30 Demokrat üyenin Washington yönetiminden İsrail’in nükleer silah programının varlığını resmen kabul etmesini istemesi uzun yıllardır “açık sır” olarak görülen programı yeniden gündeme taşıdı.
ABD Temsilciler Meclisinden 30 Demokrat üyenin, Washington yönetiminden İsrail’in nükleer silah programının varlığını resmen kabul etmesini istemesi, uzun yıllardır “açık sır” olarak görülen İsrail’in nükleer kapasitesini ve bu kapasitenin bölgesel çatışmalardaki rolünü yeniden gündeme taşıdı.
Temsilciler, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya gönderdikleri mektupta, ABD’nin İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler yaparken İsrail’in nükleer cephaneliği konusunda resmi sessizliğini sürdürmesinin, Orta Doğu’daki askeri dengelerin ve olası tırmanma senaryolarının sağlıklı biçimde değerlendirilmesini zorlaştırdığını belirtti.
Yaklaşık yarım yüzyıldır devam eden bu sessizlik politikası, İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu yönündeki yaygın kanaate rağmen ne Tel Aviv yönetiminin bunu resmen kabul etmesine ne de Washington’un açık biçimde dile getirmesine dayanıyor.
Uzmanlar, ABD’nin böyle bir kabulünün ikili ilişkilerde etkisinin olmayacağı görüşündeOrta Doğu’da nükleer silaha sahip olduğu düşünülen tek ülke olan İsrail’in resmen doğrulanmayan bu kapasitesi, bölgedeki güç dengelerinin ve nükleer silahsızlanma tartışmalarının merkezinde yer almayı sürdürüyor.
ABD’deki Columbia Üniversitesinden öğretim üyeleri Prof. Dr. Giulio M. Gallarotti ve Prof. Richard K. Betts, AA muhabirine İsrail’in nükleer kapasitesine ve ABD Temsilciler Meclisinden 30 Demokrat üyenin son adımına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Gallarotti, ABD’li Temsilciler Meclisi üyelerinin girişiminin önemine dikkati çekerek “Tarihsel olarak Kongre, Beyaz Saray’ın politikalarına uyarak İsrail’in nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasına katılmaması ve nükleer silah cephaneliğini kamuoyuna duyurması konusunda sessiz kalmıştır. Bu, Kongre’nin büyük bir bölümünün onaylamadığı İran’a yönelik son saldırılardan sonra İsrail’den uzaklaşma belirtisi olabilir.” ifadelerini kullandı.
ABD’de İsrail lobisinin “çok güçlü ve etkili” olduğunu söyleyen Gallarotti, bu yüzden yıllardır Washington yönetimince İsrail’in nükleer silah programıyla ilgili herhangi bir açıklamanın yapılmadığını belirtti.
Gallarotti, İsrail’in nükleer savaş başlıklarına sahip olduğunun “herkesçe bilindiğinin” altını çizerek, “Bu nedenle İsrail nükleer stokunu önemli ölçüde artırmaya girişmedikçe şeffaflık çok fazla bir fark yaratmaz.” değerlendirmesini yaptı.
Richard K. Betts de Tel Aviv yönetiminin halihazırda yıllardır nükleer silahlara sahip olduğunun herkes tarafından bilindiğine işaret ederek, ABD’nin bunu kabul etmesi halinde, bölge ülkelerinin bunu İsrail aleyhindeki hukuki argümanları kamuoyuna duyurmak için bir temel olarak kullanılabileceğini vurguladı.
Betts öte yandan “Bu tür söylemlerin bölgedeki güç politikalarının veya ittifak dinamiklerinin gerçekleri üzerinde veya ülkelerin nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki stratejik hesaplamaları üzerinde çok az etkisi olacaktır.” dedi.
30 Demokrat’tan ABD’nin İsrail’in nükleer programını tanıması çağrısı
Washington Post (WP) gazetesi, Temsilciler Meclisi Üyesi Joaquin Castro önderliğindeki 30 Demokrat’ın, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya ortak mektup gönderdiğini yazmıştı.
İsrail’in 1950’lerin sonlarında gizlice başlattığı bilinen ancak varlığını resmen kabul etmediği nükleer silah programını ele alındığı mektupta, İran’a 28 Şubat’ta düzenlenen saldırılarla başlayan savaş ortamında Washington yönetiminin İsrail’in nükleer silah programına ilişkin sessizliğinin “savunulamaz” olduğuna dikkati çekilmişti.
Mektupta Kongrenin “Orta Doğu’daki nükleer dengeler hakkında tam bilgi sahibi olmakla sorumlu olduğu” vurgulandığı ifade edilmişti.
İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin nükleer programlarını kısıtlama söylemlerine karşı İsrail’in nükleer silah programının varlığını kabul etmeyen ABD’nin “güvenilirliğinin azaldığı” kaydedilen mektupta hükümete İsrail’in programı hakkında bildiklerini aktarması çağrısı yapılmıştı.
Mektupta uranyum zenginleştirme kapasitesi, kullanılan materyalin üretim yeri ve nükleer silahların mevcut savaşta hangi durumlarda kullanılacağının ABD’ye bildirilip bildirilmediği gibi detayların da paylaşılması istenmişti.
İsrail’in nükleer programının temelleri
İsrail’in nükleer programının temelleri, ülkenin kurucu başbakanı David Ben-Gurion döneminde atıldı. Ben-Gurion, çevresindeki Arap ülkeleriyle yaşanan gerilimler nedeniyle nükleer kapasiteyi İsrail’in varlığını güvence altına alacak stratejik bir sigorta olarak görüyordu.
1950’li yılların sonunda Fransa’nın gizli teknik desteği ve Norveç’ten sağlanan ağır suyla Negev Çölü’nde “Şimon Peres Negev Nükleer Araştırma Merkezi” inşa edildi.
İsrail tesisin barışçıl araştırma amaçlı olduğunu savunsa da uluslararası değerlendirmelere göre burada nükleer silah yapımında kullanılan plütonyum üretildi.
1960’lı yıllarda ABD denetimlerinden kaçınmak için Dimona tesisinde sahte kontrol odaları ve gizli bölmeler oluşturulduğu, sonradan yayımlanan arşiv belgelerinde ve araştırmalarda yer aldı. 1968’e gelindiğinde ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA), İsrail’in fiilen nükleer silaha sahip olduğu sonucuna vardı.
1969’da dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir arasında yapıldığı belirtilen gizli mutabakat Washington’un İsrail’in nükleer cephaneliğini kamuoyu önünde gündeme getirmemesini, Tel Aviv’in de bu kapasiteyi test etmemesini ve resmen ilan etmemesini öngördü.
Bu anlaşma ABD’nin sonraki on yıllarda izlediği politikanın temelini oluşturdu.
İsrail’in resmi söylemi 1960’lardan bu yana büyük ölçüde değişmedi. Dönemin Başbakanı Levi Eshkol tarafından İsrail Meclisi’nde (Knesset) dile getirilen “İsrail, bölgeye nükleer silahı ilk getiren ülke olmayacaktır.” ifadesi, ülkenin “nükleer belirsizlik” ya da İbranice adıyla “amimut” politikasının temelini oluşturdu.
SIPRI verilerinde İsrail’in nükleer silah kapasitesi varlığı
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) ve Federation of American Scientists gibi kuruluşlar, İsrail’in 80 ila 90 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin ediyor.
Bu başlıkların, Jericho III füzeleri, savaş uçakları ve “Dolphin” sınıfı denizaltılarıyla taşınabildiği değerlendiriliyor.
İsrail’in nükleer programına ilişkin en kapsamlı ifşaat ise 1986’da Dimona tesisinde çalışan eski teknisyen Mordechai Vanunu tarafından yapıldı.
Vanunu tarafından İngiliz basınına verilen fotoğraf ve bilgiler, İsrail’in uzun süredir sistematik bir nükleer silah programı yürüttüğüne dair en somut kamuoyu kanıtları arasında kabul edildi.
Vanunu daha sonra Mossad tarafından İtalya’nın başkenti Roma’da yakalanarak İsrail’e götürüldü ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
“Vela Olayı”
1979’da Güney Atlantik’te ABD’nin Vela 6911 uydusunun tespit ettiği ve “Vela Olayı” olarak bilinen çift ışık parlaması da İsrail’in nükleer kapasitesine ilişkin en tartışmalı olaylardan biri oldu.
Çok sayıda araştırmacı bunun İsrail ile apartheid dönemi Güney Afrika arasında gerçekleştirilen gizli bir nükleer deneme olabileceğini öne sürerken, konu hiçbir zaman kesin biçimde doğrulanmadı.
İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf değil ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) tüm tesisleri kapsayan denetimlerini kabul etmiyor.
İsrail’in nükleer kapasitesi, Gazze’ye yönelik saldırılar sırasında da uluslararası tartışmalara konu oldu.
Kasım 2023’te İsrail Miras Bakanı Amihai Eliyahu, Gazze Şeridi’ne atom bombası atmanın “olasılıklardan biri” olduğunu söyledi.