Almanya’da zorunlu askerlik tartışması sürerken on binlerce öğrenci okul grevleriyle sokağa çıktı. Gençler silahlanmaya ve militarizme karşı mücadele çağrısı yaptı.
Almanya’da zorunlu askerlik tartışmaları sürerken, on binlerce öğrenci okul grevleriyle sokağa çıktı. “Başkalarının savaşları için canımızı riske atmak istemiyoruz” diyen gençler, silahlanmaya ve militarizme karşı mücadele çağrısında bulunuyor.
Alman Devleti’nin zorunlu çağrısı okul çağındaki gençlerin direnişine dönüştü. Sol-sosyalist gençlerin inisiyatifini üstlendiği “Zorunlu Askerliğe Karşı Okul Grevi Hareketi” gerçekleştirdiği grevlerle Mart ayında 55 bin okul öğrencisi ile sokakları doldurdu.
Schulstreik gegen Wehrpflicht Bewegung’un (Zorunlu Askerliğe Karşı Okul Grevi Hareketi) sözcülerinden ve SDAJ (Sosyalist Alman İşçi Gençliği) Hannes Kramer konuyla ilgili olarak Ezgi Deniz’&in sorularını cevapladı:
Avrupa genelinde, özellikle Almanya’da yükselen silahlanma eğilimi, tartışmalarını da beraberinde getirdi. Konu, koalisyon hükümetiyle birlikte daha da somut bir hal almaya başlarken, 2025 yılının sonunda Almanya genelinde okul çağındaki öğrenciler grev kararı aldı ve 60 bin öğrenci sokaklara döküldü. Bu aşamaya kadar ne gibi hazırlıklar yaptınız? Süreç nasıl işledi?
Tam da sizin dediğiniz gibi silahlanmaya yöneliş, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte daha da alevlendi. Alman devleti artık diplomatik yolları değil, savaşı ve yıkımı bir çözüm yolu olarak sunmaya başladı. Savaşı ve buna bağlı yöntemleri meşru kılmaya çalıştı. Eylül 2025’de zorunlu askerliğe dair yasa tartışmaları başlayınca gençler arasında bir hareketlilik oluştu. Gençler; siyasetin kendi çıkarlarını korumadığını, aksine geleceklerini tehlikeye attığına daha da emin olmaya başladı. Pandemi boyunca kapalı kalan okullardan başlayarak, artan hayat pahalılığı ve yüksek maliyetli ehliyet gibi basit ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyorlar. Güvenli bir iş bulmanın, iyi bir maaş almanın ne kadar zor olduğunun farkındalar. Zorunlu askerlik tartışmaları bardağı taşıran son damla oldu diyebiliriz. Geriye tek bir yaşama hakları kalıyordu, onu da riske atmak istemiyorlar.
Şimdi de istemediğimiz ve başkalarının savaşları için canımızı tehlikeye atmamız bekleniyor. Eylül’de yasa tartışmaya açıldıktan sonra ülke genelinde okul sözcüleri olarak bir araya geldik ve Aralık ayında kabul görmesi beklenen yasaya karşı bir şeyler yapmamız gerektiği kanısına vardık. Almanya’da öğrencilerin yasal olarak herhangi bir grev hakkı bulunmuyor; ancak karar alma aşamasında 2010 yılında gerçekleşen “eğitim grevini” örnek aldık. Sosyal medya üzerinden örgütleyeceğimiz bir süreç başlamıştı. Çoğu öğrenci herhangi bir örgütlülükten veya böyle bir anlayıştan gelmiyordu. Daha çok haklarını ararken bizler gibi örgütlü gençlerle yolları kesişti diyebiliriz. Açıkçası çok hızlı karar alma mekanizmaları yürüttük. 5 Aralık 2025’de haklarımızı aramak için ülke genelinde okul grevine gittik.
Bu kadar ani gelişen ve birbirini tanımayan toplulukların bir araya gelip ortak taleplerde mutabık olması zorlu bir süreç olmuştur diye tahmin ediyorum. Talepleriniz nelerdir ve nasıl ortaklaşabildiniz?
H.K: Evet, süreç çok kısıtlı olduğu için 5 Aralık’ta tek bir talebimiz vardı: zorunlu askerlik yasasını durdurmak. Ancak 5 Aralık’ta saat 10:00 civarında yasa kabul edilince mücadeleye devam etmemiz gerektiğine karar verdik. Ülke genelinde 14-15 Şubat’ta bir kongre düzenledik ve bir tartışma süreci başladı. Elbette ana talep belliydi, ancak netleştirmemiz gereken bazı konular vardı. Öncelikle, siyasetçilerin savaş ve silahlanma isteğinin nereden beslendiğine baktık. Burada meselenin iddia edildiği gibi bir demokrasi savunması değil, ekonomik bir kâr beklentisi olduğu ve bizlerin hayatının hiçe sayıldığı konusunda ortaklaştık. Bu yüzden taleplerimi çoğaltabildik. Örneğin; okullarda savaş ve barış derslerinin verilmesi, okullarda “askerliğin risklerine dair danışmanlık” hizmetinin sunulması ve toplumun silahlardan arındırılması gibi taleplerle birlikte eğitim bütçesinin yükseltilmesi, iklim krizine karşı önlemler alınması ve sosyal devletin güçlendirilmesi gibi talepler de gündeme geldi. Konferansta büyük bir çoğunlukla bu talepler kabul edildi ve 5 Mart 2026’da yeniden okul grevi için sokaklara döküldük. Bu sefer 55 bin öğrenci ile greve çıktık. Herhangi bir hareketin grev kararı alması hâliyle kolay olmuyor. Grevlerin sendikalar tarafından örgütlenmesine aşinayız; bir öğrenci hareketinin bunu geniş katılımlı bir şekilde yapması zordu, ama başarılı geçti. Greve katılanlar aynı zamanda kendi okullarında da örgütlenmeye çalışıyorlar. Amacımız her okulda bir komite oluşturabilmek. Çünkü grev bu mücadelenin yalnızca küçük bir parçası; önemli olan öğrencilerin okullarında mücadeleyi örgütleyip sürdürmeleri.
