Ekrem İmamoğlu ilk kez seçime katılamama ihtimali hakkında konuştu, "Kendi irademle değil 15,5 milyon vatandaşın oyuyla aday oldum" dedi ekledi: "Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur."
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı ve Istanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ilk kez Cumhurbaşkanı seçimine katılmasının engellenmesi ihtimaliyle ilgili konuştu. İmamoğlu, kendisinin katılıp özgür biçimde yarışamayacağı bir seçimin “Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olacağını” söyledi.
Silivri Cezaevi’nden T24’ten Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtlayan İmamoğlu “Adaylığım kesin biçimde devam etmektedir” dedi.
İmamoğlu, kapsamlı söyleşide hem kendi siyasi geleceğine hem de Türkiye’nin gidişatına yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Kürt sorunundan ekonomik sorunlara, yargı bağımsızlığından seçim güvenliğine kadar geniş bir yelpazede açıklamalar yapan İmamoğlu, Türkiye’nin “eşit yurttaşlık temelinde büyük bir sıçrama yapabileceğini” söyledi.
İmamoğlu Kürt sorunuyla ilgili olarak “Her vatandaşımızın dilinden kültürüne, inancından geleneklerine kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır” dedi.
İmamoğlu’nun adaylığını etkileyebileceği iddia edilen diploma davası son aylarda siyasi gündemin en tartışmalı başlıklarından biri.
İmamoğlu bu davayı “hukuk tarihinin kara lekesi” olarak nitelendirerek devlet kurumlarına duyduğu güvenin kötüye kullanıldığını savundu.
19 yaşında bir genç olarak devletin ilanlarına, belgelerine ve onayına güvenerek yatay geçiş yaptığını belirten İmamoğlu, bugün aynı belgelerin tartışma konusu yapılmasını “kumpas” olarak değerlendirdi:
“Bir avuç muhteris devletimizin yargısını ve kurumlarını istismar ederek 35 yıllık diplomamı almaya çalışıyor. Helal olan haram edilmek isteniyor.”
İmamoğlu, davanın henüz sonuçlanmadığını ve bu nedenle adaylığının hukuken devam ettiğini vurguladı.
Ekrem İmamoğlu, cumhurbaşkanı adaylığının kişisel bir tercih değil, halkın iradesi olduğunu söyledi ve 23 Mart’ta yapılan ön seçimde kendisine verilen desteği hatırlattı:
“Ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır.”
CHP içinde Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş’ın da cumhurbaşkanı adaylığı için güçlü bir alternatif olarak konuşulmasını da değerlendiren İmamoğlu, partisinin çok sayıda nitelikli aday çıkarabilecek kapasitede olduğunu belirtti.
İmamoğlu, kendisinin yarışamadığı bir seçimin demokratik meşruiyet açısından sorun yaratacağını savundu. Söyleşinin ilgili bölümü şöyle:
“Öncelikle bir meselenin altını çizerek başlamak isterim: Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’deki en şeffaf, gördüklerini söyleyen, söylediklerini hisseden ve milletimize karşı en açık olan siyasi partidir. Yani biz hiçbir şeyi “ele vermeyiz”, ülkemiz için bildiğimizi ve gördüğümüzü milletimizle her daim paylaşırız.
Diploma davası, hukuk tarihimizin gördüğü en büyük kara lekelerden biridir. Devlet kontenjan açıyor; belgelerimi eksiksiz ibraz ediyor ve yatay geçiş hakkı kazanıyorum. Bırakın lisansı, aynı üniversitede yüksek lisans bile yapıyorum. Bütün bunları yaparken devletin kurumlarına ve adaletine güvendim ben. 19 yaşında bir genç olarak, devletin ilanına, evraklarına ve onayına güvenmeyip kime güvenelim Allah aşkına? Biz devleti hep güvenilir bildik; vatandaşını, gencini, yaşlısını korur kollar diye öğrendik. Fakat maalesef ki bugün bir avuç muhteris, devletimizin yargısını, kurumlarını istismar ederek 35 yıllık diplomamı almaya çalışıyor. Anlaşılan o ki Cumhurbaşkanı adayı olduğunuzda, helal olan haram edilmek isteniyor. Bu kumpas, net bir kara lekedir. Yalnız benim haklarım değil, devletin yargısının ve kurumlarının şeref ve namusu, güvenilirliği de söz konusudur. Biz inşallah siyasi tarihimize ve hukukî değerlerimize bu kara lekenin sürülmesine izin vermeyeceğiz.
