Burada anlatılan, popülist seçim vaatleriyle iş başına geldikten sonra, iktidarı her türlü denetimden arınmış olarak sürdürebilmek ve sonraki seçimleri garantilemek için, yargıyı, siyasal sistemi ve seçim sistemini değiştiren tüm otokratların hikâyesi…
Bugün siz bu satırları okurken, belki de dünyanın en önemli siyasal-sosyal testlerinden biri gerçekleşiyor olacak. Bu yüzden kendinizi ABD-İsrail-İran savaşından birkaç gün kurtarıp dikkatlerinizi Macaristan’a yöneltmenizi isteyeceğim.
Macaristan’da bugün genel seçimler var. 16 yıldır iktidarda bulunan Victor Orbán, Macar halkından ülkeyi yönetebilmek için bir kez daha vize isteyecek. Orbán’ın arkasında, ABD, Rusya ve Çin var. Bugüne kadar yeryüzünde benzeri pek görülmemiş bir büyük güçler koalisyonu Orbán’ın yeniden seçilmesini istiyor. Macar halkının (her gün biraz daha azaldığı ileri sürülen) bir kesimi de oyunu yine Orbán’dan yana kullanacak.
Orbán’ın karşısında ise, Avrupa Birliği’nin ve anketlere göre halkın geniş bir çoğunluğunun desteklediği Péter Magyar var. Orbán’ın partisinden koparak muhalefete geçen ve Orbán ile yandaşlarını eleştiren Magyar’ın anketlerdeki oy oranı, seçim günü yaklaştıkça artış gösterdi. Bloomberg’in haberine göre aradaki fark geçtiğimiz hafta ortası 19 puana kadar yükseldi.
Trump’ın ve Putin’in yanı sıra Şi Jing Ping’in de desteğini alan Orbán’ın iktidardan düşmesi, seçimli otokrasinin siyasal pratikleri açısından dünyaya örnek olan bir liderin çöküşü anlamına gelecek. Avrupa’da durdurulamaz sanılan aşırı sağ ağır bir darbe alacak. Halkın iradesi büyük güçler karşısında zafer kazanacak.

Victor Orbán’ın (63) hikâyesi aslında, popülist seçim vaatleriyle iş başına geldikten sonra, iktidarı her türlü denetimden arınmış olarak sürdürebilmek ve sonraki seçimleri garantilemek için, yargıyı, siyasal sistemi ve seçim sistemini değiştiren tüm otokratların hikâyesi…
Orbán 2010’da yolsuzlukla mücadele, milli ekonomi, işsizliğin önlenmesi, sosyal güvence, refah artışı ve ulusal birlik vaatleriyle seçimi kazandı.
Ama iktidarı süresince mevcut siyasi elitleri tasfiye edip kendi yandaşlarını kritik mevkilere yerleştirerek, yolsuzlukları önlemek yerine yandaşlarına kanalize ederek ve merkezileştirerek, kamu destekli işsizlik programlarını genişletip bunları parti çevresine dağıtarak, işsizlik istatistikleriyle oynayarak vaatlerini yerine getiriyormuş gibi yaptı. İlk dönemde IMF borçlarını erken kapatması, mevcut ekonomi elitlerine ek vergiler getirmesi, kriz sonrası ekonomik büyümeyi yeniden sağlayabilmesi meşruiyetini destekleyen unsurlar oldu. Bunlar iktidarını perçinlemesini sağlayacak hamleler için ona zaman kazandırdı.
2010’da Orbán’ın Partisi Fidesz anayasayı değiştirebilecek bir çoğunlukla iktidara gelmişti. 2011’de Orbán’ın iktidarını süreklileştirecek anayasa değişiklikleri yapıldı. Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri daraltıldı. Üye sayısı artırılarak ve Orbán’ın adamlarının eklenmesi ile mahkemenin yargıç ağırlığı Fidesz’in lehine değiştirildi. Emeklilik yaşı düşürülerek çok sayıda üst düzey yargıç tasfiye edildi. Yerlerine hükümete yakın isimler atandı. Ulusal Yargı Konseyi’nin yetkileri azaltıldı ve yargı mekanizması Adalet Bakanlığı’nın kontrolüne girdi. Hükümet Sayıştay’ı da denetimine aldı.
