dickens ve sinema tarihi

21 Şubat 2026

İngiltere Shakespeare ile operanın gelişimini belirlemekle de kalmadı bir başka büyük yazarı Charles Dickens sayesinde sinemanın da oluşmasına neden oldu.

Benim sıkça  fotoğraflara bakmak gibi bir âdetim var. Bunun bilgi arkeolojisi çalışmasının önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Çünkü John Berger’ın dediği gibi, yeterince uzun bakarsanız her fotoğraf bir süre sonra size konuşur. Fotoğraflara bakarken, ilk bakışta göremediğiniz yeni öğeleri, yeni bağlantıları görmeye başlarsınız. 

Fotoğraf teknolojisinin yeni bulunduğu günlerde çekilmiş olan fotoğraflara bakarsanız, hemen hepsinde sanki kendi çerçevesini kırıp dışarı çıkmak arzusu varmış gibi hissedersiniz. Çünkü o fotoğrafı çeken sanatçı, elinde o anda bulunan makinenin daha büyük potansiyelleri olacağını, çok daha farklı sanat ürünleri çekebileceğini hissetmektedir ama bu, o andaki teknoloji ile henüz mümkün değildir. 

Ben döneminde çekilmiş olan her fotoğrafta, var olan potansiyelin bir gün yakalanacağı beklentisini, o anda mecburi duruş halinde olan patlamaya hazır enerjiyi hissediyorum.

***

Yaratıcı beyinler, fotoğrafın ilk ortaya çıkışından itibaren çekilen fotoğrafların aslında hareket halinde birbirine bağlı fotoğraflar olduğunu yani filmin geleceğini hissediyorlardı. 

Bunu jaluzili penceresinden bahçesindeki el arabasına bakarken Peter Mark Roget de hissetmişti. O, “Thesarus of English Words and Phrases” adlı ilk çalışmasını 1852 yılında yayınlayan kişiydi, yani fotoğrafla hiç ilgisi yoktu ama bir gün penceresinden, jaluzinin arasından dışarıya bakarken jaluzinin her parçasında gözünü hızla soldan sağa kaydırdığında bahçedeki el arabasının sanki hareket ediyormuş gibi göründüğünü fark etti. 

Thesarus’u yaratmasından da belli olduğu üzere yaratıcı bir beyni olduğundan bu gördüğünü teoriye dönüştürdü. “Persistence of Vision Regarding Moving Objects” adlı bilimsel bir çalışma yaptı ve bence fotoğraftan filme geçişin yol taşlarından bir tanesini oluşturdu. 

***

Bu arada, o dönemde fotoğrafın sınırlarını aşıp hareket halindeki fotoğraflar oluşturmak yolunda birçok çalışma Kodak’ın kurucusu George Eastman’ın laboratuvarında ve başka yerlerde de yapılıyordu.

İlk denemeler, tiyatrolardaki piyeslerde çekilen fotoğrafların birbirine bir hikâyeyle eklemlenmeleriyle yeni bir anlatım tarzı oluşturmak üzerine yapılan çalışmalardı. Yani çok yakında gelecek yeni teknoloji olan sinemanın dilini oluşturma çalışmaları başlamıştı bile.

Lumiere Kardeşler, işten sonra fabrikadan çıkmakta olan işçileri ve istasyona yanaşan treni gösterdikleri filmleri ile Paris’te heyecan yaratmışlardı.

Film tarihinin yazılmaya başlandığı o gün seyirciler arasında bir sihirbaz olan George Melies (1861-1938) de vardı. Melies sinemanın bir sihirbaz için büyük fırsatlar yarattığını gördü. Ona göre sinemanın yeni sihirler yaratma potansiyeli vardı.

Melies de filmler yapmaya başladı ve hatta 1902 de “Aya Seyahat” adlı bir film dahi çekti. Melies iyi bir sihirbazdı ama sinema sanatına uygun anlatım dili üzerine fazla kafa yormamıştı. “Aya Seyahat” filminde bile olay sabit bir kameradan çekilmiş görüntülerle anlatılmaya çalışılıyordu.

Dönemde herkes yeni sinema sanatının büyük potansiyeli olduğunu görüyordu ama bu yeni sanata özgü anlatım dili bulunmadığı takdirde bu potansiyelin ortaya çıkabilmesinin kolay olmayacağı da hissediliyordu.