Adaylık meselesine gelince, ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır. Diploma davası henüz sonuçlanmamıştır. Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir. Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır. Onlarla yol arkadaşlığı yapmaktan onur duyduğum Sayın Genel Başkanım Özgür Özel ve Sayın Başkan’ım Mansur Yavaş, Türkiye’nin önemli değerleri. Cumhuriyet Halk Partisi, birçok Cumhurbaşkanı adayı çıkarabilecek kalitede ve kalibrede bir partidir. İnanın bizim kim aday olacak gibi bir endişemiz yok! Fakat iktidardakilerin Anayasa’mızdaki dönem şartını nasıl aşacağını çok merak ediyorum. Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı.
400 milletvekili hülyasına kapılırlarsa çok beklerler. Milletin önüne referandum sandığının konacağı günü heyecanla ve hevesle beklediğimizi bilsinler. Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.”
Gazeteci Çamlıbel’in “İktidara geldiğinizde somut üç vaadiniz ne olur?” sorusuna İmamoğlu şu cevabı verdi:
Öncelikle şunu belirtmeme izin verin: 2023 seçimlerinde alınan sonuç üzerine, partimden ve yakın çalışma ekibimden arkadaşlarımla beraber işlerin eskisi gibi yürümesine seyirci kalmamaya ve hızla bir sonraki seçimler için kapsamlı bir hazırlık yapmaya karar verdik. Bu çerçevede bir yandan partimizi 2028 seçimlerine hazırlamak için adımlar attık, bir yandan da Türkiye’nin bütün temel sorunlarının röntgenini çekip bu sorunları çözüme kavuşturmak için politika önerileri geliştirmeye başladık. Partide attığımız adımların sonucunu biliyorsunuz: Yönetim değişikliğinin ardından 2024 yerel seçimlerinde açık ara birinci parti olduk ve güvenilir bütün kamuoyu yoklamalarına göre birinci parti olmaya devam ediyoruz. Türkiye’nin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin çalışmamızsa 2023 seçimlerinden hemen sonra başladı. Yüzlerce uzman ve akademisyenle bir araya gelerek Türkiye’nin sorunlarına kalıcı çözümler getirecek öneri ve projeler geliştirdik. Çalışmalarımız Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi çatısı altında devam ediyor. Demek istediğim, 2023’ten beri çalışıyoruz. Türkiye’nin sorunlarını, nasıl yönetilmesi gerektiğini biliyoruz. Türkiye’yi yönetmeye hazırız. Sadece seçimleri bekliyoruz.
İktidara geldiğimiz ilk günden itibaren tabii ki iktidarın en çok mağdur ettiklerini, özellikle dar gelirlileri, emeklileri, gençleri ve kadınları biraz olsun rahatlatacak adımları atacağız. Ancak herkesin şundan emin olmasını isterim; Türkiye’nin zamanını sorunlarımıza yalnızca pansuman yapmak için değil, kalıcı biçimde çözmek için harcayacağız. Sorunuza bu açıdan cevap verecek olursam, acilen ele almamız gereken, köklü reformlar yaparak kalıcı çözümler geliştirmemiz gereken alanların ilk üçüne adalet, ekonomi ve eğitimi koyarım.

Bu çerçevede, iktidara geldiğimiz ilk günden, hatta ilk saatten itibaren, bu ülkede adaleti yeniden tesis etmek, yargımızı yeniden bağımsız ve tarafsız kılmak için harekete geçeceğiz. İktidara geldiğimiz ilk gün, yapacağım ilk konuşmada, hâkim ve savcılarımıza seslenip, şunları söyleyeceğim: “Hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne sahip çıkıyoruz. Kararlarınızı alırken, kanunlardan ve vicdanınızdan başka bir referansınız olmasın!” Konuşmakla kalmayacağız elbette. Yargıyı bağımsız, adaleti erişilebilir kılmak için HSK’nın yapısını değiştirecek, davalar devam ederken hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesine son vereceğiz.
Ülkemizin en derin problemi yoksulluktur. Milletimizin hiçbir ferdi açlık sınırı altında yaşamayı hak etmiyor. Yine iktidara geldiğimiz ilk günden itibaren, emeklilerimizin, asgari ücretlilerimizin ve hiçbir ailenin açlık sınırı altında kalmayacağı bir vatandaşlık geliri programını oluşturmak için çalışmaya başlayacağız.
