Fransa’da liseliler sokaklara döküldü. Yanan çöp konteynerleri, kapatılan okullar, havadlarda uçuşan gaz bombaları, polisle göstericiler arasında sert çatışmalar... Televizyon ve sosyal medya bu olanları kısaca “şiddet ve kaos” diye anlatıyor.
Fransa’da liseliler sokaklara döküldü. Yanan çöp konteynerleri, kapatılan okullar, havadlarda uçuşan gaz bombaları, polisle göstericiler arasında sert çatışmalar… Televizyon ve sosyal medya bu olanları kısaca “şiddet ve kaos” diye anlatıyor. Bunlar sadece öğrencilerin yarattığı bir taşkınlık mı, yoksa gençlerin artık taşıyamadığı veya taşımak istemediği bir yükün dile getirilmesi mi?
Aktarılan rakamlara göre bin kadar lise bu hareketten etkilendi, yüzlerce okul kapandı, binlerce kişi gözaltına alındı. Ekranda gördüğüm alevlerin bana göre 5 nedeni var. Sırayla anlatayım.
Eylemlerde neredeyse her öğrencinin elinde bir cep telefonu var. Yapay zekâyla hazırlanmış afişlerle birbirlerine haber ulaştırıyorlar, ablukaları ve gösterileri anında kaydedip paylaşıyorlar. Bir öğrenci ekranda bu durumu şöyle özetledi: “Telefonumla olanları anında belgeliyorum ve arkadaşlarımı gösterilere katılmaya çağırıyorum; bir de taşkınlık çıkarsa kendimi koruyabiliyorum.”
Gerçekten de çekilen amatör videolar, polis şiddetinden yakınanların şikâyetlerini polisin bünyesindeki denetim kurumu IGPN’ye ve mahkemelere taşımasında işe yarıyor. Ama aynı videolar polisin de elinde olduğundan yetkililer bu videolarla kamu malına zarar verenleri bulabiliyor.
Bir de yalan haber meselesi var. TikTok’ta 2 milyondan fazla izlenen bir videoda, okulların önünden geçen askerî zırhlı araçlar gösterilip “ordu liselileri bastırmak için tank gönderdi” deniyordu. France 24’ün doğrulama ekibi araçların yerini inceledi ve bunların eylemle ilgisi olmadığını, kışlasına dönen sıradan askerî araçlar olduğunu tesbit etti ve açıkladı. Yani telefon bir taraftan gerçeği gösterirken diğer taraftan de yersiz ve gereksiz bir panik yaratabiliyor.
Çatışma görüntülerinin gölgesinde kalan en elle tutulabilir sorun, okul binalarının durumu. Öğrencileri sokağa çıkaran esas neden siyasi olmaktan çok her gün içinde oldukları sınıfların perişan hali. Nemli ve küflü duvarlar, akan çatılar, çöken tavanlar, kırık sıra ve masalar birçok okulda sıradan şeyler olarak önümüze geliyor. Yazın sınıflar 35-40 dereceye çıkıyor, kışın kalorifer çalışmadığı için öğrenciler 12 derecede ders görüyor.
Kantinde fare, karınca ve hamamböceği görülen şeyler. Tuvalet kapıları kilitlenmiyor, kâğıt ve sabun bulunmuyor. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birinde liseli bir genç için bu devlet “beni umursamıyorlar” demek anlamına geliyor. Başka bir öğrenci “Böcekli bir kantinde yemek yiyoruz, binalarımızın durumuna bir bakmanız yeterli ne demek istediğimi anlarsınız” diyor.
İlk olaylar Paris’in banliyölerinden, Créteil ve Val-de-Marne’dan patlak verdi. İdari kadrosu yetersiz olan, matematik ya da Fransızca öğretmeni eksik olan okullarda öğretmenler greve gitti, öğrenciler de okullarının önünü kapattı. Sonra hareket yavaş yavaş tüm ülkeye yayıldı.
Bazı araştırma verilerine göre Fransa’daki ortaokul ve liselerin yüzde 53’ünde en az bir öğretmen eksik. Okulların yüzde 69’unda ise rehberlik, sağlık ya da idari kadrodan biri yok. Veliler derneği rakamlarına göre Seine-Saint-Denis’de bir öğrenci okul yaşamı boyunca atanmayan öğretmenler yüzünden bir yıllık eğitimden oluyor.
