🏆 DÜNYA KUPASI 2026 MERKEZİ 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → 🏆 Dünya Kupası 2026 Merkezi Keşfet →

İçimdeki şeytan

17 Haziran 2026

Geçen hafta sinemada Curry Barker’ın, sinemalarda fırtınalar estiren Obsession filmine girerken ne bir korku filmi olduğundan haberim vardı ne de doğaüstü kurgusundan. Bana karşılıksız aşkdan bayağı bir takıntılı aşka giden bir ilişki filmi olarak anlatıldı. Ama Barker sağ olsun, direksiyonu öyle bir kırdı ki kendimizi bir anda psikolojik korkunun, kontrol manyaklığının ve rızanın hunharca yok edilişinin tam ortasında bulduk.

Filmde Bear isimli içine kapanık bir genç, çocukluk arkadaşı ve iş arkadaşı Nikki’ye yıllardır aşıktır. Bir gün gizemli bir dilek kutusu bulur ve Nikki’nin ona âşık olmasını diler. Dilek gerçekleşir; Nikki Bear’a delicesine bağlanır.

Ancak bu sevgi normal bir aşk değildir. Nikki’nin kişiliği giderek yok olur, tüm iradesi Bear’a odaklanır ve durum korkutucu bir hâl alır. Bear başlangıçta istediğini elde ettiğini düşünür, fakat zamanla bunun sevgi değil, korkunç bir saplantı ve lanet olduğunu anlar.

Görünüşte ana karakter Bear fantastik bir objeyle çocukluk aşkını kendine aşık ediyor. Sonra da ettiğine edeceğine pişman oluyor. Ama aslında film modern dünyadaki “erkeklik hakkı” ve dayatma kültürünün tam bir alegorisi.

O hastalıklı “itaatkar ve sadece bana ait kadın” fantezisini kabusa çeviriyor.

Günümüz dünyasında yalnızlık ve “reddedilme korkusu” o kadar büyük bir canavara dönüştü ki, insanlar karşı tarafın sınırlarını çiğnemeyi “aşk ilanı” sanıyor. Oysa sınırları çiğnemek sevgiden değil, düpedüz kontrol açlığından geliyor.

Romantik komediler yıllarca bize, bir kadının kapısına 45 gün boyunca güllerle dayanmayı, iş çıkışında “tesadüfen” (!) karşısına çıkmayı “büyük aşk” diye yutturdu. Benden söylemesi, “Rızası yok ama beni zamanla sever” dediğiniz an korku filminin başrolü oluyorsunuz, haberiniz olsun.

Üstelik bu sadece benim fikrim değil. Son yıllarda yapılan araştırmalar, romantik reddedilmenin bazı kişilerde beynin ödül ve bağımlılık sistemlerini aktive ettiğini gösteriyor. Antropolog Helen Fisher’ın MRI çalışmaları, romantik aşkın beynin ödül ve motivasyon sistemlerini aktive ettiğini gösterdi. Özellikle karşılıksız aşk ve reddedilme durumlarında, dopaminle ilişkili bölgelerde görülen aktivasyonun bağımlılık mekanizmalarına benzediği bulundu.

Fisher’ın ekibi, romantik reddedilmenin bazı kişilerde neden saplantılı düşüncelere, sürekli meşguliyete ve “onu geri kazanmalıyım” hissine dönüştüğünü bu biyolojik altyapıyla açıklıyor. Ancak burada kritik bir ayrım var: Bir duygunun biyolojik olarak güçlü olması, o duyguyla yapılan her davranışı haklı çıkarmıyor.  Daha da ilginci, ilişki psikolojisi alanındaki çalışmalar, sağlıklı aşk ile takıntılı aşk arasında çok net bir çizgi olduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar Brian Spitzberg ve William Cupach bunu, bir kişinin istemediği halde yakınlık kurmaya çalışmak, mahremiyet sınırlarını ihlal etmek ve ilişki varmış gibi davranmak olarak tanımlıyor.

Sürekli mesaj atmak, sosyal medyadan takip etmek, konum istemek, peşinden gitmek ya da “hayır” cevabını kabul etmemek romantik jest değil; literatürde istenmeyen takip ve sınır ihlali davranışları olarak değerlendiriliyor.

Araştırmalar bu tür davranışların zamanla daha ciddi taciz ve takip davranışlarına dönüşebildiğini de gösteriyor. Yani toplumun zaman zaman romantikleştirdiği birçok davranış, psikoloji literatüründe sevginin değil; kaygının, güvensizliğin ve kontrol ihtiyacının göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Lütfen, rızasız aşk fantezilerinizi sinema perdesinde bırakın; gerçek hayatta “Hayır”, nettir. Nokta.

Belki de Obsession’ın asıl başarısı burada yatıyor. Çünkü filmdeki lanetli obje aslında günümüz flört kültürünün bir metaforu. Artık kimse sevgilisinin evinin önünde günlerce beklemiyor olabilir ama onun yerine son görülme saatlerini takip ediyor, hikâyeleri analiz ediyor, konum paylaşımı talep ediyor ve cevap vermediğinde panik oluyor.

Teknoloji değişti, yöntemler değişti ama kontrol etme arzusu aynı kaldı. Oysa sağlıklı ilişkinin ölçüsü erişim değil. Karşınızdaki insanın telefonuna, şifresine veya konumuna ulaşabilmeniz sizi ona daha yakın yapmıyor. Gerçek yakınlık, o insanın tamamen özgür olduğu halde sizinle kalmayı seçmesi. Çünkü “benim olmalısın” aşkın cümlesi değil; takıntının itirafı.

Filmden bende kalan ne mi oldu? Siz siz olun birisini illa ve mutlaka delicesine istiyorsanız dikkat edin , içinden şeytan çıkabilir.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.