Yine iktidara geldiğimiz ilk günden itibaren sanayiyi yeniden refahın, istihdamın ve kalkınmanın omurgası yapmak, üretim ekonomisini canlandırmak için çalışacağız. Üretimi sadece canlandırmak için değil, yenilikçi kılmak için de gayret edeceğiz. Başta sanayi olmak üzere ekonominin bütün sektörlerini yenilikçi, verimli ve sürdürülebilir kılmak için Bilim, Teknoloji ve Yenilik Başkanlığı’nı, Türkiye Ulusal Kalkınma Fonu’nu ve Türkiye Atılım Ofisi’ni kuracağız.
Bugün herkes şunu kabul ediyor; dünyanın mevcut durumunda bilgi olmadan, bilim olmadan ülkeler, devletler güçlü ve dayanıklı olamıyor. Buradan hareketle iktidara gelir gelmez el atacağımız alanların ilk sırasında eğitim olacak. Eğitimde vaadimiz şu: Türkiye’nin her yerinde nitelikli eğitimi parasız, parasız eğitimi nitelikli yapacak, çocuklarımıza kaliteli, parasız ve bilginin yanında beceri kazandıran bir eğitim vereceğiz. Eğitimi ideolojik kavga sahası olarak görmeyeceğiz. Devlet okullarını yeniden ülkenin en iyi okulları yapacağız.”
İmamoğlu’nun Çamlıbel’le söyleşisinin kalan bölümü şöyle:
-Hep demokratik, çoğulcu, kişisel hak ve özgürlükleri önceleyen bir yönetim anlayışınız olduğuna vurgu yaptığınız için sormak istiyorum. Değerlerin uluslararası düzeyde geçer akçe olduğu ön kabulüyle bir siyaset önermek ahlâken doğru yer olmakla birlikte bir biçimde 2020’lerin realitesiyle çelişmiyor mu?
Amerikalı siyaset bilimci Huntington’ın ünlü bir teorisi vardır: “Demokrasi Dalgaları”. Deniz suyunun belli sürelerle çekilmesi ve sonra kıyıya vurmasına benzer dünyanın demokrasi serüveni. Buna göre dünyada üç demokrasi dalgasına karşılık iki ters dalga yaşanmış. Birinci demokrasi dalgası Amerikan ve Fransız ihtilâlleriyle, peşi sıra gelen ilk ters dalga ise İtalya’da Mussolini’nin iktidara gelmesiyle devam etmiş.
İkinci demokrasi dalgası İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden 1945-1960 döneminde yaşanmış; bunu takip eden ters dalga ise askerî yönetimlerin iktidara oturduğu yıllar olarak tanımlanmış. Huntington üçüncü demokrasi dalgasının ise 1974 Portekiz devrimiyle başladığını iddia etmiş 1991 yılında yayınladığı kitabında. Ancak kitapta üçüncü ters dalgadan söz etmemiş. Çünkü ona göre küresel süreç, demokrasinin önündeki tüm engelleri kaldıracak, ekonomik piyasa serbestleşecek ve insanlar özgürleşecekti. Ancak böyle olamadı. Bana göre bizim şu anda yaşadığımız, demokrasinin üçüncü ters dalgası. Küresel düzlemde bakalım. 2010’ların başındaki Arap Baharı, Avrupa’nın tam ortasında yaşanan ve yaklaşık 4 senedir süren fiilî savaş, küresel göç krizi, Brexit süreci, İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve savaşın Lübnan, İran ve hatta Suriye’ye uzanması, ABD’nin tarihî boyunca bu kadar öngörülemez bir şekilde yönetilmesi… Ve elbette Türkiye’nin her geçen gün demokrasiden ve bununla ilişkili olarak insan haklarından, hukuk devletinden, şeffaflıktan uzaklaşması… Uluslararası indekslerde karnemiz her geçen gün daha da kötüleşiyor.
Ülkemiz her gün farklı bir operasyonla uyanıyor. Binlerce kişi siyasi sebeplerle içeride tutuluyor. Bir Cumhurbaşkanı adayı olarak tam 10 aydır iftiracıların yalan beyanlarıyla, kumpaslarla ve telaşla hazırlanmış, gerçeklikten ve hukuktan uzak bir iddianameyle tutsak edilmiş durumdayım. Sayın Selahattin Demirtaş tam 10 yıldır cezaevinde tutuluyor. Ülkemizde bu yönetimin zulmüne maruz kalmayan bir kesim kaldı mı acaba?