2010’da çıkarılan Medya Yasası ile medya denetim kurumları hükümete bağlı hale getirildi. “Dengesiz Yayın” gibi muğlak gerekçelerle ağır para cezaları uygulanabilir oldu. Medya’nın %80’inin hükümeti destekleyen sermaye gruplarının eline geçmesi sağlandı. Devlet ilânları ve reklâmları sadece bu yayın organlarına yönlendirildi. Hükümeti eleştiren sivil toplum kuruluşlarına “dış güçlerin uzantısı” suçlamaları yöneltildi. STK’lar bürokratik ve mali yüklerle sindirildi. “Egemenliği Koruma Ofisi”, medya ve STK’ları soruşturma, fişleme ve mali olarak cezalandırma yetkileriyle donatıldı.
Seçim çevreleri yeniden düzenlendi. Bölgeler arasında orantısız bir sandalye dağılımı ile, yüzde 50’nin altında oy alınsa bile, anayasal çoğunluk elde edilebilecek bir sistem kuruldu. Komşu ülkelerde yaşayan etnik Macarlara oy hakkı verildi, Avrupa’da yaşayan ve genellikle muhalif olan Macarların oy kullanması zorlaştırıldı.
Ulusal Birlik vaadiyle iş başına gelen Orbán, “biz ve onlar” siyaseti güttü, kutuplaşmayı kalıcı hale getirdi Muhalifler ya “Brüksel ajanı” oldu ya “Sorosçu” damgasını yedi. Muhalefet ile “ulusal çıkarları tehdit” eş anlamlı hale getirildi.

Muhalefet lideri Péter Magyar (45), iktidar partisinin 22 yıllık üyesiyken, 2024’te istifa ederek Tizsa’yı (Saygı ve Özgürlük) kurmuştu. Péter Magyar’ın Fidesz’den (Macar Yurttaş Birliği) istifası Orbán hükümetini sarsan büyük bir skandalın arkasından gelmişti.
2023 yılında bir devlet yurdunun müdürü çocuklara cinsel istismarda bulunmakla suçlanmıştı. Yurdun müdür yardımcısı istismarı örtbas etmek için mağduru tehdit etmiş ve ifadesini geri aldırmıştı. Bu olay ortaya çıkınca mağdura baskı yapan müdür yardımcısı 3 yıl 4 ay hapse mahkum oldu, kamu görevinden ve meslekten menedildi. Ancak 2024’te Macaristan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı Katalin Novak bu müdür yardımcısını affetti. Macar yasaları gereği bu affı Adalet Bakanı’nın da onaylaması gerekiyordu. Kararı imzalayan adalet bakanı, Péter Magyar’ın ayrılmak üzere olduğu eşi, Judith Varga’ydı.
Magyar bu olay üzerine, henüz resmen eşi olan Varga’yı, Fidesz hükümetini ve Cumhurbaşkanı’nı açıkça suçlayarak devletteki tüm görevlerinden çekildi ve iktidardan ilk büyük kopuşu başlattı.
“Çocuk istismarına sıfır tolerans” söylemi ile ortalıkta dolaşan bir iktidarın en tepesindekiler, bir örtbas eylemine ortak olmuştu. Bu, toplumda ağır bir tepkiye yol açtı. Cumhurbaşkanı istifa etti. Adalet Bakanı Varga parlamento üyeliğinden ve aktif siyasetten çekildi. Fidesz’in oy oranları düşerken Magyar’ın yükselişi başladı. Magyar daha ilk yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %30’a yakın oy alarak partisini ikinci sıraya yükseltti. Doğu Çalışmaları Merkezi’nin (Center for Eastern Studies – Varşova) konuyla ilgili bir analizindeki yoruma göre, “Skandal, iktidarın ahlaki zırhını çatlatırken, Magyar bu çatlağı kalıcı bir siyasi yarığa dönüştürdü.”
Magyar, Fidesz’deyken bakanlıklarda, devlet bankalarında görev yapmış, Orbán hükümetinin AB Daimi Temsilcisi olmuştu. Bu nedenle muhalefete yapıştırılan yaftalar, ona kolaylıkla yapıştırılamıyordu. Orbán’ın politikalarından ve bazı eylemlerinden rahatsız olan Fidesz taraftarları için bulunmaz bir alternatifti, “bizden biri”ydi. Magyar’ın ortaya çıkışı “Orbán giderse kaos olur” diyenleri susturan bir gelişme oldu.
