Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını 100 baz puan indirerek yüzde 36'ya çekti.
Merkez Bankası, Ocak ayındaki indirimden 9 ay sonra bir kez daha politika faizi indirdi ve yüzde 36’ya çekti. Merkez Bankası, gecelik vadede borç verme faiz oranını yüzde 40’tan yüzde 39’a, gecelik vadede borçlanma faiz oranını ise yüzde 35,5’ten yüzde 34,5’e indirdi. Bankanın faiz indirimine ilişkin açıklamasında, “Aylık dalgalanmalara karşın, son dönem enflasyon gerçekleşmeleri ve öncü göstergeler ana eğilimdeki gerilemeyi teyit etmektedir.” denildi.
Duyuruda, iktisadi faaliyete ilişkin veriler ve arz şoklarının yurt içi fiyatlara yansımasının sınırlı kalmasının, iç talepteki zayıf seyrin devam ettiğini gösterdiğine işaret edilirken diğer taraftan canlılığını koruyan jeopolitik gerilimler neticesinde yüksek seyreden enerji fiyatlarının enflasyon görünümü üzerinde oluşturduğu yukarı yönlü risklerin sürdüğü belirtildi.
Jeopolitik gelişmelerin maliyet kanalı, iktisadi faaliyet ve beklenti kanalı üzerinden enflasyon görünümüne etkilerinin yakından takip edildiği vurgulanan duyuruda, şu değerlendirmelere yer verildi:
“Fiyat istikrarı sağlanana kadar sürdürülecek sıkı para politikası duruşu talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyon sürecini güçlendirecektir. Kurul politika faizine ilişkin atılacak adımları, enflasyon gerçekleşmelerini, ana eğilimini ve beklentilerini göz önünde bulundurarak ara hedeflerle uyumlu biçimde dezenflasyonun gerektirdiği sıkılığı sağlayacak şekilde belirleyecektir. Adımların büyüklüğü ve zamanlaması enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla belirlenecektir. Enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması durumunda para politikası duruşu sıkılaştırılacaktır. Kurul enflasyon üzerindeki yukarı yönlü risklere karşı ihtiyatlı duruşunu vurgulamıştır.”
Duyuruda, kredi ve mevduat piyasalarında öngörülenin dışında gelişmeler olması halinde parasal aktarım mekanizmasının ilave makroihtiyati adımlarla destekleneceğinin altı çizildi.
Likidite koşullarının yakından izlenmeye ve likidite yönetimi araçlarının etkili şekilde kullanılmaya devam edileceği belirtilen duyuruda, “Kurul, politika kararlarını enflasyonu orta vadede yüzde 5 hedefine ulaştıracak parasal ve finansal koşulları sağlayacak şekilde belirleyecektir. Kurul, kararlarını öngörülebilir, veri odaklı ve şeffaf bir çerçevede alacaktır.” ifadelerine yer verildi.
Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp, kararı fon krizinin yarattığı belirsizliklerin gölgesinde atılmış temkinli bir adım olarak değerlendiriyor.
Demiralp’e göre fon krizinin finansal piyasalarda yarattığı güven kaybı, hanehalkının enflasyon beklentilerinden tasarruf tercihlerine kadar uzanan bir etki yaratıyor.
Merkez Bankası’nın indirimini sınırlı tutmasının arkasında da bu tedirginliğin derinleşmesini önleme kaygısı bulunuyor.
Demiralp, güven kaybının yol açtığı ekonomik yavaşlamanın kontrollü bir sıkılaşmadan farklı olarak üretim kapasitesini, yatırımları ve enflasyonla mücadeleyi de olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekiyor.
İşte Prof. Dr. Selva Demiralp’in BBC Türkçe için yazdığı analizinin tamamı:
“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) politika faizini 100 baz puan indirerek %36’ya çekti.
Böylece TCMB 9 ay sonra ilk kez faiz indirimine gitmiş oldu.
Merkez Bankası son olarak Ocak 2026’daki toplantıda faizi %38’den yüzde 37’ye indirmiş, Eylül ayındaki bir önceki toplantısında ise İran savaşının petrol fiyatları üzerinden enflasyona yaptığı baskı nedeniyle faizi %37’de sabit tutmuştu.
