“Ekonomi Tıkırında Kriz var kriz var Bunalım var…”

5 Mart 2026

İran-İsrail çatışmasında saniye başına harcanan korkunç paraları işitince, iki görüntü geliyor gözümün önüne.

İlki, Afrika’daki bir deri-bir kemik çocuklar.

Diğeri tuzu kuru kesimlerin, -mesela- smokinli, uzun elbiseli black-tie bağış galaları.

İkincisini geçende, (2017) İsveçli yönetmen Ruben ÖstlundThe Square” (Kare) adlı bir filmi dünyanın ona benzer bütün “charity ball” gecelerine biraz keyif kaçırıcı bir armağan gibi sunmuştu.

Uluslararası siyaset genellikle lider karakteri üzerinden okunur. 

Bunun bir eğilim olarak gittikçe yaygınlaşmasının içsel nedeni, bana biraz “The Square”’in yaptığı gibi keyifleri kaçırmama dürtüsü, kendini ayrı tutarak, hoş görme isteği gibi de geliyor. 

Birileri nasıl olsa bu tutumlarına kendine inandıracak birkaç topu taca atış sözü bulur.

Bir lider serttir, ne yapacağı belli değildir, diğeri ihtiyatlıdır. Biri dindardır, diğeri sekülerdir. Başımıza gelenler onların yüzünden! 

Şunun yerine bu gelse bir şeyler düzelebilir algısı sözünü ettiğim.

“Sistem Okulu” ise o alana, bozgunculuk yapma pahasına bambaşka bir açıdan bakıyor:

Devletler, istedikleri için değil, sistem öyle işlediği için öyle davranır, diyor.

Kenneth Waltz, bunu “yapı” diyerek adlandırmış.

Ona göre o yapı şöyle işliyor.

Bir en üst otorite (hakem) yok. Herkes kendi güvenliğinden sorumlu.

Güvenlik güç ister. Güçlenmek de silah. Bu da, başkasında rekabet gereği ve tedirginlik üretiyor. O da silahlanıyor.

Böyleci sistem tıkır tıkır işliyor.

Yönetilebilir gerilim” bundan ortaya çıkıyor:

Bir türlü tam bir savaş olmuyor.

Tam barış diye bir şey zaten yoktur.

O yüzden güvenlik her daim esastır.

Sistem Teorisi (özellikle Waltz’ın yapısal realizmi) açısından bakıldığında, İsrail–İran gerilimi, yalnızca güvenlik değil sistemin ekonomik mimarisinin korunması meselesi. 

 İran gibi büyük bir enerji üreticisinin dolar-dışı ticarete yönelmesi, merkezî para düzenini zorluyor. 

Kriz ve yaptırım denilen şeyler ise, enerji akışını riskli tutarak fiyatları yukarıda, dolar talebini canlı, finansal merkezi güçlü tutuyor.

Bu yüzden kriz, sadece iki ülke arasındaki bir husumet değil, küresel ekonomik düzenin geleceği ile ilgili.

Denilen o ki, burada görülüp de söylenmeyen bir şey daha var:

Sistem yalnızca güvenlik için değil, akış (flow) için durmadan çalışıyor. 

Paranın akışı için.

Yani, krizler çözülmüyor, yönetiliyor.

Gerilimler bitmiyor, dengeleniyor.

Çünkü tam çözüm olursa, ekonomik devinimleri durdurabilir.

Şimdi silah üreten kazanıyor. 

Barış gelse o ne yapacak!

Enerji fiyatı dalgalandıkça birileri kazanıyor. İçlerinden Irak’ı bombalatan ABD’li bakan bile biliniyor.

Yaptırımlar ile herhalde birilerini zenginleştiriyor.

Güvenlik endişesi, bütçeleri büyütüyor...

Ve Para tıkırdıyor.

Sistem, bunları bize istikrar veya piyasaların onu arayışı diye anlatıyor.

Çünkü istikrarın veya aranışının altında süren bir ekonomik dolaşım var.

Yani, hareket bereket. 