Burada eşitsizlik net bir şekilde görünüyor. Paris’in ortasındaki Henri-IV gibi imkânı bol liselerle banliyölerdeki okullar arasında uçurum var. Beni en çok etkileyen şey şu oldu: Henri-IV ve Hector Berlioz gibi ayrıcalıklı ve hiç bir şeyi eksik olmayan okulların öğrencileri, kendi binaları bakımlı olduğu hâlde banliyödeki öğrencileri desteklemek için eylemlere katıldı. Gençlerin bu eylemler sırasında birbirlerine sahip çıktılar.
Bir başka öfke kaynağı, müfredattaki değişiklikler ve üniversiteye yerleştirmeyi yapan “Parcoursup” sistemi. Yeni programlarda öğrenciler sabah 8’den akşam 18’e kadar okulda kalıyor, derslerin arasında da büyük boşluklar var. Günde dokuz saat ders gören, öğle yemeğine bir saat ayıran, boş saatinde gidecek kütüphane bulamayan gençlerin bu durumdan bezgin olduğu anlaşılıyor.
Son lise reformu, eskiden herkesin aynı sınıfla ders gördüğü düzeni değiştirdi ve programları kişiselleştirdi. Bunun ağır bir bedeli oldu: öğrenciler arasındaki dayanışma zayıfladı, herkes Parcoursup stresiyle başbaşa kaldı. Üstelik sonucu belirleyen algoritma da hiç şeffaf değil. Neden reddedildiğini anlamayan, bekleme listesinde bekleyen ya da yeteneğine uymayan bir yere yerleştirilen öğrenciler, geleceğini görünmez bir yazılımın belirlemesine itiraz ediyor bu eylemlerle.
Eylemler süresince şiddet de sürekli arttı. Nantes’ta 2014’te 52 milyon euroya yapılan Nelson Mandela Lisesi’nin giriş holü yakıldı ve bina ağır hasar gördü, otobüsler ve itfaiye araçları ateşe verildi. Aktarılan bilgilere göre 715’ten fazla polis, yüzlerce öğrenci ve 20 okul müdürü yaralandı.
En üzücü olanı gençlerin yaralanmasıydı. Lens’te 15 yaşında bir lise öğrencisi, atılan bir şok bombası yüzünden elini kaybetti. Tours’da 16 yaşında bir öğrenci plastik mermiyle bir gözünü yitirdi. Val-d’Oise’da 14 yaşında bir çocuğun çenesi gaz kapsülüyle kırıldı.
Bunun üzerine hükümet, Covid-19 salgınından beri ilk kez, güvenlik sorunu yaşanan yüzlerce lisede yüz yüze eğitime ara verip uzaktan eğitime geçilmesi kararını verdi. İçişleri Bakanlığı da Lens’teki yaralanmanın yarattığı tepkiden sonra liseli eylemlerinde şok bombası kullanımını askıya aldığını duyurdu.
Sonuç olarak bu sadece bir bina meselesi değil
Şiddeti haklı bulmak mümkün değil. Yakılan okullar ve yaralanan gençler de kabul edilemez. Ama bütün bu olanları “aşırı gruplar” ya da “aşırı güç kullanan polis” diye iki cümleye sığdırmak da hiç doğru olmaz. Sokaktaki binlerce genç, geleceğe dair gerçek bir kaygı nedeniyle bağırıyor.
Hükümet bir acil durum planı açıkladı, atanmamış 3000 öğretmeni göreve çağırdı, öğrencilerin şikâyetlerini iletmesi için dijital platformlar kurdu. Bunlar yılların birikimini çözmeye yeter mi, bilmiyorum. Anlayabildiğim sadece tavanı akan sınıf veya kırık sandalye sorunu ile karşı karşıya değiliz. Sorulması gereken ise bence şu olmalı; “Bir neslin geleceği bozuk bir sistem ve çürüyen binalar nedeniyle sıkıntı yaşarken, acaba bunu duyurmanın tek yolu sokağa çıkmak mı olmalı yoksa başka bir şekilde bu durum gerekli noktalara uygun ve ciddi bir şekilde duyurulabilir miydi?