Tüm bu karamsar tabloya rağmen ben umutsuz değilim. Aksine, tünelin ucundaki ışığı görüyorum. Her bir ters demokrasi dalgası sonunda bir demokrasi dalgası da yaşanmış dünyada. Elbet demokrasiyi, çoğulculuğu, kişi hak ve özgürlüklerini önceleyen yönetimler söz sahibi olacaklar. Değişim uzak değil!
Evet, 2020’lerin realitesi, bu değerleri savunmak olmayabilir. Ancak siyaset, toplumu şekillendirir. Bizim temel hedefimiz, demokratik, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletinin varlığını sağlamak. Bu nedenle birleştirici, kucaklayıcı söylemlerde bulunmak, kutuplaştırmamak, her ne şart altında olursa olsun insan hak ve özgürlüklerinden vazgeçmemektir bizim aslî vazifemiz. Hayalimizdeki Türkiye’yi hep birlikte kuracağız. Adaletli ve eşit bir toplum için birlikte karar verip birlikte çalışacağız. Türkiye, dünyadaki yeni demokrasi dalgasının öncülerinden olacak.

-20. yüzyılın ikinci yarısından son döneme kadar kendisini ‘değer siyaseti’nin beşiği olarak konumlandıran Avrupa Birliği dahi sert bir realizme teslim olmuşken ve değerlerini geri plana atmışken aktif savaşların ortasında kalan Türkiye, değer siyasetiyle güvenliğini sağlamayı becerebilir mi?
Haklısınız. Uluslararası sistemin bugün geldiği noktada, diplomasi ve değerler oldukça yara almış durumda. Uluslararası hukukun yıpratıldığı, askeri gücün çok daha rahat bir şekilde uygulandığı bir dönemi yaşıyor, bunun sonuçlarını Ukrayna’da, Filistin’de ve Venezuela’da görüyoruz. Büyük güçlerin kontrolündeki Birleşmiş Milletler etkisiz hale getirilmiş durumda. Hak, hukuk ve adaleti en çok savunagelen Avrupa devletleri ise kendi içinde bölünmüş ve bu gidişatı değiştirecek siyasi irade, vizyon ve askeri kapasiteden yoksun durumda.
Peki bu şartlar altında biz neden değer siyasetini, demokrasiyi, adaleti ve hukukun üstünlüğünü savunuyoruz?
Öncelikle şuradan başlayalım: Güçlü devlet, hazır ordu ve etkili dış politika olmadan yapılan değer siyaseti, güzel sözlerden öteye geçememe tehdidiyle karşılaşır. Değerleriyle öne çıkan milletler güçlü olmak zorundadır. Aynı zamanda, değer siyaseti bir vitrin değil; güvenlikle doğrudan ilgili bir yaklaşımdır. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı, hakların çiğnendiği, ekonomik kalkınmanın sağlanamadığı, adalet duygusunun ortadan kalktığı bir yerde istikrar ve güvenlik sağlanabilir mi? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan sistemin temel varsayımı bunun mümkün olamayacağı yönündeydi. Peki bu varsayımı değiştirmemiz için bugün bir neden var mı? Bence hayır. Tarihin belirli dönemlerinde gücü olanlar olmayanlara zulüm edebilmiştir. Bugün de hem Türkiye’de hem dünyada böyle bir dönemden geçiyoruz. Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek ve aklın, bilimin, insanlığın en yüce değerlerinin ön plana geçtiği bir çağı yeniden hep beraber inşa edeceğiz. Buna yürekten inanıyorum.
Bu nedenle, Türkiye değer siyasetiyle hem güvenliğini hem saygınlığını hem de etki alanını artırabilir. Ama bu siyaseti içerde savunma sanayii, istihbarat, siber güvenlik, kritik altyapı direnci, afet ve enerji güvenliğini geliştirerek takviye etmeliyiz. Bu kapasite yoksa “değer” siyaseti sadece söylemde kalır. Ayrıca, içeride barış ve demokrasinin güçlenmesi kutuplaşmayı azaltır, toplumsal dayanıklılığı artırır. Milleti bir bütün olarak birbirlerine kenetlenen ülkeler ise başarılı olur. Benim temel tezim şu; artık dayanıklılık çağındayız ve ülkemizin dayanıklılığını artırmalıyız.
