Coğrafya kader midir, yoksa doğru yönetildiğinde stratejik bir servet mi? İki ülkeyi dünyanın başka köşelerine taşıyan hayalî bir yolculuk, aslında bugünkü dünyamızı anlamak için düşündüğümüzden çok daha fazla şey söylüyor.
Geçenlerde Cumhur Doğan ve Oktay Aydın dostlarımla telefonda iki saate yakın sohbet ettik. Türkiye’nin geleceğinden Ortadoğu’ya, enerji güvenliğinden küresel güç dengelerine kadar uzanan konuşmamız, bir noktada hayal gücümüzü zorlayan ilginç bir soruya dönüştü.
“Coğrafya kaderdir, diyoruz. Peki, muazzam bir gezegen kayması yaşansa, Türkiye Orta Asya’ya, İsrail de Güney Amerika’nın en güneyindeki Patagonya’ya taşınsa ne olurdu? Ekonomileri, güvenlikleri, komşuluk ilişkileri ve dünyadaki rolleri nasıl değişirdi?”
“Cumhur,” dedim, “sen iki ülkeyi taşımıyorsun, bütün jeopolitik teorileri altüst ediyorsun. Birleşmiş Milletler’in harita dairesi sabaha kadar mesai yapar!”
Gülüştük. Ama soru zihnime takıldı.
Baştan anlaşalım: Bu, herhangi bir ülkenin veya halkın ortadan kaldırılmasını, yerinden edilmesini arzulayan bir senaryo değil. Komplo teorisyenleri boşuna heyecanlanmasın. Kimse zarar görmüyor. Türkiye ve İsrail, insanları, kurumları, şehirleri, altyapıları, doğal kaynakları ve tarihî hafızalarıyla birlikte başka coğrafyalara yerleşiyor. Yeni komşularının topraklarına ve haklarına da dokunulmuyor.
Değişen yalnızca coğrafi çevre: İklim, komşular, ticaret yolları, enerji bağlantıları, pazarlara erişim ve güvenlik dengeleri.
Asıl soru şu: Ülkeler kimliklerini korurken coğrafyaları değişse, kaderleri de değişir mi?
Sabah uyandığımızda Türkiye artık Orta Asya’da.
İstanbul yine İstanbul, Ankara başkent. Boğaz’da vapurlar çalışıyor, Kapalıçarşı açılıyor, simitçiler yerinde. Ama Yunanistan, Suriye, Irak ve Bulgaristan artık yakın komşularımız değil. Ege’deki gerilimler, Suriye sınırındaki güvenlik tehditleri ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı anlaşmazlıkları gündemimizden büyük ölçüde çıkmış.
İlk bakışta rahatlama!
Fakat yeni haritaya biraz dikkatli bakınca bambaşka bir dünya beliriyor.
Türkiye artık Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’ın yakınında. Türk dünyasıyla tarihî, dilsel ve kültürel bağlarımız coğrafi yakınlıkla güçleniyor. Hazar havzasının enerji kaynaklarına, Orta Asya’nın kritik minerallerine ve Çin ile Avrupa arasındaki kara ticaret yollarına erişimimiz yeni bir anlam kazanıyor.
Türk Devletleri Teşkilatı, uzak akrabaların buluştuğu bir platform olmaktan çıkıp günlük ekonomik ve siyasi hayatımızın merkezine yerleşebilir.
Ancak bunun bir bedeli var.
Avrupa’nın hemen yanı başında değiliz. Avrupa Birliği’ne ihracat yapan Bursa’daki otomobil üreticisi, Gaziantep’teki tekstilci ve İzmir’deki sanayici artık çok daha karmaşık kara ve demiryolu bağlantılarına ihtiyaç duyuyor. Akdeniz limanlarının sağladığı avantajlar zayıflıyor. Denize doğrudan erişimin sınırlanması, transit geçişleri ve lojistik maliyetlerini stratejik meseleye dönüştürüyor.
Enerji haritamız da değişiyor. Rusya, İran ve Azerbaycan’dan gelen mevcut boru hatları koparken Hazar kaynaklarıyla yeni bağlantılar kurulması gündeme geliyor. Güneş, rüzgâr, enerji depolama ve bölgesel elektrik şebekeleri daha fazla önem kazanıyor.
