Finans dünyasında yatırımcıların en fazla dikkatini çeken şeylerden biri yüksek getiridir. Hele bu getiri kısa sürede, düzenli ve neredeyse risksiz biçimde vaat ediliyorsa çekiciliği daha da artar. Buna karşılık finansın temel kurallarından biri şudur: Yüksek getiri beklentisi genellikle yüksek riskle birlikte gelir (bedava peynir fare kapanında bulunur). Riskin olmadığı söyleniyorsa, asıl bakılması gereken yer getirinin kendisi değil, o getirinin nereden geldiğidir.
1920 yılında ABD’de Charles Ponzi, uluslararası posta cevap kuponlarının farklı ülkelerdeki fiyatlarından yararlanarak yüksek kâr elde ettiğini ileri sürüyor, yatırımcılara 45 günde yüzde 50, 90 günde yüzde 100 getiri vaat ediyordu.
İlk yatırımcılar paralarını alınca sistemin gerçekten çalıştığı düşünüldü. Oysa sistemin arkasında vaat edilen ölçekte bir ticari faaliyet bulunmuyordu. Yeni yatırımcıların getirdiği paranın bir bölümü, önceki yatırımcılara ödeme yapmak için kullanılıyordu. Sistemin özü buydu.
Bir süre sonra yeni para girişi yavaşladı ve sistem çöktü.
Aradan geçen yüz yılı aşkın süre geçti, isimler ve kullanılan araçlar değişti ama mekanizmanın özü değişmedi.
Türkiye’nin finansal tarihinde de yüksek getiri vaadiyle ortaya çıkan ve sonrasında ciddi kayıplara yol açan çeşitli örnekler bulunuyor.
1980’lerdeki Banker Krizi, bunların en önemlilerinden biridir. Yüksek enflasyonun yaşandığı bir dönemde vatandaşın daha yüksek getiri arayışı bankerlerin büyümesine zemin hazırladı. Bankerlerin tamamını Ponzi şeması olarak tanımlamak doğru olmaz. Ancak bazı uygulamalarda yeni kaynak girişlerine duyulan ihtiyaç, Ponzi sistemlerinin temel özelliğiyle benzerlik taşıyordu. Finansal koşulların değişmesi ve yeni kaynak girişlerinin yetersiz kalmasıyla birlikte sistem ciddi bir krize dönüştü.
Daha yakın bir örnek Çiftlik Bank oldu. Bu kez yüksek getiri vaadi dijital bir oyun, tarım ve hayvancılık yatırımları ve güçlü bir pazarlama diliyle sunuldu. Teknoloji değişmişti ama sorulması gereken soru değişmemişti: Paranın getirisi gerçekte nereden geliyordu?
Son yıllarda gündeme gelen Seçil Erzan dosyası da yüksek getirili özel bir yatırım veya fon fırsatı iddiası üzerinden toplanan paralar ve bazı ödemelerin yeni kaynak girişleriyle karşılandığı iddiaları nedeniyle Ponzi benzeri yapı tartışmalarına konu oldu.
Bu örneklerin birbirinin aynısı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak hepsinin bize hatırlattığı ortak bir nokta var: Bir yatırımın adına değil, para akışına bakmak gerekir.
2026 yılının Eylül ayında Türkiye sermaye piyasalarında yaşanan fon krizi öncesinde bazı fonların düşük işlem hacimli ve halka açıklık oranı sınırlı hisselerde yoğunlaşması, bu hisselerde olağandışı fiyat hareketlerine ve yüksek fon getirilerine yol açtı. Yatırımcıların çıkış talepleri arttığında ise likidite ve değerleme sorunları daha görünür hale geldi. Bunun ardından Sermaye Piyasası Kurulu bu fonların yapısını düzenleyen rehberde değişiklikler yaptı. Bu değişiklikler sonrasında ayakta duramayacağı anlaşılan çeşitli fonların tasfiyesini kararlaştırdı. .
Bu olayın klasik anlamda bir Ponzi şeması olduğunu söylemek doğru değil. Ancak olay, yatırım kararlarında yalnızca geçmiş getirinin yeterli olmadığını gösteriyor. Getirinin yanında şu soruların yanıtları da almak gerekiyor: Fon hangi varlıklara yatırım yapıyor? Bu varlıklar ne kadar likit? Fiyatları nasıl oluşuyor? Yatırımcıların önemli bir bölümü aynı anda çıkmak isterse fon bu talepleri karşılayabilecek durumda mı?
Finansal piyasalarda en büyük risk, getirinin düşük olması değil, yüksek görünen getirinin arkasındaki mekanizmanın sağlam olmamasıdır.
Bu tür yatırımlarda yalnızca yatırımcının dikkatli olması gerektiğini söylemek yeterli olmaz. Finansal piyasalar, bilgi asimetrisinin yüksek olduğu alanlardır. Profesyonel yatırımcı ile sıradan tasarruf sahibinin sahip olduğu bilgi ve analiz imkânları aynı değildir. Bu nedenle kamu otoritesinin piyasayı düzenleme ve denetleme sorumluluğu büyük önem taşır.
Piyasa ekonomisinde yatırımın ekonomik riskini yatırımcı üstlenir. Ancak yatırımcının kararını doğru bilgiye dayanarak verebilmesi için gerekli şeffaflığın sağlanması, piyasaların kurallara uygun işlemesi, yetkisiz faaliyetlerin engellenmesi ve tespit edilen ihlallere zamanında müdahale edilmesi kamu otoritesinin temel sorumlulukları arasındadır.
Özellikle yüksek ve olağandışı getirilerin ortaya çıktığı dönemlerde yalnızca getirinin kendisine değil, bu getiriyi yaratan mekanizmaya bakılması gerekir. Denetimin önemi de burada ortaya çıkar. Sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek kadar, risklerin büyümeden önce görülmesi ve gerekli önlemlerin alınması da önemlidir.
Ancak denetim ile yatırım garantisini birbirine karıştırmamak gerekir. Denetimin amacı yatırım kararının sonucunu garanti etmek değil, piyasaların dürüst, şeffaf ve kurallara uygun işlemesini sağlamaktır.
Sonuçta sağlıklı bir finansal piyasa iki tarafın da sorumluluğuna dayanır: Yatırımcı riskin farkında olmalı, kamu otoritesi ise yatırımcının doğru bilgiyle karar verebileceği bir piyasa düzenini oluşturmalıdır.
Finansal araçlar değişir, teknoloji değişir, yatırımcıya ulaşma yöntemleri değişir. Ancak temel soru değişmez: Bir yatırımın getirisi hangi ekonomik faaliyet tarafından yaratılıyor?
Bu nedenle yatırımcının bakması gereken yalnızca getirinin büyüklüğü değil, o getirinin arkasındaki ekonomik faaliyet, risk ve para akışıdır. Finansal piyasalarda asıl mesele getirinin ne kadar yüksek olduğu değil, o getirinin sürdürülebilir olup olmadığıdır.
***
Mahfi Eğilmez’in bu yazısı ilk olarak yazarın Kendime Yazılar adlı web blogunda yayımlandı.