Barış, tersine, hareket değil radikal bir sadeleşme getirebilir: 

Daha az silah mesela.

Daha az güvenlik harcaması. 

Daha az kriz primi vs.

Bazı sektörler için bu durgunluk demektir. 

Bizde “yaprak kımıldamıyor” denilen hâl budur.

Oysa yönetilebilir gerilim sessizlik ve durgunluk değil.

Sürekli bir alarm hali üretiyor.

Alarm ise harcama demek.

Harcama da birilerine ellerini ovuşturtan büyüme.

Büyük savaş yıkıcı; kimse yok olmayı göze alıp onu istemez. 

Ama ona silah satılabilir: Neme lâzım.

Lakin küçük ve sürekli kriz, piyasalar tarafından pekâlâ beklenir ve gidişata sindirilebilir.

O vakit, “piyasalarrisk’i fiyatlar”.

Belirsizlik kâra çevrilebilir.

Birilerine de bu tıpkı ilaç gibi gelir.

O da ayrı mevzu!

Böylece sistem, ahlaki bir tercih yapıyor gibi de görünmez.

Sadece “çalışır”.

Ama sade insan da şunu hisseder:

Eğer gerilim kaderimiz gibi hiç bitmiyorsa, eğer korku hep bir miktar canlı tutuluyorsa, eğer tehdit dili sürekli yenileniyorsa, olan-bitenler yalnızca güvenlik meseleleri midir, yoksa çarkların durmaması için gerekli bir ritim midir?

Füzelerin ışığı gökyüzünü aydınlatırken, neden yer yüzünde en çok silah, petrol ve para üçgeni onunla ısınıyor? 

Afrika’da nice çocuğu kurtarabilecek maliyet ise çoğunlukla enflasyon ve belirsizlik olarak toplumlara dağılıyor?

Paranın tıkırının sesi yüksek, ezilen insanın sesi kısık olduğundan sade insanın canına tak etme soruları arada kaynayıp gidiyor.

Eski kafalı biri olarak benim gibi biri çıkıp, hâlâ, “İnsanın güneşi, insandır” dediğinde, belki de o çark’a bir çomak olmasa da o film gibi kimilerinin canını sıkan bir fiske vurmuş, vicdani bir soru sokmuş olur.  

Bunu, nasıl olsa birileri o kafası laf anlamayan kişilere – kendilerine laf sokuşturduğu– için ağzının payını vererek ödetirler.

Ey Piyasa! 

Anlaşılan sen çok şeye kâdirsin!’

Söyle bize, gerçekten insanların güvenliği için mi dönüyorsun

Yoksa, dönmek için güvenlik meselesini sürekli canlı mı tutuyorsun?

Jeffrey Sachs’ın önemli bir tezi var, diyor ki:

Orta Doğu’da kalıcı ekonomik entegrasyon (enerji iş-birliği, ticaret koridorları, altyapı projeleri) gerçekleşirse, savaş ihtimali azalır.

Ben gene de şu anda ‘birilerini Barış için öldürüyor’ görünenlerin zurnalarına zırt dedirten bir soruyu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum:

Kuzum, şu barış eğer bir gün bizi şaşırtıp gerçekten gelebilse, bu sistem onun insanlığa getireceğini hayâl ettiğimiz huzur’a gerçekten dayanabilir mi?

Not: Başlık olarak Timur Selçuk’a ait bir şarkıdan birkaç sözü ödünç aldım.

Ekonomi Tıkırında” adlı o ünlü parçada malum şöyle bölümler da vardır:

“Ekonomi tıkırında

Ekonomi tıkırında

İşsizlik pahalılık

Konjonktür enflasyon

Milletçe fedakârlık

Kriz bunalım derken

Bilançoya bir baktık

Bu yıl iki misli kâr

Hayret şu işe bak sen

Nerden geldi bu kârlar

Kime gitti bu kârlar

Ekonomi tıkırında

Ekonomi tıkırında

Kime gitti bu kârlar

Aman kimse sormasın

Kim kazandı bu işten

Şşşt

Aman kimse duymasın

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.