İklim ise başka bir sınav.
Orta Asya’nın sert karasal iklimi, kuraklık, su kıtlığı ve mevsimsel sıcaklık farkları tarım politikamızı yeniden şekillendiriyor. Zeytinliklerimiz, bağlarımız ve tarımsal üretimimiz yeni şartlara uyum sağlamak zorunda kalıyor. Su yönetimi, gıda güvenliği ve iklim dayanıklılığı artık millî güvenliğin ayrılmaz parçaları.
Üstelik Rusya ve Çin’in ekonomik ve stratejik ağırlığının hissedildiği bir bölgede bulunuyoruz. Avrupa’yla yakınlığın yerini büyük ölçüde Avrasya’nın kara jeopolitiği alıyor.
Peki, içeride neler oluyor?
Siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, televizyon yorumcularımız da bizimle gelmiş.
İlk akşam tartışma hazır:
“Türkiye’nin Orta Asya’ya taşınması tarihî bir Türk dünyası zaferi mi, yoksa dış güçlerin yeni oyunu mu?”
Bir başka kanalda Çin’in bizi ekonomik kuşatma altına aldığı anlatılıyor. Ekonomi programlarında ise aynı soru soruluyor:
“Enflasyon ne zaman düşecek?”
Anlaşılan bazı millî sorunlarımız kıtalararası taşınmaya dayanıklı!
Şimdi İsrail’i Arjantin ve Şili’nin güneyindeki Patagonya’ya taşıyalım.
İran, Lübnan, Suriye ve Ürdün artık yakın çevresinde değil. Ortadoğu’nun askerî gerilimleri coğrafi olarak uzaklaşmış. İsrail, Güney Amerika’nın Atlantik ve Pasifik bağlantılarıyla şekillenen farklı bir ekonomik ve siyasi ortamda bulunuyor.
Teknoloji şirketleri, savunma sanayii, girişimcilik kapasitesi ve tarım teknolojileri beraberinde gelmiş. Rüzgâr enerjisi, yeşil hidrojen, su yönetimi ve yeni tarım teknolojileri önemli fırsatlar sunabilir.
Ancak Patagonya’nın sert rüzgârları, soğuk iklimi, seyrek nüfuslu çevresi ve büyük pazarlara uzaklığı yeni sorunlar yaratıyor. Güvenlik bütçesinin bir bölümü belki farklı alanlara kaydırılabilir; fakat altyapı, ulaşım ve iklim koşullarına uyum için ciddi kaynaklar gerekiyor.
Bir de tarihî ve dinî mesele var.
Kudüs’ün dinî önemi, Yahudilerin tarihî bağları ve Filistinlilerin egemenlik ve devletleşme hakları, İsrail binlerce kilometre uzağa taşındı diye ortadan kalkmıyor.
Bazı dinî ve siyasi çevrelerin “Vaat Edilmiş Topraklar” anlayışında Fırat’a kadar uzanan coğrafi yorumlar bulunuyor. Bunlar bütün İsraillilerin ortak hedefi değil. Ama Patagonya’dan Fırat kıyılarına ulaşmak artık haritada bir ok çizmekten çok daha karmaşık bir mesele!
Belki Ortadoğu’daki askerî tehditler azalırdı. Ancak tarihî hafıza, kimlik ve aidiyet sorunları başka biçimlerde varlığını sürdürürdü.
Coğrafya bir gecede değişebilir. Tarihî hafıza o kadar kolay değişmez.
Hayal gücümüzü biraz daha genişletelim.
Çin Güney Afrika’ya taşınsa Afrika pazarlarına yaklaşırken Doğu Asya’nın üretim ağlarından uzaklaşırdı. İngiltere Güney Kore’nin yerine geçse Avrupa bağlantılarını zayıflatır, Çin ve Japonya’nın yakınında yeni güvenlik dengeleriyle karşılaşırdı.
Kanada Vietnam’a taşınsa ABD pazarına yakınlığını kaybeder, tropikal iklimin etkisiyle tarım, ormancılık, enerji ve su yönetimini yeniden düzenlemek zorunda kalırdı.