Péter Magyar, seçimlere “demokratik restorasyon” vaadiyle girdi. Hukuk devletini yeniden tesis etme, AB’nin üyelerine tahsis ettiği ancak demokrasiden ve hukuk devletinden uzaklaştığı için Macaristan’ın haklarını dondurduğu fonları serbest bıraktırma sözü verdi. Dolandırıcılık, yolsuzluk ve kara para aklama gibi suçları soruşturmak ve kovuşturmakla görevli Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi’ne (EPPO) katılım, verdiği bir başka sözdü. (Orbán bu kuruluşa katılmayı reddetmişti. Çünkü EPPO üyeliği, AB fonlarının denetlenmesi ve siyasi elitlere uzanabilecek suç dosyaları anlamına geliyordu.) Tabii Magyar’ın seçim propagandasının asıl temelini ekonomideki ciddi gerileme, kötüye giden sağlık sistemi ve yolsuzluk oluşturuyordu.

MAGA’cılar (Trump’ın “Yeniden Büyük Amerika” hareketi) Viktor Orbán’a milliyetçiliği, Hristiyanlığı ve aile değerlerini Batı siyasetinin merkezine geri getiren bir kahraman gözüyle bakıyorlardı. Fidesz’in taktikleri, Donald Trump’ın, ikinci iktidarında, Amerika’nın yönetim yapısını yeniden şekillendirmek için kullandığı “Proje 2025”e model oluşturmuştu. Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak Macaristan, tek başına AB sisteminin karar mekanizmasını bloke ediyor, varlığıyla Avrupa’da yükselen aşırı sağa büyük moral destek sağlıyordu.
Trump her fırsatta Orbán’a övgüler yağdırdı. Onu “ülkesini göçmenlerden koruyan büyük lider” olarak tanımladı. (2015’teki göç krizi sırasında, Orbán Avrupa Yük Paylaşımı Planı kapsamında Macaristan’a tahsis edilen sığınmacıları kabul etmemişti.) Orbán’ın anketlerde geriye düşmesi karşısında ilk destek hamlesi olarak Trump, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu Macaristan’a gönderdi. Ziyaret kapsamında “Sivil Nükleer Enerji İş Birliği Anlaşması” imzalandı. Rubio, Orbán’ın seçimleri kazanmasının ABD’nin ulusal çıkarları için hayati önem taşıdığını açıkça dile getirdi.
Ancak Orbán’ın kan kaybı devam etti. Bunun üzerine geçen salı, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance destek için Macaristan’a geldi ve Orban’ın mitingine katıldı. Aynı mitinge Trump da telefonla bağlandı. Bu desteğin en komik yanlarından biri, JD Vance’ın AB’yi ve Ukrayna’yı Macaristan seçimlerine müdahale etmekle suçlamasıydı. İlginç olan, Rusya’nın da bu konuda ABD ile ağız birliği yapmış olmasıydı. JD Vance ile aynı zamanlarda açıklama yapan Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, Avrupa Birliği içindeki pek çok gücün ve Brüksel’deki bürokratların Orbán’ın yeniden seçilmesini istemediğini ve rakiplerine yardım etmeye çalıştığını belirtti.

Orbán uzun zamandır Rusya’nın desteğini garantileyecek hamleler yapıyordu. Macaristan 2022’de, Avrupa Konseyi’ndeki oy hakkını Rusya’ya yönelik yaptırımları zayıflatmak için kullanmıştı. Ardından bu yıl, Mart 2026’da Ukrayna’ya verilecek yaklaşık 90 milyar Euroluk yardımı veto etti. Aynı ay Macar terörle mücadele polisi ve gümrük yetkilileri Budapeşte çevre yolunda Ukrayna’ya ait iki zırhlı banka aracına el koydu. Araçlarda Ukrayna devlet bankası Oschadbank’a ait 40 milyon dolar, 35 milyon Euro nakit para ve 9 kilogram altın bulunuyordu (toplam değeri yaklaşık 82 milyon dolar). Araçlar muhtemelen Ukrayna’nın Avrupa’dan satın aldığı bazı “askeri malzemeler”in bedelini taşıyordu.
Orbán bu tutumunun karşılığını geçtiğimiz haftalarda almaya başladı. Vladimir Putin, Macaristan Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó’yu Kremlin’de kabul etti. Görüşmede Putin, İran ile yaşanan savaşın yarattığı kesintilere rağmen Macaristan’ın Rus petrolüne güvenmeye devam edebileceği sözünü verdi. Sızdırılan görüşme kayıtlarına göre Putin, Orbán’ın Ukrayna krizi konusundaki “bağımsız ve esnek” tutumunu büyük takdirle karşıladığını ifade etmişti.