Merkez Bankası son kararıyla, faiz indirimi döngüsüne kaldığı yerden devam etmiş oldu.
‘Fon krizinin gölgesinde temkinli bir indirim’ olarak nitelendirdiğim bu kararın yönü sürpriz değildi.
Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, 13 Ağustos’taki Enflasyon Raporu toplantısında enflasyon ve beklentiler iyileşirken faizi sabit tutmanın aslında parasal sıkılaşma anlamına geleceğini söylemişti.
Karahan ayrıca politika faizini enflasyondaki düşüşle birlikte hareket ettirerek mevcut sıkılığı koruyacaklarını belirtmişti.
Bu mesaj, reel faizin korunacağı ve nominal faizin enflasyondaki gerilemeye paralel olarak ayarlanacağı sinyaliydi.
Eylül ayında yıllık enflasyon yaklaşık 2 puan (%31,5’ten %29,7’ye) geriledi.
Bu durumda reel faizi korumak için politika faizinin yaklaşık 2 puan indirilerek % 35 civarına çekilmesi teorik olarak mümkündü.
Merkez Bankası ise indirimi 100 baz puanla sınırladı ve reel faiz yarım puandan fazla yükseldi.
Başka bir deyişle Merkez Bankası bugün faiz indirdi ama reel faiz açısından bakıldığında duruşunu bir miktar sıkılaştırdı.
Bu temkinin temel nedeninin fon krizi olduğunu düşünüyorum.
Daha yüksek faiz, daha yavaş büyüyen bir ekonomi demek.
Dolayısıyla fonzedelere ödeme yapmak için kamu kaynakları kullanılmasa dahi fon krizinin bir maliyeti var.
Bu maliyeti bugünkü kararda somut bir şekilde gördük. Daha yüksek kalan borçlanma maliyeti ve daha yavaş büyüyen bir .
Finansal sistemin görevi fonları tasarruf fazlası olanlardan açığı olanlara aktarmak.
Türkiye gibi güvenin daha zayıf olduğu ülkelerde bu aktarımın büyük kısmı bankalar üzerinden yapılıyor.
Ülkeler geliştikçe sermaye piyasalarının payı artıyor, para daha hızlı ve sağlıklı dönmeye başlıyor.
Fon krizi, derinleşmesi için yıllardır çaba harcanan Türkiye’deki sermaye piyasalarına ciddi darbe vurdu.
Bugün açıklanan Tüketici Güven Endeksi, Ekim ayında %7,7 düşüşle 91,9’dan 84,8’e geriledi.
Bu sert düşüş, bir ay önce Koç Üniversitesi Hanehalkı Enflasyon Beklenti Anketi’nde tespit ettiğimiz tedirginlikle uyumlu.
Fon tasfiyelerinin ve ardından gelen piyasa çalkantısının hemen ardından, 18-24 Eylül tarihleri arasında sahada olan anketimizde 12 ay sonrasına ilişkin ortalama enflasyon beklentisi % 44’ten % 47’ye yükselmişti.
Bu, Nisan 2025’ten bu yana ilk artış ve izlediğimiz dönemin en büyük aylık yükselişiydi.
Beklentinin geçmiş 12 aya dair enflasyon hissiyatından daha hızlı artması, yükselişin gerçekleşmiş fiyat artışlarından değil, geleceğe dair bir tedirginlikten kaynaklandığını gösteriyordu.
Hareketin genişliği de bu okumayı destekliyor.
Hem Ağustos hem Eylül anketine katılanların % 51’i beklentisini yukarı yönlü revize etti.
Beklentiler güven yelpazesinin iki ucunda da yükseldi.
Ekonomi politikalarına güvendiğini söyleyenlerde de, kesinlikle güvenmediğini söyleyenlerde de dörder puan arttı.
Ankette tasarruf alışkanlıklarına dair elde ettiğimiz bulgular da aynı yönü gösteriyor.
Önümüzdeki 12 ayda tasarruflarını yatırım fonlarında değerlendirmeyi düşünenlerin oranı %28’den %21’e indi. Bu, tüm araçlar arasındaki en büyük aylık değişim.
Buna karşılık altın (%47’den %49’a), (%24’ten %28’e), döviz mevduatı (%15’ten %19’a) ve vadeli TL mevduat (%36’dan %38’e) gibi geleneksel ve güvenli görülen araçlara yönelim arttı. Bu tablo tasarruftan vazgeçmekten çok güvenli limana kaçışa işaret ediyor.