Bu örnekler bize coğrafyanın yalnızca dış politikayı değil, üretimi, ticareti, kültürü ve gündelik hayatı da şekillendirdiğini hatırlatıyor.
Üstelik ülkelerin taşınması yalnızca gittikleri yerleri değil, geride bıraktıkları bölgeleri de değiştiriyor.
Türkiye’nin Anadolu ve Trakya’dan ayrılması Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da muazzam bir stratejik boşluk yaratırdı. İsrail’in bölgeden ayrılması ise Ortadoğu’nun askerî ve diplomatik dengelerini kökten değiştirirdi.
Doğa boşluk tanımaz. Jeopolitik hiç tanımaz.
Türkiye’nin NATO’nun güneydoğu kanadındaki rolünü kim üstlenirdi? Boğazların stratejik işlevi ne olurdu? Enerji ve ticaret koridorları hangi güzergâhlara yönelirdi?
İran, Mısır ve Suudi Arabistan nüfuzlarını genişletmeye çalışır mıydı? ABD, Rusya, Çin ve Avrupa yeni dengeleri nasıl kurardı?
Kesin cevaplar vermek kolay değil. Türkiye veya İsrail’in bölgeden ayrılması, Filistin meselesini, tarihî rekabetleri ya da kaynak ve kimlik anlaşmazlıklarını kendiliğinden çözmezdi. Bazı güç ilişkileri yeniden kurulurken yeni gerilimler ortaya çıkabilirdi.
Birincisi: Coğrafya yalnızca güvenlik yükü değil, stratejik sermayedir. Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasındaki konumu ciddi riskler kadar olağanüstü fırsatlar da sunuyor. Önemli olan bu avantajı sürekli çatışma yerine ticarete, bağlantısallığa ve diplomatik etkiye dönüştürmek.
İkincisi: Coğrafya tek başına refah yaratmaz. Güçlü kurumlar, hukuk devleti, liyakat, eğitim, teknoloji ve ekonomik istikrar olmadan dünyanın en değerli kavşağında bulunmak bile yeterli değildir. Bir ülkenin gerçek gücü, haritasından olduğu kadar yönetim kalitesinden doğar.
Üçüncüsü: Kalıcı güvenlik komşulardan kaçmakla değil, ilişkileri dönüştürmekle sağlanır. Diplomasi, karşılıklı güvenlik, egemenliğe saygı ve ekonomik işbirliği, yalnızlaşma veya tahakküm arayışından daha sürdürülebilir sonuçlar üretir.
Sevgili Cumhur ve Oktay, sohbetimizde Türkiye’yi Orta Asya’ya, İsrail’i Patagonya’ya taşıdık. Yetmedi, Çin’i Afrika’ya, İngiltere’yi Kore’ye, Kanada’yı Vietnam’a gönderdik.
Jeologların hesaplarını bozduk, ekonomistlere yeni modeller, diplomatlara elli yıllık müzakere gündemi çıkardık.
Ama sonunda başladığımız yere döndük.
Biz bu coğrafyayı seviyoruz. Komşularımızdan, bitmeyen krizlerden ve güvenlik maliyetlerinden şikâyet ediyoruz. Oysa aynı coğrafya bizi Avrupa’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya, Ortadoğu’ya ve Avrasya’ya bağlıyor.
Belki de kıymetini anlamak için bir anlığına Orta Asya’ya taşınmamız gerekiyordu.
Oktay’ın sözü hâlâ kulağımda:
“Anlaşılan dünyada sorunsuz coğrafya yok.”
“Belki vardır,” dedim, “ama henüz kimse keşfedemedi. Keşfedilse bile bizim siyasetçiler oraya ulaşmadan önce yeni sorunlar üretmeyi başarır!”
Patagonya Patagonyalıların, Orta Asya Orta Asyalıların olsun. Biz kendi coğrafyamızın kıymetini bilelim.
Çünkü coğrafya bir milletin kaderinin ilk bölümünü yazabilir. Ama sonunu büyük ölçüde kurumlar, liderlik ve toplumun tercihleri belirler.
Asıl stratejik başarı, coğrafyamızdan kaçmak değil, onun sunduğu imkânlara layık bir ülke yaratabilmektir.