Kendi Hikâyenize Sahip Çıkabiliyor Musunuz?

Bizi başkalarının tanımladığı kişi olmaktan çıkarıp kendi hikâyemizin yazarı yapan “şeylere” ne kadar sahip çıkabiliyoruz?

26 Eylül 2026
Avustralyalı yazar Kendall Feaver’ın Çoğunlukla Bazen adlı oyunu da Barış Gönenen’in rejisi ve İdil Yener, Sena Kurdoğlu, Ulaşcan Kutlu ile Selen Uçer’in performanslarıyla Sahne Pulchérie’de hayat buluyor. Oyun, oyuncuların sahnede görünmeye başladıkları ilk andan itibaren seyirciyi hepimize tanıdık gelen çatışmalı bir anne-kız ilişkisinin tam ortasına davet ediyor.

Bazı oyunlardan çıktığınızda size anlatılan hikâyeyi düşünürsünüz; bazı oyunlardansa yanınıza cevaplaması kolay olmayan sorular alarak çıkarsınız. Çoğunlukla Bazen, benim için ikinci grupta yer alan oyunlardan biri.

Beyoğlu’nun Çukurluçeşme Sokağında, kökleri 1846 yılına uzanan Sainte Pulchérie Fransız Lisesi bünyesinde yer alan Sahne Pulchérie, 2013 yılından bu yana tiyatrodan çağdaş performansa, kukla gösterilerinden film gösterimlerine uzanan programıyla İstanbul’un önemli alternatif sahnelerinden biri. Tarihi dokusunu koruyan samimi atmosferi, seyirciyle oyuncu arasında yakın ve yoğun bir ilişki kurulmasına olanak tanıyor.

Avustralyalı yazar Kendall Feaver’ın Çoğunlukla Bazen adlı oyunu da Barış Gönenen’in rejisi ve İdil Yener, Sena Kurdoğlu, Ulaşcan Kutlu ile Selen Uçer’in performanslarıyla Sahne Pulchérie’de hayat buluyor. Oyun, oyuncuların sahnede görünmeye başladıkları ilk andan itibaren seyirciyi hepimize tanıdık gelen çatışmalı bir anne-kız ilişkisinin tam ortasına davet ediyor.

Oyunun merkezinde, babasının ölümünün ardından ağır bir depresyona giren Anna var. Çocukluğundan itibaren ilaçlar, terapiler ve psikiyatrik tedavilerle çevrelenen Anna’nın geçmişinde bir intihar girişimi de bulunuyor. Annesi Renée ise kızının duygu durumunu sürekli takip eden; çizelgeler, ilaçlar ve tedavi yöntemleriyle onu hayatta ve güvende tutmaya çalışan kontrolcü bir anne.

Anna’nın sekiz yaşındayken yazdığı, annesine göre korkunç, kendisine göreyse olağanüstü hikâyeler, on sekiz yaşına geldiğinde yeniden ortaya çıkıyor. Genç kız artık çocukluğundan beri içinde ne olduğunu bilmeden kullandığı ilaçları bırakmak, annesinin bulduğu part-time işten uzaklaşmak, sevgilisi Oliver’la yeni bir hayata başlamak ve hepsinden önemlisi yeniden yazmak istiyor. Ancak yıllardır başkalarının onun adına verdiği kararlarla şekillenen hayatından sıyrılmak sandığı kadar kolay değil.

Oyunun temel çatışması da tam burada ortaya çıkıyor: Anna’nın kendisi için kurmaya çalıştığı kimlikle, terapisti Vivienne, annesi Renée ve erkek arkadaşı Oliver’ın onun için tanımladığı kimlik birbiriyle çatışıyor. Anna yalnızca nasıl yaşayacağına değil, kendi hikâyesini kimin anlatacağına da karar vermeye çalışıyor.

Oyunun sahne tasarımı son derece minimalist. Tek kişilik bir koltuk, ahşap bir masa, sandalyeler ve çeşitli nesnelerden oluşan sınırlı dekor, oyuncuların kullanımına bağlı olarak farklı mekânlara dönüşüyor. Aynı sahne kimi zaman yemek odası, kimi zaman terapi ya da hastane odası olarak yeniden anlam kazanıyor. Koltuk ve masa da sahneden sahneye farklı işlevler üstleniyor. Böylece mekân, fiziksel dekor değişimleriyle değil; oyunculuk, sahne içi eylemler ve nesnelere yüklenen farklı anlamlarla kuruluyor.