Toplumda gençlerin “sorumsuz”, siyasetten uzak ya da hayatlarını sosyal medyada geçiren bireyler olduğuna dair yanlış bir kanı mevcut. Ancak bu eylemlerde görüyoruz ki, söz söyleyen ve itiraz eden on binlerce genç var. Siyasetçiler arasında da bu önyargının hâkim olduğunu düşünüyorum. Sizler başka bir şeyin mümkün olduğunu kanıtladınız ve bunu sürdürmeye devam edeceksiniz. Peki yoğun baskılarla da karşı karşıyasınız. Ne tür baskılarla karşılaştınız?
H.K: Tabii ki bu baskıların geleceğini bekliyorduk. Çünkü siyasetçilerin kâr hırsına karşı itirazımızı yüksek sesle dile getirdik. Bu nedenle devlet kurumları okullara baskı uygulamaya başladı. İlk defa bir mücadelede yer alan arkadaşlarımızın bu baskılara karşı yılmadan dayanışma deneyimi kazanmalarının önemli olduğunu düşünüyorum. Bizler için önemli olan dayanışmanın kendisidir.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in gençleri hedef alan hukuki yollara başvurması, bizlerin de pek çok şeyin farkına varmasını sağladı. Çünkü biz “onların” savaşlarında, dünyanın herhangi bir yerinde ölmek istemiyoruz. Öte yandan gençlere yönelik baskı yalnızca siyasi çevrelerden gelmiyor. Çocuklarının greve katılmasına karşı çıkan ebeveynler de var. Gençleri korkutarak grevlerden ve mücadeleden uzak tutmaya çalışıyorlar. Ailelerin gençler üzerinde büyük bir etkisi olabiliyor.
Ne tür baskılar uygulandı?
H. K: Okul yönetimleri, ebeveynlere e-posta veya mektup yoluyla çocuklarının greve katılması hâlinde cezalandırılacağına ilişkin tehditler iletti. Öyle ki bazı okullar greve katılımı engellemek için okul kapılarını kilitledi. Polisler, okul bahçelerinde greve katılacak öğrencilerin sayısını belirlemek için onları tek tek sorguladı. İlk grevde bu kadar yoğun baskıyla karşılaşmadık; ancak giderek yoğunluğu ve dozu artıyor diyebiliriz.
Beklentileriniz neler?
H.K: Aslında bu mücadele tam anlamıyla toplumun kendi mücadelesi. Burada bizleri bölmelerine ve ötekileştirmelerine izin vermememiz gerekiyor. Bu bir kuşak çatışması değil, kimlik çatışması da değil. Ortak noktamız savaş karşıtı olmamız; ve bu yüzden birlikte mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bizler bu savaşların ölüleri olacağız. Friedrich Merz’in ya da herhangi bir büyük şirket sahibinin çocukları değil; biz ve bizim çocuklarımız bu savaşlarda hayatlarını kaybedecek. Sınıf arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız bu savaşlarda ölecekler.
Yerellerdeki savaş karşıtı tüm inisiyatif ve platformların, sendikalardan sivil toplum kuruluşlarına kadar her alanda okul grevini desteklemeleri büyük önem taşıyacak. Özellikle bu konudaki tutum son derece belirleyici. Bunun bir demokrasi savunması değil, bir kâr hırsı olduğunu her alanda vurgulamak gerekiyor. Henüz reşit olmayan bir gence devlet otoritesinin suç duyurusunda bulunması, “kimin demokrasisinden” söz edildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Sizce toplumun hangi kesimleri zorunlu askerlikten en çok etkilenecek?
H.K: Özellikle geleceği elinden alınmış kesimler, ücretli askerliğe neredeyse mecbur bırakılıyor. Örneğin meslek eğitimi sırasında düşük ücret alanlar ya da üniversiteye gitmek isteyip maddi durumu el vermeyenler ücretli askerliği tercih ediyor. Ehliyet almak için maddi olanağı olmayanlar da bu yolu seçebiliyor; çünkü ordu tüm bu olanakları sunuyor. Yoksulluğun fazla olduğu kesimler ücretli askerliğe daha yatkın hâle geliyor.
Sosyal veya sağlık alanındaki meslekler gençlere iyi bir gelecek sunmaktan uzak. Düşük ücret ve ağır iş yükü gençleri bu alanlardan uzaklaştırıyor. Oysa sosyal devletin yapması gereken, bu meslek kollarında kamusal desteği artırmak olmalı; ancak devlet silahlanmayı tercih ediyor. İşte tam bu noktada askerliğin herhangi bir “meslek” olarak sunulmasını kabul etmiyoruz. “Ölmek ya da öldürmek” bir meslek olamaz. Bizim bu konudaki görevimiz, askerliğe mecbur bırakılmış kesimleri yargılamadan anlamaya çalışmak. Neden buna zorunda bırakıldıklarını anlarsak, bazı şeyleri değiştirmek mümkün olacak.