Geçen hafta iki ülkenin dışişleri bakanları Péter Szijjártó ile Sergei Lavrov’un ilişkisini sergileyen iki haber skandal yarattı. Bir telefon kaydında, Szijjártó yaptırımlar konusunda Rusya için neler yapıldığını anlatıyor ve konuşmayı “Her zaman emrinizdeyim,” diye bitiriyordu. İkinci haber ise Macaristan Dışişleri Bakanı Szijjarto’nun AB toplantılarının ayrıntılarını Rus mevkidaşı Sergei Lavrov ile düzenli olarak paylaştığını ileri sürüyordu.

Orbán’ın arkasındaki üçüncü süper güç olan Çin’in Macaristan’da koruması gereken derin çıkarları var. Macaristan’ın, Çin’in Doğu Avrupa’ya giriş kapısı olduğu hususunda herkes hemfikir. Bu ülkedeki doğrudan yabancı yatırımların %57’si Çin’e ait. Çinli elektrikli araç devi BYD ve batarya üreticisi CATL’in Macaristan’da kurduğu fabrikalar, Orbán’ın ekonomik büyüme vaatlerini destekliyor. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında inşa edilen Budapeşte-Belgrad demir yolunun %85’i Çin Eximbank kredisiyle finanse ediliyor. Macaristan ayrıca Eylül 2025’te Çin’le bir nükleer iş birliği anlaşması imzalamış bulunuyor.
The Economist’e göre AB, Macaristan’a tahsis ettiği fonların Orbán yandaşlarının cebine girdiğini görünce bu fonları dondurmuştu. (Görünür gerekçe belki buydu ama asıl olarak AB Macaristan’ı Rusya’nın “Truva Atı” olarak görmeye başlamıştı.) AB fonlarının dondurulması demek, Orbán’ın bütçe açıklarını kapayamaması, altyapı yatırımlarını sürdürememesi ve seçimleri (seçmenleri) finanse edememesi demekti. Tam bu noktada Çin, sessiz sedasız 1 milyar Euro tutarında devasa bir kredi vererek Orbán hükümetine oksijen maskesi sağlamıştı.
Çin bu destek politikasını üst perdeden açıklamalarla da takviye etmişti. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Şubat 2026’daki Budapeşte ziyaretinde Çin’in, Macaristan’ın “kendi ulusal koşullarına uygun bir yol izlemesini” desteklediğini ve “içişlerine yönelik dış müdahalelere karşı olduğunu” ifade etmişti. Victor Orbán, Çin’i “yeni dünya düzeninin sütunlarından biri” olarak tanımlarken, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de Orbán için “eski ve sadık bir dost” ifadesini kullanmıştı.

Bağımsız anketler muhalefet partisi lideri Péter Magyar’ı açık ara önde gösteriyor. Ancak yine de pek yüksek sesle dile getirilmeyen endişeler var: Bunca büyük güçlere karşı Magyar gerçekten kazanabilir mı, kazanırsa kalıcı olabilir mi, olursa demokrasiyi geri getirebilir mi?
Anketler yanılabilir, taşradaki seçmen Orbán lehine sürpriz yapabilir. Orbán’ın, gidişatı tersine çevirmek için, “bindirilmiş kıtalar” kullanabileceği, sandıklara seçmen taşıyarak, rüşvetle desteklenmiş bir katılım artışından yarar sağlayabileceği değerlendiriliyor.
Tisza’nın seçimi açık ara farkla kazanması lazım ki, hem Fidesz’in seçim bölgeleri ile oynayarak, daha az oyla daha çok sandalye kazanma oyununu bozabilsin, hem de Anayasa değişikliği yapamayacak bir çoğunlukla “topal ördek” konumuna düşmesin. Bu yüzden Magyar, seçim gezilerinde seçmenlerden süper çoğunluk talep etti. Süper çoğunluk, hayalî bir hedef değil. Magyar’ı 23 puan ilerde gösteren anketler var.
The Economist Magyar’ın seçimi kazansa bile “iktidar olmasının” zor olduğu kanısında: “Orbán, seçimleri kaybettikten sonra diğer otoriter liderlerin yaptığı gibi, seçimlerde hile yapıldığını iddia edebilir. Sonucu kabul etse bile, Fidesz’in kontrolünü ele geçirdiği kurumlar aracılığıyla iktidarı elinde tutmaya devam edebilir. Bu kurumlar arasında Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay, ülkenin büyük medya kuruluşlarının çoğuna sahip özerk bir vakıf, devlet petrol şirketi ve hükümetin bütçesini veto etme yetkisine sahip mali konsey yer alıyor.” Economist, Macaristan’daki kaynaklarına dayanarak, Tisza’nın parlamentoda üçte iki çoğunluğu kazanamaması halinde Fidesz’in hükümeti felç edebileceğine dikkat çekiyor.
