İnsan, yaptığının gerekçesini anlatıyor, ama nedenini çoğu zaman kendine bile tam söyleyemiyor.
Michel Foucault bunu sezdiriyor:
İnsan düşündüğünü sanıyor, ama düşündüklerinin sahibi kendisi olmayabiliyor.
Çünkü kimse düşünmeyi seçerek başlamıyor hayatına:
Düşüncenin içine doğuyor.
Bir dilin, bir ailenin, bir inancın içine.
Daha konuşmadan önce neyin doğru olduğu söyleniyor.
Sınırlar çiziliyor.
Zihin yavaş yavaş doluyor. İnsan buna alışıyor.
Sonra çoğu zaman düşünmüyor, tekrar ediyor.
“Eleştirel düşünce” deniyor, ama hayat uyum istiyor.
Bir fikri savunuyoruz, ama onun nasıl doğduğunu, nereden geldiğini bilmiyoruz.
Yine de bırakmıyoruz.
Çünkü fikir dediğimiz şey, çoktan bir kimliğe, bir aidiyete dönüşmüş oluyor.
İnsan buradan sonra kafasındakileri taşıyor sanıyor. Ama aslında taşınıyor.
Neye bakacağı, neye öfkeleneceği, neyi görmeyeceği… Bunlar seçilmiyor, öğreniliyor.
Sonra bir şey oluyor.
Taşınanlar ağırlaşıyor.
Zihinde dolaşıyor, rahatsız ediyor.
Ve bir an geliyor: İnsan duruyor.
Kendi düşündüğünü sandığı şeyle arasına mesafe koyuyor.
Bir cümleyi ilk kez dışarıdan duyar gibi oluyor.
Kendi sesi olmadığını fark ediyor.
Orada bir çatlak açılıyor.
Hannah Arendt düşünmeyi insanın kendiyle konuşması olarak anlatıyor.
Belki o konuşma tam burada başlıyor.
İki ses var artık.
Biri öğretilmiş olan, biri sorgulayan.
Herkes kalmıyor orada.
Kimi çatlağı hızla kapatıyor.
Kimi devam ediyor.
Devam eden, rahat etmiyor.
Ama ilk kez seçme ihtimaliyle karşılaşıyor.
Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyor.
Ama sanki asıl mesele biraz gecikmeli geliyor:
Evet, İnsan düşünceyle başlıyor,
ama o düşünceler ona ait olmuyor.
Sonra bir eşik beliriyor.
İnsan hangi düşüncenin içinde yaşadığını üzerinde bir gölge gibi fark ediyor.
Ve ilk kez soruyor:
Bunu taşımaya devam edecek miyim?
İnsan belki de tam burada başlıyor.
Gerçek sınav, düşünmek değil.
Sorgulamak.
Kolay olan da var:
Başkalarının düşünceleriyle yaşamak.
Orası rahat. Hazır.
Ama bir an geliyor, fark ettiği o gölge ağırlaşıyor.
Ve o an, insan değişiyor.
***
Rodin’in heykeli “The Thinker” herkesin bildiği bir figür, “Düşünen Adam”.
Ama bir de, başa fotoğrafını koyduğum, o kadar bilinmeyen bir eser var:
“Not Enough Brains to Survive”. “Hayatta kalmaya yetecek kadar akıl yok.”
Thomas Lerooy başı büyütüyor.
Beden yetmiyor.
Ortaya bir fazlalık çıkıyor.
Bir taşma.
Ne dediği tam belli değil.
Ama bir his bırakıyor:
Belki mesele çok düşünmek değil.
Belki mesele hiç düşünmemek.
Ya da daha yakını:
İnsan düşünüyor sanıyor.
Ama sadece taşıyor.
Bunu fark etmediği sürece, hiç başlamıyor.