Türkiye’yi sınamak: Doğu Akdeniz ve Ege’de yapılabilecek en tehlikeli hesap

5 Ekim 2026

Savaş çığırtkanlığından hoşlanmam. Milliyetçi hamaset de stratejinin yerini tutmaz.

Meseleye Ankara’dan, Atina’dan, Lefkoşa’dan veya Tel Aviv’den değil; güç dengesi, uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar açısından bakmak gerekiyor.

Doğu Akdeniz’de asıl tehlike, tarafların bilinçli olarak büyük bir savaş istemesinden çok, yanlış hesaplamanın onları istemedikleri bir çatışmaya sürüklemesidir.

Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilim, İsrail-Yunanistan-Kıbrıs Rum yönetimi arasındaki gelişen savunma ilişkileri, Suriye’deki belirsizlik, artan askerî kapasite ve zaman zaman kullanılan rahatsız edici tehdit dili tek başlarına savaş anlamına gelmez.

Risk, bunların bir kriz anında birbirini tetiklemesidir.

Test edilmemesi gereken varsayım

Türkiye ile İsrail arasında Suriye veya Doğu Akdeniz bağlantılı sınırlı bir askerî olay yaşandığını düşünün.

Karşılıklı tepkiler tırmanırken başka bir aktör Türkiye’nin dikkatinin bölündüğünü veya geçici bir zafiyet içinde bulunduğunu varsayarak Ege ya da Kıbrıs’taki mevcut dengeyi tek taraflı değiştirmeye kalkarsa, sınırlı kriz hızla bölgesel çatışmaya dönüşebilir.

Buradaki en tehlikeli varsayım şudur:

Türkiye birkaç alanda eşzamanlı baskıyla karşılaştığında temel güvenlik çıkarlarından geri adım atacaktır.

Bunu sınamak son derece risklidir.

Türkiye’nin caydırıcılığı yalnız askerî kapasitesinden kaynaklanmıyor. Coğrafi derinliği, nüfusu, kara, hava ve deniz kuvvetleri, gelişen savunma sanayii, lojistik kapasitesi ve çevresindeki operasyonel tecrübesi birlikte değerlendirildiğinde önemli bir gerçek ortaya çıkıyor:

Türkiye ile girişilecek bir çatışmanın süresini, kapsamını, ekonomik maliyetini ve siyasi sonucunu başlangıçta hesaplamak son derece güçtür.

Caydırıcılık tam da budur.

Karşı tarafın, kuvvet kullanımının siyasi hedeflerine ulaşmak için kısa, kontrollü ve kabul edilebilir maliyetli bir araç olmayacağını anlaması gerekir.

İlk günü değil, yüzüncü günü düşünün

İsrail’in teknolojik, askerî ve istihbarî kapasitesi küçümsenemez. Yunanistan askerî modernizasyonunu sürdürüyor. Fransa önemli bir Akdeniz gücüdür. ABD’nin bölgesel kapasitesi ise çok daha geniştir.

Ankara bunları hafife alamaz.

Aynı stratejik ihtiyat Türkiye değerlendirilirken de gösterilmelidir.

İlk 24 saatte askerî üstünlük sağlayabilirsiniz.

Peki üçüncü hafta?

Üçüncü ay?

Enerji ve ticaret yollarına ne olacak? Turizm ve finans piyasaları nasıl tepki verecek? Çatışma Suriye, Ege ve Doğu Akdeniz arasında yayılırsa kim, nasıl durduracak? İki NATO müttefiki karşı karşıya gelirse ittifak ne yapacak?

İlk askerî başarı ile sürdürülebilir siyasi zafer aynı şey değildir.

Hukuk gerekli, ama yeterli değil

Birleşmiş Milletler Şartı kuvvet kullanmayı ve kuvvet kullanma tehdidini kural olarak yasaklıyor; meşru müdafaa hakkını da belirli şartlara bağlıyor.

Ancak bugünün dünyasını yalnız hukuk metinleri üzerinden okumak gerçekçi değil.

Ukrayna’dan Orta Doğu’ya uzanan krizler bize daha sert bir gerçeği hatırlatıyor:

Hukukun gücünün zorlandığı, gücün hukukunun öne çıkabildiği bir küresel düzende her şey mümkün hale gelebilir.

Bu hukuku önemsizleştirmez. Tam tersine, hukukun arkasında diplomatik kapasite, siyasi irade ve inandırıcı caydırıcılık bulunmasının önemini artırır.

Türkiye açısından denklem açık olmalı:

Hukuk meşruiyet sağlar. Diplomasi hareket alanı yaratır. Caydırıcılık karşı tarafın maliyet hesabını değiştirir.

Dört somut adım

Birincisi, taraflar güvenlik eşiklerini diplomatik ve askerî kanallardan açıkça anlatmalı; yanlış hesaplamaya yer bırakmamalıdır.

İkincisi, Ankara-Tel Aviv ve Ankara-Atina arasında 24 saat çalışabilecek kriz iletişim mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Üçüncüsü, Washington, Londra, Paris ve Brüksel’in gerektiğinde hızla devreye girebileceği bir Doğu Akdeniz kriz istişare mekanizması hazırlanmalıdır.

Dördüncüsü, savaş kışkırtıcılığı siyasi ve medya alanının merkezinden uzaklaştırılmalıdır. Bu sansür değildir. Savaşı kolay, kısa ve maliyetsiz gösteren söylemler yerine diplomatların, profesyonel askerlerin ve ciddi stratejistlerin sesi daha fazla duyulmalıdır.

Çünkü savaşlardan önce çoğu zaman önce dil sertleşir.

Son soru

Ankara, Atina, Lefkoşa ve Tel Aviv’de karar vericiler kendilerine şunu sormalıdır:

Bir çatışmayı başlatmak mümkün olabilir.

Peki onu istediğiniz yerde tutabilir, istediğiniz zamanda bitirebilir misiniz?

Bunun garantisini hiç kimse veremez.

Türkiye yenilmez değildir. İsrail de değildir. Yunanistan da değildir.

Ancak Türkiye’nin dikkatinin bölündüğü bir anı askerî veya siyasi bir oldu-bitti için fırsat görmek, bunun kısa ve düşük maliyetli sonuç vereceğini varsaymak tehlikeli bir stratejik yanılgıdır.

Türkiye’nin barış arayışı zayıflık olarak okunmamalı; caydırıcılığı da saldırganlık olarak sunulmamalıdır.

İyi işleyen caydırıcılık, kullanılmak zorunda kalmayan güçtür.

Gerçek stratejik başarı savaşı kazanmak değil; karşı tarafı, o savaşı başlatmanın sağlayabileceği hiçbir kazancın doğuracağı risk ve maliyete değmeyeceğine inandırmaktır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.