Yavaş yavaş her alanda robotlara, algoritmalara işleri devrediyoruz. Belki de geleceğin en büyük mücadelesi insanlar ile makineler arasında değil; konfor ile özgürlük arasında yaşanacaktır.
Bu yazı bir komplo teorisini ispatlama iddiası taşımaz. Bu, son dönemde yaşadığım bazı gözlemlerden doğan bir düşünce deneyidir.
San Francisco’da yüzlerce sürücüsüz aracın günlük hayatın doğal bir parçası hâline geldiğini görmek beni derinden etkiledi. Ardından büyük ölçekli şirketlerin otonom taşımacılığa yaptıkları milyarlarca dolarlık yatırımları okumaya başladım. O an kendime şu soruyu sordum: Eğer ulaşım, üretim, lojistik ve karar alma süreçlerinin önemli bir bölümü artık insanlar olmadan yürütülebilecekse, gelecekte milyarlarca insanın sistem içindeki rolü ne olacak?
İlginç olan ise bu makaleyi daha okunabilir hâle getirmek için yine yapay zekâdan, ChatGPT’den yardım almam oldu. Düşüncelerimi daha sistematik bir dile dönüştürürken, yapay zekânın yalnızca işlerimizi değil, düşünme ve ifade etme biçimimizi de değiştirmeye başladığını fark ettim. Belki de beni en fazla düşündüren nokta buydu.
2045: Konforun Bedeli
İnsanlık tarihindeki en büyük dönüşümler savaşlardan çok teknolojik kırılmalarla gerçekleşti. Tarım devrimi, sanayi devrimi ve internet çağından sonra şimdi aynı anda yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, artırılmış gerçeklik ve enerji teknolojilerinin olgunlaştığı yeni bir döneme giriyoruz.
Bu yazı bir kehanet değildir. Aynı şekilde doğrulanmış gerçekler sunduğunu da iddia etmez. Bu metin, bugünkü eğilimlerin belirli varsayımlar altında nereye kadar gidebileceğini sorgulayan bir düşünce deneyidir.
Yapay zekâ ve robotik sistemlerin gelişmesiyle birlikte önce beyaz yakalı, ardından mavi yakalı işlerin önemli bir kısmı otomasyona geçebilir. Otonom kamyonlar, sürücüsüz taksiler, insansız fabrikalar ve karar destek sistemleri üretimin büyük bölümünü insan müdahalesi olmadan sürdürebilecek noktaya yaklaşmaktadır.
Bu durumda en önemli soru şudur: Çalışmayan milyarlarca insan nasıl yaşayacaktır?
Son yıllarda evrensel temel gelir tartışmaları giderek güçlenmektedir. Belki de gelecekte devletler veya büyük platformlar insanlara maaş vermekten çok, barınma, enerji, gıda ve sağlık gibi temel ihtiyaçları doğrudan sağlayan yeni modeller geliştirecektir. Böyle bir sistemde bireyin ekonomik bağımsızlığı ile sisteme bağımlılığı arasındaki denge yeniden tanımlanabilir.
Pandemi dönemi bu dönüşümün dikkat çekici bir provası gibi görülebilir. Dünyanın büyük bölümü kısa süre içinde ev merkezli yaşama adapte oldu. İnsanlar uzaktan çalıştı, çevrim içi eğitim gördü, Netflix gibi dijital eğlence platformlarına yöneldi, Amazon üzerinden alışveriş yaptı ve Uber Eats, DoorDash ile benzeri teslimat ağlarını günlük yaşamın doğal bir parçası hâline getirdi. Pek çok ülkede devletler vatandaşlara doğrudan mali destek sağlayarak ekonomik düzeni ayakta tuttu.
Bu gelişmeler herhangi bir gizli planın kanıtı değildir. Ancak önemli bir gerçeği gösterdi: Modern toplumlar, uygun koşullar oluştuğunda ev merkezli yaşama ve dijital hizmetlere şaşırtıcı derecede hızlı uyum sağlayabiliyor.
Artırılmış gerçeklik ve sanal gerçeklik teknolojileri olgunlaştığında, çalışma, eğitim, alışveriş ve eğlence büyük ölçüde evlerden yürütülebilir. İnsanlar fiziksel olarak daha az hareket eden, ancak dijital dünyada daha fazla zaman geçiren bireylere dönüşebilir. Bu durum zorlamayla değil, konforun doğal cazibesiyle de gerçekleşebilir.
Bu noktada daha spekülatif bir soru ortaya çıkıyor. Eğer toplumun önemli bir bölümü sistem tarafından sağlanan konfor karşılığında yaşamayı kabul ederse, bu ayrıcalıklara erişim belirli kurallara bağlanabilir mi? Örneğin dijital kimlikler, biyometrik doğrulamalar veya gelecekte geliştirilebilecek implant ya da çip teknolojileri, sağlık hizmetlerinden sosyal yardımlara kadar birçok alanda kullanılabilir mi? Böyle bir senaryoda bireysel özgürlük ile güvenlik ve konfor arasındaki denge yeniden tartışılacaktır. Bugün bunun gerçekleşeceğine dair kanıt yoktur; ancak teknolojinin yönü bu etik soruları gündeme getirmektedir.
Benzer şekilde doğum oranlarının düşmesi ve yaşam süresinin uzaması da yeni tartışmalar doğuracaktır. Genetik teknolojiler geliştikçe embriyo seçimi, kalıtsal hastalıkların önlenmesi ve insan genetiğine müdahale gibi konular daha görünür olacaktır. Bunun hangi sınırlar içinde yapılacağı, geleceğin en önemli etik meselelerinden biri olabilir.
Ekonomik güç dengesi de değişmektedir. Büyük teknoloji şirketleri artık birçok devletten daha fazla veri, sermaye ve küresel etkiye sahiptir. Devletler ortadan kalkmayacaktır; ancak teknoloji şirketlerinin toplum üzerindeki etkisi giderek artabilir.
Bütün bu dönüşümlerin merkezinde enerji yer almaktadır. Yapay zekâ veri merkezleri, robot orduları, otonom lojistik ve dijital ekonomi devasa miktarda enerjiye ihtiyaç duyar. Bu nedenle geleceğin en stratejik kaynağı belki de para değil, enerji olacaktır.
Belki de geleceğin en büyük mücadelesi insanlar ile makineler arasında değil; konfor ile özgürlük arasında yaşanacaktır.
Bu yazının amacı cevap vermek değil, soru sormaktır. Eğer bugün gördüğümüz teknolojik eğilimler aynı hızla devam ederse, 2045 yılında nasıl bir dünyada yaşayacağız?