Oyunun sahneleri, Anna’nın terapisti tarafından yazıldığı düşünülen Meredith adlı kitaptan okunan bölümlerle kesiliyor. Oyuncular sahnenin önünde yer alan mikrofona gelerek kitaptan çeşitli bölümler okuyor. Zamanla kitabın Anna’nın kendi hikâyelerinden ve yaşamından kesitler içerdiği ortaya çıkıyor. Anna’ya göre terapisti, onun hem çocukluğunu hem de yazdığı hikâyeleri çalıyor. Tam da burada oyunun başından beri peşinde olduğu soru daha da belirginleşiyor: Bir insanın yaşadıkları kime aittir ve o hikâyeyi anlatma hakkı kimindir?

Okuma anlarında ışığın doğrudan mikrofonun başındaki oyuncuya odaklanması da izleyicinin dikkatini metne yönlendiriyor. Sahne, yalnızca olayların gerçekleştiği fiziksel bir mekân olmaktan çıkıyor ve Anna’nın hayatının farklı kişiler tarafından anlatıldığı, yeniden yazıldığı ve sahiplenildiği bir alana dönüşüyor.

Işık da oyunun mekânsal atmosferinin kurulmasında önemli bir rol oynuyor. Birden çok lambanın asılı olduğu sahnede hâkim olan soğuk ışık, terapi sahnelerinde yerini daha sıcak tonlara bırakıyor. Gerilimin yükseldiği sahnelerde ise hareketli ışıklardan yararlanılıyor. Anna ile annesinin tartıştığı sahnedeki gidip gelen ışıklar, Anna’nın ilaçları bıraktıktan sonra yaşadığı ruhsal gelgitleri yansıtıyor. İntihar girişimi sahnesinde ise slow motion, müzik ve kırmızı ışığın birlikte kullanılmasıyla gerçekçi anlatımdan uzaklaşan bir sahneleme tercih ediliyor.

Oyunun merkezinde yer alan “şeyler” ise Anna’nın yazdığı hikâyeler

Müzik de gerçek dışı dünyanın kurulmasına eşlik ediyor. Anna’nın erkek arkadaşıyla evde geçirdiği sahneye eşlik eden rock müziği, karakterin isyanını, özgürlük tutkusunu ve gençliğini yansıtıyor. Sinir krizinin ardından annesiyle düet yaptığı The Mamas & the Papas’ın 1968 tarihli Dream a Little Dream of Me yorumu ise Anna’nın alternatif bir yaşam hayalini ve içinde bulunduğu düzenin dışına çıkma arzusunu ifade ediyor. Bu kez sahne, anne ile kızın hastalığı ve aralarındaki çatışmayı geride bırakarak birlikte, uyum içinde şarkı söyledikleri bir konser alanına dönüşüyor.

Oyunun merkezinde yer alan “şeyler” ise Anna’nın yazdığı hikâyeler. Bu hikâyeler, onun karanlık ve depresif dünyasının bir yansıması olmakla birlikte aynı zamanda yaratıcı zekâsının, hayal gücünün ve duygularını dışa vurma biçiminin birer ürünü. Annesinin kontrol altında tutmaya çalıştığı, terapistinin ise kendi kitabının parçası hâline getirdiği bu hikâyeler, Anna için kimliğinin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Çünkü Anna’nın mücadelesi yalnızca iyileşmek ya da özgürleşmek değil; kendi hayatının anlatıcısı olabilmek.

Çoğunlukla Bazen, cevabı kolay verilemeyen pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Anna’nın ev, terapi odası ve hastane odası dışında bir hayatının olup olamayacağı; kızının hastalığı karşısında çaresiz kalan bir annenin ne yapabileceği; koşulsuz ve kontrolcü bir sevginin genç bir kızı karanlıktan ve depresyondan kurtarıp kurtaramayacağı; Anna’nın zihnini uyuşturduğunu düşündüğü ilaçların arasında kendi sesine ve yaratıcılığına nasıl sahip çıkabileceği gibi sorular oyun boyunca izleyicinin zihninde karşılık arıyor.

Belki de Çoğunlukla Bazen bittikten sonra zihnimizde kalan asıl mesele tam da bu oluyor:

Bizi başkalarının tanımladığı kişi olmaktan çıkarıp kendi hikâyemizin yazarı yapan “şeylere” ne kadar sahip çıkabiliyoruz?

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.