İki çocuğu olan bir anne olarak ağlayarak yazıyorum bu satırları: Önce teşhis koyalım: 'Duyulmamış çocuklardır' onlar, bir nevi dilsiz. Biz anne babalara düşen çok büyük ve önemli görevler var. Önce çocuğumuzu işitmemiz, ona 'Nasılsın' diye sormamız lazım.
Hatırlayın toplumsal hafızamıza yer etmiş o filmi…
Hababam Sınıfını
Ne diyordu Mahmut Hoca?
“Benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk, suçlu çocuk yoktur. Hatalı ve hatta suçlu ana baba vardır.”
O çocuklardan 9’u öldürüldü… Katilleri de iki başka çocuktu.
Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın anne ve babalara yaptığı bu konuşma, bugün hiç olmadığı kadar sert çarpıyor yüzümüze.
Son iki gündür yaşananlar beni kahrediyor…
Bir anne olarak yazıyorum bu satırları. Biri kız, biri erkek, bugün 20 yaşın üzerinde iki çocuk büyütmüş bir anne…
Ama sadece kendi çocuklarımı değil, yıllar içinde onların arkadaşlarını, sınıf arkadaşlarını, çevremdeki pek çok çocuğu da büyürken izleme şansı bulmuş biri olarak yazıyorum.
Aynı sistemin içinden geçmiş, farklı çocukların aynı ortamda nasıl farklı kırıldıklarını, nasıl sessizleşip nasıl öfkelendiklerini görmüş bir anne olarak…
Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarına baktığımızda, aslında tek tek çocuklara değil, bir bütün olarak topluma ve kendimize bakmamız gerekiyor.
Çünkü o çocuklar bir günde o hale gelmedi.
Ve biz, anne babalar olarak, bu hikâyenin dışında değil en temelindeyiz.
Bugün çetelere sürüklenen, oralarda kimlik arayan, maddi sıkıntılarını gidermeye çalışan, en önemlisi de “duyulmamış” çocuklardan bahsediyoruz.
Evde yeterince görülmeyen, okulda fark edilmeyen, toplumda yer bulamayan çocuklar…
Ve bir başka acı gerçek:
Uyuşturucu! Artık erişim hiç olmadığı kadar kolay.
Eskiden ulaşılması zor, gizli ve sınırlı olan şeyler bugün çocukların cebindeki telefon kadar yakın.
Sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları, mahalle ağları… Bir çocuk yalnızlaştığında, yanlış bir grupla temas ettiğinde, o kapılar çok hızlı açılıyor. Ve çoğu zaman o çocuk neyin içine girdiğini fark edecek olgunlukta bile olmuyor.
Bu noktada yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz:
Görülmeyen çocuk, en hızlı yanlış yere düşen çocuktur.
Peki çocuklarımız nasıl bu hale geldi?
Biz toplum olarak pandemiyi çok hızlı unuttuk. Sanki hiç yaşanmamış gibi devam ettik hayatımıza.
Oysa bu çocukların dünyaya bakışı o dönemde şekillendi. Aylarca ölümün sadece bir sayı olarak verildiği haberleri izlediler. Belki kayıplar yaşadılar. Ama biz o duyguların üstüne konuşmadık.
Evde konuşmadık.
“İyisin değil mi?” diye sormadık çoğu zaman. Sorsak bile cevabını gerçekten dinlemedik.
Ben o dönemde şunu gördüm: Çocuklar sessizleşti. Bazıları içine kapandı. Bazıları öfkelendi ama nedenini anlatamadı. Çünkü anlatabilecekleri alan yoktu.
Aslında pandemi döneminde bu çocukların güvenlik duyguları temelinden sarsıldı. Dünya bir anda öngörülemez ve kontrol edilemez bir yer haline geldi.
Ve biz aynı dönemde çok kritik bir şey daha yaptık.
Yıllarca uzak durmalarını istediğimiz tabletlerin, bilgisayarların başına oturttuk çocuklarımızı.
“Sadece 15 dakika oynayabilirsin” dediğimiz ekranların karşısına, bu kez günde 8 saat oturtmaya çalıştık.
“Okul artık burada” dedik.
Kendi koyduğumuz sınırları, kuralları bir gecede altüst ettik.
Ve sonra… hiçbir şey olmamış gibi o kurallara uymaya devam etmelerini bekledik.
İşte o biriken duygular bugün başka şekillerde karşımıza çıkıyor.
Ve üzerine, zaten kırılgan olan bir eğitim sistemi… Ötekileştirmeye açık, farklı olanı hızla dışarı iten bir yapı.