Edwin Porter (1870-1941) “The Great Train Robbery” adlı 12 dakikalık filmiyle sinema tarihinde kendine yer edindi. Çünkü Porter bu kısa filminde, üzerinde fazla teori yapmadan film için yeni bir dil oluşturulması adına ilk adımları atmıştı. Filmde 14 ayrı sahne aralarında bağlantılar olmadan kullanılmış ve seyircilerin o bağlantıları zihinlerinde kendilerinin kurmalarının yolu açılmıştı. Yani örneğin ateş açıldığı sahnenin hemen ardından yerde ölülerin yattığı sahneye atlandığında seyircinin arada çıkan savaşta ölenleri düşüneceği öngörülmüştü. 

***

Bu şimdi bize basit gibi gelebilir ama hatırlayalım ki o dönem yepyeni bir teknoloji ve sanat dalından bahsediliyor. O günlerde henüz her şey sürecin başındaydı. 

Yeni bir sanat dalı olacağı belli olan sinema kendisine özel anlatım dilini bulmaya çalışıyordu. Porter bir sonraki filminde kahramanı oynaması için Kentucky’de bir çiftlikte doğup büyümüş olan David Wark Griffith’i seçmişti. 

Griffith bu konuda hiçbir eğitimi olmamasına rağmen kitap okumayı seven ve vizyonu olan bir gençti. Yönetmeninden de çok şey öğrendikten sonra sinema üzerine çalışmaya başladı, amacı yönetmen olmaktı. Sinema üzerine birçok teorik çalışma yaptı ve Biograph şirketinde çalışırken 400’e yakın kısa film çekti. 

Griffith teoriyi pratik ile birleştirme imkânını bulmuştu. Sonunda Biograph şirketinden ayrılıp kendi başına büyük filmler yapmaya girişti. Sinemaya özgü yeni bir anlatım dili bulduğuna inanıyordu.

1913 yılında, “New York Dramatic Mirror” adlı yayına bir ilan verdi ve kendi buluşu olduğunu söylediği yeni sinema dilinin ana noktalarını anlattı. İlanında yakın çekimler, bir hikâyeyi paralel anlatımla çekmek, geriye dönüşler gibi yeni teknikler anlatılıyordu.

Griffith bu teorisini ve yeni teknikleri uygulayacağı bir film çekmeye başladı. Yapılan deneme çekimlerinde bir sahne gösterildikten sonra arada hiçbir aşama olmadan bir başka sahneye geçiliyordu. Seyircinin aradaki detay görüntüleri görmeden gerekli bağlantıları zihninde yapacağı varsayılıyordu. Sahneler çekildikten sonra teknisyenlerden bir tanesi Griffith’e “Ama bunu yapamazsınız,” demişti. 

***

Griffith ona, sonradan tarihe geçen şu cevabı vermişti: “Neden yapılamayacakmış ki! Büyük usta Charles Dickens da romanlarını bu teknikle yazmıyor mu?”

Bunu öğrenir öğrenmez, benim beynimde bir arkeolojik buluş yapmış insanın veya doğaçlama çalmakta olan bir cazcının gideceği noktayı aniden görmesi nedeniyle o an mutlaka duyması gereken türde bir mutluluk, bir heyecan oldu.

Griffith bu lafı söyledikten sonra evine gidince Dickens’in romanlarını yeniden gözden geçirmiş ve ertesi gün kendinden emin film setine dönmüş ve film benim dediğim gibi çekilecek demiş.

1812-1870 arası yaşamış olan Charles Dickens’in, romanlarında kullandığı anlatım stili ile, kullandığı roman teknikleri ile yıllar sonrası gelecek sinema dilinin belirleyicisi olabilmesi bana çok heyecan verdi.

Büyük Sovyet film yönetmeni ve film teorisyeni Sergei Eisenstein da bu Dickens bağlantısından dolayı heyecanlanmış olsa gerek. 

1944 yılında yazmış olduğu “Dickens, Griffith and Film Today” başlıklı sonradan dünya ölçeğinde meşhur olan ve film yönetimi eğitimi yapılan önemli okullarda hâlâ okutulmakta olan makalesinde, Dickens’ın romanlarında kullanılan anlatım stilinin film yöneteceklere ne tür dersler içerdiğini ve özelikle Oliver Twist gibi romanlarında kullanılan paralel anlatım tekniklerinin filmin bir sanat olarak oluşumunda nasıl etkili olduğunu gösteriyor.

***

Sergei Eisenstein montaj teknikleri üzerine orijinal düşünceleri olan bir film teorisyeniydi ve kökenini Dickens’ın romanlarına borçlu olduğu film teorisi üzerine düşünceleriyle filmin bir sanat olarak gelişmesine büyük katkıları oldu. Tabii bu tarihin başlatıcısı olarak David Griffith’e özel bir saygı göstermek durumundayız. Griffith tüm yeni teorisini, yönetimini yaptığı meşhur “The Birth of a Nation” filminde de uyguladı.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.