Oxford Üniversitesi’nden psikolog Karen Douglas ve ekibinin çalışmaları komplo teorilerine inanma eğiliminin tek bir nedene değil psikolojik ihtiyaçlar, belirsizlik algısı ve sosyal faktörlerin bileşimine dayandığını ortaya koydu.
Komplo teorileri, özellikle belirsizlik dönemlerinde hızla yayılabilen inanç sistemleri olarak dikkat çekiyor. Bu konuda yapılan akademik çalışmalar arasında en çok referans verilen araştırmalardan biri, Oxford Üniversitesi’nden psikolog Karen Douglas ve çalışma arkadaşlarının 2017 yılında yayımladığı “The Psychology of Conspiracy Theories” başlıklı makale.
Söz konusu çalışmaya göre komplo teorilerine inanma eğilimi üç temel psikolojik ihtiyaca dayanıyor:
Epistemik ihtiyaçlar: Dünyayı anlamlandırma ve belirsizliği azaltma isteği
Varoluşsal ihtiyaçlar: Kontrol kaybı ve tehdit algısını yönetme ihtiyacı
Sosyal ihtiyaçlar: Kimlik, aidiyet ve “biz ve onlar” ayrımı oluşturma eğilimi
Araştırma, insanların özellikle karmaşık ve kontrol edilemeyen olaylar karşısında alternatif açıklamalara yönelme eğiliminde olduğunu vurguluyor.
Douglas ve ekibinin çalışmasına göre, bireyler kendilerini güçsüz veya belirsizlik içinde hissettiklerinde komplo teorilerine daha açık hale geliyor. Çünkü bu tür açıklamalar rastlantısallık yerine “planlı bir düzen” olduğu hissini vererek psikolojik rahatlama sağlıyor.
Araştırma ayrıca komplo inançlarının sosyal kimliklerle de bağlantılı olduğunu gösteriyor. İnsanlar ait oldukları grubu “bilgili” ya da “uyanık” görme eğiliminde olabiliyor. Bu durum komplo teorilerinin sosyal bağlamda da güçlenmesine neden oluyor.