Ama burada da yine anne babalara iş düşüyor.
Çocuğun sadece notunu takip eden değil, ruh halini takip eden anne babalara…
Sadece “ders çalıştın mı?” diye soran değil, “iyi misin?” diye gerçekten soran ve cevabını bekleyen anne babalara…
Çünkü pedagojinin en temel gerçeği çok basit: Her çocuk görülmek ister. Her çocuk anlaşılmak ister.
Bugün dünyada bazı eğitim sistemlerinin bu noktaya nasıl yaklaştığına bakmak zorundayız.
Örneğin Finlandiya… Akademik başarıdan önce çocuğun iyi oluş halini merkeze koyar. Ama o sistemin başarısının arkasında sadece okul değil, bilinçli ebeveynlik kültürü de vardır.
Ya da Japonya… Çocuklara aidiyet duygusu çok erken yaşta verilir. Ama bu sadece okulda değil, evde başlayan bir şeydir.
Bizde ise çoğu zaman çocuklar ya tamamen okula bırakılıyor ya da tamamen kontrol altında tutulmaya çalışılıyor…
Oysa çocuk yetiştirmek, sadece “yönlendirmek” değil, eşlik etmektir.
Bugün artık en önemli rol rehber öğretmenlerde.
Ama ne yazık ki sayıları yetersiz. Olanlar da çoğu zaman idari yükler altında eziliyor. Oysa ideal bir sistemde her sınıfa bir rehber öğretmen atanmalı. Ve her öğrenciyle haftada en az bir saat birebir zaman geçirilmelidir.
Ama yine de şu gerçeği unutamayız:
Hiçbir rehber öğretmen, evdeki eksik ilgiyi tek başına telafi edemez.
Ben yıllar içinde şunu çok net gördüm: Dinlenen çocuk değişiyor. Anlaşıldığını hisseden çocuk yumuşuyor. Kabul gören çocuk güçleniyor.
Ama bu olmadığında…
Çocuk yalnızlaşıyor. Ve bir noktada kendine bir yer arıyor.
Bugün o yeri çetelerde bulan çocuklar var.
Orada görüldüklerini, kabul edildiklerini, ait olduklarını zannediyorlar. Çünkü henüz doğru ile yanlışı ayırabilecek duygusal birikime sahip değiller.
Oysa gerçek şu: Orada en hızlı gözden çıkarılan, en kolay vazgeçilen kişiler yine onlar. Çoğu zaman bir amaç uğruna kullanılan, birer “maşa” haline getirilen çocuklar olduklarının farkında bile değiller.
Bu yüzden bu olaylar sadece “şiddet” değil, birer yardım çağrısı.
Bir çocuğun “beni görün” deme biçimi.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle evlerimizden başlamalıyız.
Çocuklarımızla gerçekten vakit geçirmeliyiz. Onları dinlemeliyiz. Yargılamadan, düzeltmeye çalışmadan, sadece anlamaya çalışarak…
Okullarda ise sadece akademik başarı değil, duygusal gelişim de merkeze alınmalı.
Gerçek spor alanları oluşturulmalı. Çocukların öfkesini sağlıklı şekilde boşaltabileceği ortamlar yaratılmalı. Yoga, uzak doğu sporları, ama sadece teknik değil, o disiplinlerin felsefesiyle birlikte…
Ve mutlaka yaşayan kulüpler kurulmalı. Çocuğun kendine bir yer bulabileceği alanlar.
Çünkü mesele aslında çok net:
Bir çocuk kendini ait hissettiği yerde zarar vermez.
Ama ait hissedemediğinde…
Bir yer bulur. Ve o yer her zaman doğru yer olmayabilir.
Son iki gündür yaşananlar beni kahrediyor. Ama belki de bu, durup yeniden düşünmemiz için bir fırsat.
Biz anne babalar olarak…
Gerçekten çocuklarımızı görüyor muyuz?
Görmek istiyorsak Mahmut Hoca’nın 50 yıl önce o harika filmdeki tiradını bir kere, bir kere daha dinleyelim.
Ne diyordu Mahmut Hoca;
“Benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk, suçlu çocuk yoktur. Hatalı ve hatta suçlu ana baba vardır. O yüzden de bu karneleri çocuklarınıza değil gerçek sahipleri olan sizlere vermeyi daha uygun buldum. İçindeki notlar sadece onların ders notları değil, bir anlamda sizlerin de analık babalık görevlerinize verilmiş olan notlardır. Çünkü bir çocuk eline çanta verip okula yollamakla, cebine üç beş kuruş koyup okul köşesine atılmakla eğitilmez.”