DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan sel felaketinin ardından dere yataklarının daraltılmasına ve su havzalarının yapılaşmaya açılmasına tepki gösterdi. “İstanbul’un mega projelere değil mega risklerden korunmaya ihtiyacı var” dedi.
DEM Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan sel felaketinin sorumlusunun yalnızca yoğun yağış olmadığını belirterek dere yataklarının daraltılmasına ve kentlerin ranta açılmasına tepki gösterdi, iktidara “İstanbul’un mega projelere değil mega risklerden korunmaya ihtiyacı var” diye seslendi.
Bakırhan partisinin TBMM’deki haftalık grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.
Sözlerine çok sayıda kişinin ölümüne ve maddi zarara yol açan sel felaketine değinerek başlayan Bakırhan “Umarım her şeye çok hızlı koşan iktidarımız burada zarar ziyan tazmini yaparak bu sel felaketinde kayıpları olan yurttaşlarımızın aynı zamanda zararlarını da giderir” dedi.
İstanbul’da, Kocaeli’nde ve Sakarya’da yıllardır dere yataklarının daraltıldığını ifade eden Bakırhan “Yağmur yağdığında eğer insanların ölmesi, araçların sürüklenmesi, evlerin suyla dolması, 16 milyonluk bir kentin ve diğer kentlerimizin saatlerce, günlerce felç olması durumu ortaya çıkıyorsa bu durumu sadece yağmura bağlamak doğru olmaz. Bu durum kentin nasıl yönetildiği ile ilgilidir” diye konuştu.
Bakırhan sel felaketine ilişkin sözlerini şöyle sürdürdü:
“İstanbul’da, Kocaeli’de, Sakarya’da yıllardır dere yatakları daraltıldı. Su havzaları yapılaşmaya açıldı. Ya güzel kardeşim, sen dere yatağına imar izni verirsen, orayı betonla doldurursan su nereden geçecek? Suyun da bir hafızası var. Yolunu kapatırsan üstünden geçer, altına alır, geçer ve insanlar yaşamını yitirir. Dolayısıyla bu durumu sadece yağmurun çok yağmasına bağlayan akıl bence doğru yapıyor, yanlış yapıyor. Dönüp biraz o kentlerin o dere havzalarının nasıl yapılaştırıldığı ve yönetildiğine biraz bakması gerekiyor. Düşünün, kuzey ormanları İstanbul’da yollarla, havinalarıyla parçalanmış. Bütün vadilere her gün projeler veriliyor. O su havzaları rezidanslarla yükseliyor. Sonra da çok yağmur yağdı diye bir gerekçe üretiyorlar. Valla biz bunu kabul etmiyoruz. Bu sel felaketinden etkilenmeyen yurttaşlarımız da kabul etmiyor. Bu sel ve yağmur sizi uyardı, inşallah aklınızı başınıza alırsınız.
Kentin suyunu, toprağını, yaşam alanını tehdit eden bu projesini tekrar hayata geçirmek için ısrar ediyorlar. Biz de buradan sesleniyoruz İstanbul’un mega projelere ihtiyacı yok, İstanbul’un mega risklerden korunmaya ve kurtulmaya ihtiyacı var. Eğer bu topluma, insanlarımıza bir iyilik yapmak istiyorsanız bu mega riskleri ortadan kaldıracak projeler yapın.
İki yıldır baştan İstanbul olmak üzere belediyelerle uğraşıyorlar ama 14 Ekim’de İstanbul aslında iktidara dedi ki: ‘Ya biraz da artık belediyelerle uğraşacağına benim sorunlarımla uğraş.’ Bakalım buradan bir ders çıkacak mı? Onu da beraber izleyip göreceğiz. Belediyeleri nasıl transfer edeceğinizi her gün konuşacağınıza, su basınca suyun nereye, suyun nereye transfer edeceğinizi de biraz konuşsanız, sayın hükümet, sayın yetkililer, sayın bakan. Bakın, İstanbul’da değiştirilmesi gereken dere deposu değil, dereyi arsayı, yeşili betona, kenti rampaya çeviren anlayışı değiştirmek gerekiyor.”
