Taliban’ın sınırı kime emanet ettiği kadar, Türkiye’nin yeni savunma ittifakının gerçekte kimi ve neye karşı koruyacağı da sorgulanmalı
Türkiye’nin güvenlik haritası hiçbir dönemde bu kadar kalabalık ve birbirine bağlı olmamıştı.
Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı ve Karadeniz’in askerîleşmesi var. Batımızda Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasındaki savunma yakınlaşması Ankara’da çevrelenme kaygısı yaratıyor. Güneyimizde Suriye’nin geleceği, Irak’ın kırılganlığı ve İran-İsrail gerilimi duruyor.
Hürmüz, Babülmendep, Kızıldeniz ve Süveyş’teki her sarsıntı enerji faturamızı, ihracat yollarımızı ve taşımacılık maliyetlerimizi etkiliyor. Şimdi bu yoğun gündeme daha doğuda yeni bir güvenlik kuşağı ekleniyor: Pakistan-Afganistan-Orta Asya hattı.
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta Özbek sınır yetkililerinin, Taliban’ın Belh vilayetindeki 12’nci Sınır Tugayı Komutanı olduğu belirtilen Molla Nur Muhammed Rohani ile Termez’de görüştüğü ileri sürülüyor.
Görüşmenin ayrıntıları bağımsız kaynaklarca doğrulanmış değil. Daha vahim iddia ise Taliban’ın kuzeydeki bazı sınır karakollarını yabancı savaşçıların denetimine bıraktığı yönünde.
Bunun da kesin kanıtı yok. Ancak iddia doğruysa söz konusu olan basit bir personel değişikliği değil, Afganistan’ın egemenliğinin ve sınır güvenliğinin silahlı yapılara taşeronlaştırılmasıdır.
Karakollarda gerçekten kim nöbet tutuyor? Emir-komuta zinciri Kabil’e mi uzanıyor? Yabancı savaşçılar Taliban ordusuna mı alındı, yerel komutanlar tarafından mı korunuyor, yoksa otorite boşluğundan yararlanarak mı yerleştiler?
Taliban’ı yekpare bir devlet aygıtı gibi görmek yanıltıcıdır. Karşımızda hükümet, dinî hareket, silahlı örgüt, aşiretler koalisyonu ve yerel komutanlıklar ağı olarak çalışan çok katmanlı bir yapı bulunuyor.
BM raporları El Kaide, IŞİD-Horasan, Türkistan İslami Partisi ve Cemaat Ensarullah gibi örgütlerin kuzey Afganistan ve Orta Asya bağlantılarına dikkat çekiyor. Bunlar karakolların devredildiğini kanıtlamıyor; fakat tehdidin hayal ürünü olmadığını gösteriyor.
Burada Uygurları, Özbekleri veya Tacikleri militan örgütlerle özdeşleştirmekten kaçınmalıyız. Halklar ile belirli liderleri, finansman kanalları ve komuta yapıları bulunan silahlı örgütler birbirinden ayrılmalıdır.
Pakistan yıllarca Afgan Talibanı’nı Hindistan’a karşı “stratejik derinlik” unsuru olarak gördü. Bugün aynı Afganistan, Pakistan’ın en ciddi güvenlik tehditlerinden birine dönüşmüş durumda.
İslamabad, Pakistan Talibanı’nın Afganistan topraklarından saldırılar düzenlediğini savunuyor. Kabil bunu reddediyor. Tartışma artık diplomatik açıklamalarla sınırlı değil. Pakistan 2026 boyunca Afganistan içindeki hedeflere saldırılar düzenledi; Taliban karşılık verme tehdidinde bulundu, siviller de hayatını kaybetti.
Türkiye açısından yeni unsur, Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığımız Mekke Ortak Savunma Anlaşması’dır. Metin, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağını belirtiyor.
Fakat bu anlaşmayı şimdiden NATO’nun 5’inci maddesinin Orta Doğu’daki karşılığı gibi okumak gerçekçi olmaz.