Ancak fon tasfiyelerinin yarattığı tedirginliğin finansal piyasaların çok ötesine, hanehalkı davranışına yayıldığını da gösteriyor.
Ekim ayı tüketici güveni verileri, bu tedirginliğin yalnızca enflasyon beklentileriyle sınırlı kalmadığını, hanehalkının genel ekonomik görünümüne yayıldığını düşündürüyor.
İki anket birlikte okunduğunda, finansal piyasalardaki stres ile hanehalkının ruh hali birbirine yakınsıyor.
Bu durum sürerse önümüzdeki aylarda tüketim ve tasarruf davranışı üzerinde ilave baskı yaratabilir.
Bu tablo karşısında Merkez Bankası’nın faiz indiriminin dozunu neden sınırlı tuttuğunu daha net görbiliyoruz.
Enflasyon beklentileri yeniden yukarı dönmüş ve dolarizasyon eğilimi canlanmışken TL’nin getiri avantajını hızla aşındırmak, Merkez Bankası’nın finansal istikrar açısından almak istemeyeceği bir risk olurdu.
Yaptığım yorumlarda zaman zaman büyümenin her türlüsünün makbul olmadığının altını çizerim.
Üretim kapasitesini artıran, yatırım ve üretkenlik artışı ile desteklenen arz yönlü büyümenin, talebi şişirerek gelen büyümeye her zaman tercih edilmesi gerektiğini vurgularım.
Benzer şekilde ekonomik yavaşlamanın da her türlüsü makbul değildir.
Bunu vurgulama nedenim, fon krizinin yarattığı belirsizliğin talebi frenleyip dezenflasyona destek oluyor gibi görünebilir olması.
Ama güven kaybıyla gelen yavaşlama, kemer sıkma politikalarıyla gelen bilinçli ve kontrollü bir yavaşlamaya eşdeğer değildir, tercih de edilmez.
Peki neden?
Çünkü güven kaybıyla gelen yavaşlama kontrol edilemez. Sıkılaştırmanın dozu ayarlanabilir, gerekirse geri alınır.
Güven şokunun ne kadar derinleşeceğini ise kimse bilemez. Arz tarafını da vurur.
Risk primi ve finansman maliyeti yükselir, yatırımlar ertelenir. Talebin yanında üretim kapasitesi de zarar görür, bu da orta vadede enflasyonla mücadeleyi zorlaştırır.
Tasarrufları TL’den uzaklaştırır. Sermaye piyasalarından çıkan tasarruf döviz ve altına yönelir.
Kura gelen baskı, dezenflasyonda elde edilen kazanımı geri alabilir. Finansal derinleşmeyi geriletir. Yıllardır inşa edilmeye çalışılan yurt içi tasarruf ve uzun vadeli fonlama kanalı zayıflar.
Güven, kaybedildiği hızla geri gelmez.
Kalıcı dezenflasyon sağlamaz. Politika tasarımından değil, şoktan gelen bir yavaşlama beklentileri çıpalamaz.
Tam da bu nedenlerle ötürü üç yıla yakın bir süredir ekonomiyi yavaşlatmaya uğraşan Merkez Bankası’nın fon krizi ile gelen yavaşlamadan hiç de hoşnut olmadığını, bu yavaşlama trendini ardına almak şöyle dursun tam tersine daha temkinli giderek ayağını frende tuttuğunu görüyoruz.
Mayıs 2023 sonrasındaki sıkılaştırmanın gecikmeli etkilerini 2027’de daha net göreceğiz.
Savaşın sona erdiği bir senaryoda, Merkez Bankasi”nın kurda reel değerlenme ve reel politika faizine devam etmesi varsayımları altında 2027 sonunda enflasyonun %23-24 civarında olmasını bekliyorum.
Ancak özellikle fiyatları kaynaklı belirsizlik yüksek ve bu tahminin etrafındaki bant aralığı oldukça geniş.
Para politikasını destekleyecek yapısal reformlar gelmedikçe ve seçim ekonomisi riski sürdükçe yıllık enflasyonda tek hanelere iniş daha uzun zaman alacak gibi görünüyor.”