Bir başka önemli rezerv de Péter Magyar’ın siyasi duruşu ile ilgili… The Guardian’daki bir yorumda, AB’nin Magyar’ın kazanması için dua ettiği ve bir Tisza hükümetinin AB ile ilişkileri daha da derinleştireceğini umduğu belirtiliyor. Ancak, demokratların Magyar hükümetinden fazla bir şey beklememesi gerektiği uyarısında bulunuluyor: “Muhalefet lideri muhafazakar bir aileden geliyor ve yirmi yılı aşkın bir süre Fidesz üyesiydi. Yıllarca Orbán rejimi için çalıştı ve ideolojik olarak eski partisiyle açıkça aynı çizgide bulunuyor. Macaristan’da liberal demokrasiyi yeniden tesis etmeyi öncelik haline getirmesi pek olası görünmüyor.” Bu çerçevede Macaristan için en iyi senaryonun, Magyar yönetimi altında (dürüst) seçimlere geri dönmek olduğu belirtiliyor ve liberal demokrasinin, şimdilik uzak bir hedef olarak kalacağı ileri sürülüyor.
Seçimi kazansa, hükümeti kurmayı başarsa ve en demokratik niyetlere sahip olsa bile üç süper güç tarafından sıkıştırılacak, köşeleri tutmuş, hükümeti yeniden ele geçirmek (ve yargılanmamak) için mücadele edecek Fidesz taraftarı tarafından engellenecek, saldırı ve suçlamalara maruz kalacak bir Magyar hükümetinin elindeki güçleri sonuna kadar kullanmak yerine demokratik denge ve denetim mekanizmalarını yeniden tesis etmesini beklemek gerçekten abes olabilir.
Kaldı ki, siyaset literatürüne “Oligarşinin Demir Kanunu” olarak geçmiş bulunan bir analize göre, gücün ve zenginliğin dar bir kitlenin elinde toplandığı toplumlarda, bir diktatörü veya oligarşik grubu devirenler, “sistemi değiştirmek yerine o sistemin sunduğu sınırsız güç ve zenginlik imkanlarını devralma” eğilimindedirler.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun James A. Robinson ile birlikte yazdığı “Ulusların Düşüşü” (Why Nations Fail) adlı ünlü kitabında geliştirilen bu tez, tarihten örnekler vererek, devrimi gerçekleştiren muhalif liderlerin, sistemi “kapsayıcı” (demokratik ve hukuka dayalı) hale getirirlerse kendi güçlerini de sınırlamış olacaklarını fark ettiklerini, bunun yerine mevcut sömürücü yapıyı koruyarak sadece koltuktaki ismi değiştirdiklerini ileri sürer. Yazarlar, bu “demir kanun”un ancak toplumsal bir seferberlik ve kurumsal bir dönüşümle kırılabileceğinin altını çizerler.

Yukarıda sıraladığımız ihtimaller, Macaristan’da hükümet ve lider değişse bile pek fazla bir şeyin değişmeyeceği biçiminde yorumlanmamalı. Victor Orbán’ın seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırılması sadece Macaristan’da değil, tüm dünyada bir şeyleri değiştirebilir. Sadece sembolik değil, stratejik sonuçlara da üretebilir.
ABD, Rusya ve Çin Avrupa içindeki en önemli müttefiklerini kaybedecek. Magyar hükümetinin ülkeyi tekrar AB rotasına sokması, AB ile Macaristan arasında güvenin yeniden tesis edilmesi, dondurulan fonların serbest bırakılmasını sağlayacak ve Macar ekonomisinin kendini toparlaması anlamına gelecek. Bu da Magyar’a diğer reformları için zaman kazandıracak.
Orbán’ın seçimle devrilmesi, “sistem değiştirildikten sonra baştaki otokrat demokratik yollarla gitmez” algısını yıkarak, benzer yönetim altındaki diğer ülkelerin muhalif hareketlerine devasa bir moral ve örnek sağlayacak.
Magyar demokrasinin gasp edilmiş kurumlarını (yargı, medya, ekonomi) demokratik yollardan geri alabilirse, bu başarı Macaristan için bir “nefes alma”, dünya için ise yükselen otoriter dalganın tersine döndürülebileceğine dair en somut kanıt olacak.
Benzer durumdaki ülkelerin muhalifleri “darısı başımıza” diyecek.