Benim kanaatimce ittifakın bugünkü ağırlık merkezi, Suudi Arabistan’ın İran’dan, İsrail’den ve bölgesel füze-dron tehditlerinden korunmasıdır. Pakistan nükleer kapasitesi ve askerî gücüyle, Türkiye ise savunma sanayisi, hava savunması ve operasyonel tecrübesiyle Riyad’a caydırıcılık sağlamaktadır. Pakistan da bu siyasi ve askerî şemsiyeden yararlanacaktır.
Ancak Türkiye saldırıya uğradığında Pakistan ile Suudi Arabistan’ın otomatik olarak savaşa gireceğini ya da Pakistan Afganistan veya Hindistan’la çatıştığında Türkiye’nin hemen asker göndereceğini düşünmek şimdilik fazla iyimserdir.
Çünkü ortada henüz müşterek komuta karargâhı, önceden tahsis edilmiş kuvvetler, ortak harekât planı, angajman kuralları, üs düzenlemeleri veya açık bir karar mekanizması yok. Hangi saldırının ittifakı harekete geçireceği de belirsiz.
Suudi Arabistan’a yönelik son saldırılar önemli bir sınama oldu. Müttefiklerden siyasi dayanışma açıklamaları geldi; ancak Riyad’ın yardımına koşan müşterek bir askerî güç, konuşlandırılmış ortak hava savunma sistemi veya görünür bir operasyonel müdahale ortaya çıkmadı.
Bu tablo, anlaşmanın henüz caydırıcı bir askerî mekanizmadan çok siyasi bir niyet beyanı olduğunu gösteriyor. İleride gerçek bir ittifaka dönüşebilir; ancak gerekli kurumlar kurulmazsa kâğıt üzerinde kalması da mümkündür.
İttifaklar imza törenleriyle değil, ilk saldırı sırasında kimin hangi riski üstlendiğiyle sınanır.
Birincisi, Mekke Anlaşması’nın sınırları açıklığa kavuşturulmalıdır. Devlet dışı örgütlerin saldırıları ortak savunmayı tetikleyecek mi? Hindistan-Pakistan savaşı, İran-Suudi Arabistan çatışması veya Türkiye-İsrail gerilimi anlaşmanın kapsamına girecek mi? Ankara, dayanışma gösterirken başkalarının iç güvenlik açıklarına açık çek vermemelidir.
İkincisi, Termez merkezli bir doğrulama ve erken uyarı mekanizması kurulmalıdır. Türkiye; Özbekistan, Pakistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Afganistan arasında sınır olayları, yabancı savaşçılar ve terör finansmanı konusunda teknik iş birliğine öncülük edebilir. Çin ve Rusya’yla da istişare kanalları açık tutulmalıdır.
Üçüncüsü, güvenlik ve kalkınma birlikte düşünülmelidir. Termez-Hayratan-Mazar-ı Şerif hattı ticaret, enerji ve demiryolu bağlantılarıyla güçlendirilmelidir. Ancak Taliban’la ekonomik angajman; yabancı savaşçılara güvenli alan sağlanmaması, daha kapsayıcı yönetim ve kadınların eğitim haklarında ilerleme gibi denetlenebilir koşullara bağlanmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni cepheler değil; güçlü istihbarat, gerçekçi ittifak kuralları ve akıllı diplomasidir.
Çünkü Afganistan sınırında kimin nöbet tuttuğu belirsizse, Türkiye’nin sorumluluğunun nerede başlayıp nerede biteceği de belirsiz kalır.
23 Eylül 2026 - Afganistan’ın Kuzeyindeki Ateş Türkiye’yi Yakar mı?
22 Eylül 2026 - Veri Merkezlerine Neden İsyan Başladı?
21 Eylül 2026 - Savarona: Yoksul Cumhuriyet’in Lüks Yatı ve Bugüne Kalan Soru
20 Eylül 2026 - Türkiye 2036: Karanlığı Yarmanın Dört Yolu
19 Eylül 2026 - Ankara’dan Hollywood’a: Zsa Zsa, Atatürk ve Bir Hilton Hikâyesi