Irak Bölgesel Kürt Yönetimi bölgesindeki (IKBY) MERI forumuna davet edildiklerini hatırlatarak Türkiye’de yürüyen sürece ve Kürtler arasında diyalogların gelişmesine verdikleri önemi forumda da gördüklerini söyleyen Bakırhan şöyle dedi:
“Forumda en sık yapılan değerlendirmelerden biri şuydu: ‘Türkiye’de barış bölge barışının dinamosu olabilir’ dediler. Biz de bu tespite yürekten katıldık. Doğru bir tespittir. Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi demokratik yollarla çözüldüğünde bunun olumlu etkisi Türkiye’de sınırlı kalmaz; Suriye’de, Irak’ta, İran’da da hissedilir. Bu süreç yalnızca Türkiye’nin değil, bütün bölgenin umududur.
Kürtlerin ortak stratejik çıkarları çapında birleşmesi, bulundukları ülkelerin başkentinde daha güçlü olması bölge barışındaki kurucu rolünü daha da büyütecektir. Çünkü her yerde gördüğümüz ve tekrar teyit ettiğimiz en önemli şey şu oldu: Orta Doğu bugün bekleyenin değil, konuşanın ve siyaset üretmenin yol aldığı bir zemindir. Bundan ötürü Kürtler kendi aralarında daha fazla konuşmalı, daha fazla diyalog kurmalı, varsa kendi aralarındaki sorunları bunları gidermeli, sorunlarını konuşarak çözmeli ve bölgenin geleceğinde güçlü bir biçimde yer almalıdır.
Bu vesileyle İran’a dair ayrıca bir şeyler söylemek istiyorum. Sayın Bafel Talabani forumda yaptığı konuşmada İran’daki Kürtlerle ilgili yeni bir diyalog sürecinin başlangıç aşamasında olduğunu belirtti ve İran devletinin de buna olumlu baktığı bilgisini verdi. Biz de bu açıklamayı önemsiyoruz. İran’da henüz oturmuş bir düzen yok, bunu biliyoruz. Haklı olarak diyeceksiniz ki İran’da her gün Kürtler maalesef tutuklanıyor, idam ediliyor. Fakat çok açık bir gerçek var; İran’da Kürt siyasi dinamikleri meselelerini savaşla değil, diyalog ve müzakereyle çözmek istiyorlar. Tahran’da bunun Tahran’da bunu bir imkân olarak görmeli, idam sehpaları yerine, mahpular cezaevleri yerine bu diyalog ve müzakere talebine sırtını çevirmemelidir. İran yönetimi diyalog isteyen Kürt aktörleriyle doğrudan konuşabilmelidir. Aracıya gerek kalmamalıdır. Silahın konuştuğu yerde kimse kaybetme silahın konuştuğu yerde herkes kaybeder. Masanın olduğu yerde kimse kaybetmez. Dolayısıyla İran’da siyasetin konuşuldu konuşulduğu bir başlangıcın yapılmasını önemli görüyoruz. İran’da Kürt partileri yıllardır masaya oturmaya hazır olduklarını açıkça söylüyorlar. Tahran için bu kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Kürt partileriyle müzakere ve diyalog masası vakti masası vakti kaybedilmeden kurulmalıdır. Bu masa geçici olmamalıdır. Bu masanın bir takvimi ve güvenceleri olmalıdır ve bu masa kalıcı bir barışa ulaşmak için değerlendirilmelidir. Biz bu diyaloğun devletli olarak başlamasını istiyoruz. Eğer bu diyalog başlarsa söz veriyoruz bu diyaloğu sonuna kadar destekleyeceğiz. Türkiye’de yürüyüş sürecin başarıya ulaşması da İran aleyhine değil, bütün bölgenin yararıdır. Türkiye’de İran’da olası bir Kürt ve İran diyalog sürecine destek vermelidir.”
Bakırhan “PKK yönetiminin 8 Ekim’de Türkiye’den tamamen çekilme kararını açıkladığını ve bazı kampların boşaltıldığını” belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Hareket yönetimi Türkiye’de tek bir ferdinin kalmadığını, buradaki bütün güçlerini Türkiye sınırları dışına çektiğini söyledi. Bu önemlidir, atılmış önemli bir adımdır. Yine 8 Ekim’de bazı kampları boşalttıklarını belirtti hareket yönetimi. Bu önemli adımın sonuncusu. Herkesin aklında şöyle bir şey var: Barışın önünde açılacak adımlar daha ne kadar bekleyecek? Madem Türkiye’deki hareket militanlarını çektiyse, madem yavaş yavaş bulundukları üsleri boşaltıyorlar, kamplardan çekiliyorlarsa o zaman neyi bekliyoruz? Daha ne kadar bekleyeceğiz sorusunu soruyor insanlar. Bu kadar açık bir tablo karşısında artık beklemenin bir gerekçesi kalmadı, iktidarın da bir bahanesi ve gerekçesi kalmadı. Biz de toplumun bize sorduğu sesle ve açık yüreklilikle buradan kürsümüzden soruyoruz. İktidara diyoruz ki; artık neyi bekliyorsunuz? Artık daha ne yapılması gerekiyor? Bu soruya iktidar sessizlikle cevap veremez. İktidar artık niyet anlatmayı bir kenara bırakıp karar alma aşamasına geçmelidir. Somut adım atma aşamasına geçmelidir.
Barış bekleme salonunda tutulacak bir şey değil. Her hafta yeni bir şart, her ay yeni bir gerekçe üreterek bu tarihi imkân tüketilemez. Açıkça diyoruz; Meclis daha fazla sorumlu kalsın, gerekli yasaları çıkarsın, kayyum sistemini bitirsin, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırsın. Hukuku iktidar sopası olarak değil, herkesin güvencesi haline getirsin.
Sayın Öcalan’ın koordinatörlüğünde Barış ve Siyasallaşma Kurulu artık gecikmeden kurulmalı ve çalışmalarına başlamalıdır. Silah bırakma bir irade beyanıyla tamamlanamaz. Onu sonuca götürecek bir mekanizma gerekir. O mekanizma bu kuruldur. Bu kurulda çalışacak isimler Sayın Öcalan’la gerekirse 7/24 saat barış mesaisinde olmalıdır. Sürecin baş müzakerecisiyle haftalar süren aralıklarla görüşülerek bu işi sağlıklı bir şekilde yürütmek imkansız bir noktaya geldi. Her geçen gün barış için kaybedilmiş bir gündür. Bu kurul beklemeye alınamaz, hemen kurulmalı, hemen çalışmaya başlamalıdır.”
Bakırhan barış süreci devam ederken basına ve topluma yönelik uygulamaların da son bulması gerektiğini, Halk TV’ye kayyum atanmasına, gazetecilere yönelik gözaltılara ve yayınlara getirilen erişim engellerine tepki gösterdi.
“Eğer barış siyasetin konuşması ise neden konuşan herkes bir şekilde cezalandırılıyor, sansüre uğruyor” diye soran Bakırhan şöyle konuştu:
“Bir elinizle barış deyip öteki elinizle toplumu ve basını susturamazsınız. Halk TV’ye kayyum atıyorsunuz. Bir şirket satın alımına yönelik iddialar, yüzlerce gazetecinin emeğine, milyonlarca insanın haber alma hakkına müdahalenin gerekçesi olamaz. Fon ile ilgili konuşan gazeteciler gözaltına alınamaz. Dipnot Yayınları’nın Mahir Çayan kitabı toplatılıyor, yayıncısı yargılanıyor. Mezopotamya Ajansı’na, JinNews’e, Yeni Yaşam’a dönük sansür ve erişim engelleri hâlâ devam ediyor.
İddiaya bakın, fonlara bakın, faiz ve gelir giderlerine bakın. Ülke ekonomisi dünyanın en büyük kumarhanelerinden birine çevrilmiş neredeyse. Alnı beş vakit seccadeye giden, beş vakit namaz kılan vicdanlı büyüklerimize ve kardeşlerimize soruyoruz, Allah aşkına bu kadar soygun, bu kadar vurgun, kul hakkı olmadan yapılabilir mi? Bunu inançlı kardeşlerimize soruyorum, onlar kararını versin. İslam’ın ve insanlığın en temel ilkesi nedir? Kul hakkıdır. Yoksulun, işçinin, emeğinin hakkı gizli hesaplarda buharlaşırken susmak kul hakkına girmek değil midir diyorum.
Bu yasa insanları dolandıranları cezalandırmak yerine ‘Çaldığın parayı getir, helalleşelim’ denen bir yasa olacak. Böyle bir yasa olmaz. AKP iktidarı burada sorun çözmek değil, yönetmek istiyor. Biz ise vurgunda mağdur olanlar adına, o küçük birikimlerini kaybeden, dişinden tırnağından artıran o yoksullar adına, 80 milyon adına diyoruz ki bu sorunu çözmek zorundasınız. Bu sorunun çözülünceye kadar da takipçisi olacağız.
Aç karnını doyurmak için hatırlarsınız baklava çalan çocuğa ne verdiniz? Dokuz yıl ceza veren bir sistem. Eski parayla halkın katrilyonlarını çalanları korumaya devam ediyor. Baklava çalmaya gücü yeten, katrilyonları çalanlar karşısında sessiz kalıyor. Böyle adalet olur mu? Böyle adaleti kabul etmiyoruz.
20 milyar dolar, milyonlarca insanın mağdur olduğu bir iş için araştırma komisyonu kurmayacaksak ne için kuracağız? Bu Meclis ne için var? Bunu artık herkesin vicdanına bırakıyorum. Neyi, niye kabul etmiyorlar? Ne ispatlıyorlar. Çünkü kirlenmemiş bir partiyiz. Emekçiyiz, yoksuluz, emekçiyiz. Bu işlere bulaşsaydı böyle rahat konuşur muyduk biz de? İşte biz sizin yoldaşlarınızız. Sizin o verdiğiniz onurlu mücadelenin temsilcileriyiz. Biz yanlış da yapmayız, yanlış yapanı da kabul etmeyiz.”
Bakırhan 2027 yılı bütçesini de eleştirerek kaynakların faiz ve sermaye kesimlerine aktarıldığını, ekonomik yükün ise emekçilerin ve emeklilerin üzerine bırakıldığını belirterek “Geçen hafta 2027 yılı bütçesi sunuldu. Yine bir AKP klasiği ile karşı karşıyayız. Yine kaynaklar faiz lobilerine, sermayeye, güvenlik politikalarına, rantiyeci kesimlere aktarılırken yükü emekliye, emekçiye, asgari ücretliye ve halka bindiren bir bütçe hazırlıyorlar. Buna da refah bütçesi diyorlar. Fakir fukaranın içinde olmadığı bütçenin neresi refahlıdır” diye konuştu.
Bakırhan şunları kaydetti:
“Faize yaklaşık 4 trilyon ayırıyorlar. Sosyal harcamalara 1 trilyon 300 milyar. Dört katını faize veriyorlar. Yani fakir fukaraya gidecek olanı faize veriyorlar. Adına da ne diyorlar? Refah bütçesi. Zenginin bütçesi. Bu mu refah bütçesi olacak?
Emekçilerin ödediği gelir vergisinden 5 trilyon 533 milyar lira almayı düşünüyorlar. Emekçilerden 5 trilyon 500 milyar almaya çalışıyorlar. Peki patronlardan ne kadar almayı düşünüyorlar? 2 trilyon. Emekçilerden 5 trilyon, zenginlerden, sermayeden 2 trilyon. Bu bütçe kimin bütçesi sizce? Bu mu refah bütçesi.
Savunma harcamaları yüzde 66 artmış. Ülkede belki çekiliyor, sınırlarından çekiliyor, kampları boşaltıyorlar. Barış sürecinde silaha yüzde 60’dan daha fazla bütçeden para ayırıyorsun. Bu sorunların cevabı kimde, onu da merak ediyorum. Bu ülkenin barışa olan ihtiyacı bu kadar açıkken kaynakların savaşa, silaha harcanması nasıl izah edilecek.”
DEM Parti Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, DEM Parti’nin bütçe kaynaklarının savaşa ve rant kesimlerine değil, emeklilere, emekçilere ve yoksullara ayrılması için mücadele edeceğini söyledi. Parti olarak “Ekmek, Barış ve Adalet İçin Bütçe” sloganıyla 24 Ekim’de kampanya başlatacaklarını açıklayan Bakırhan Siirt’in Kurtalan ilçesinde emekçiler ve emeklilerle bir araya geleceğini, Eş Genel Başkan Tülay Hatimoğulları’nın da İstanbul’da olacağını belirtti.