Unutulmaması gerekir ki büyük güçler dâhil, hiçbir ülke güvenliğini tek başına sağlayamaz. Türkiye’nin coğrafyası ittifaklar ve ortaklıkları daha da kritik hale getirmiştir. Değer siyaseti ortaklık ve ittifak kurmayı kolaylaştırır; mevcut ortaklar arasındaki güveni artırır. Tüm olumsuzluklara rağmen, aynı anda olumsuz gidişatı dengelemek isteyen aktörler de sahadadır. Yapmamız gereken, uluslararası örgütler içinde kurala ve hukuka dayalı düzeni ayakta tutmak isteyen ülkelerle uzun soluklu bir ortak tutum ve dil oluşturmak. Güvenlik dilini hukuk, öngörülebilirlik, iç barış ve demokratik değerlerle birleştirmek. Bu birleşim, değer siyasetine gerçek ağırlığını kazandıracaktır. İnanıyorum ki Türkiye dünyada değer siyasetinin ve uluslararası hukuka sahip çıkmanın öncüsü konumundaki ülkelerden olacaktır. Değer siyaseti ile oluşacak meşru zemin, toplum nezdindeki siyasete, kurumlara, yargıya ve bütün devlet organizasyonuna olan güveni de arttırır. Bu güvenin tesis edilmediği her ülkenin çok büyük bir risk altında olduğunu unutmayalım. Türkiye’nin toplumsal yapısı, çeşitliliği ve jeopolitik konumuyla, en kalıcı ve güçlü güvenlik politikalarını değer siyaseti ile inşa edeceği en esaslı gerçektir.
-Hem CHP hem de aslında AKP iktidarı, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği hâlâ mümkünmüş gibi mesajlar vermeye devam ediyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki gelinen noktada bu pek mümkün görünmüyor. Diyelim ki sizin umut ettiğiniz gibi CHP iktidara geldi ve hızla Türkiye’yi üyelik rotasına geri soktu… 2030’larda hâlâ AB’nin bir anlamı olacak mı ki CHP’nin hâlâ en öne çıkan siyasi argümanı bu?
Evet, Türkiye’nin üyelik müzakereleri fiilen dondu. Bu doğru. Ama Türkiye hukuken ve kurumsal olarak hâlâ tam üyelik sürecinin içinde. Aday ülke statüsü devam ediyor. Müzakere çerçevesi duruyor. Gümrük Birliği ve yoğun sektör entegrasyonu zaten işliyor. Bu uzun yolculuktan vazgeçmek bize ne kazandırır? Vazgeçmek, Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerindeki önemli bir maniveladan kendi eliyle vazgeçmesi olur. Üyelik hedefini bir çıpa olarak düşünmek gerekir. Hukukun üstünlüğü, kurum kalitesi, piyasa güveni, yatırım ortamı, eğitim ve bilim ekosistemi. Bunların hepsi bizim gerçekleştirmemiz gereken reformlar. AB rotası bunları ölçülebilir bir standart setine bağlıyor. Bir de şu gerçek var; ülkemizin ekonomisi fiilen Avrupa ile bağlı. En büyük ticaret ortağı, yatırım kaynağı, teknoloji ve standart ekosistemi Avrupa. Finansman maliyeti, ihracatın kompozisyonu, üretim zincirleri, şirketlerin uyum yükü… “AB bitti” demek kolay. Ama AB’nin ürettiği standartlara uyum ihtiyacı bitmiyor. Dolayısıyla AB yolculuğu, bizim için kalkınma politikalarımızı destekleyen, demokrasi ve hukuk vizyonumuzla uyumlu, bize ekonomik ve diplomatik açıdan daha geniş bir oyun alanı ve imkanlar sağlayan bir süreç. Bu nedenle, bizim için AB’ye tam üyelik hedefi devam ediyor. Ben de ülkemizde yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen, AB ile ilişkilerimizin ilerletilmesinin karşılıklı yarar sağlayacağını düşünüyorum. Bu görüşlerimi yakın bir zamanda benimle Silivri’de görüşen AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’a hem sözlü hem de yazılı olarak ilettim.
İkincisi, AB elbette Soğuk Savaş sonrası AB değil. O dönem bitti. Genişleme coşkusu, sınırsız serbestleşme iyimserliği, güvenliğin arka plana itildiği refahın arttığı yıllar geri gelmiyor. Bu anlamda “eski AB” artık yok. Ama “AB’nin anlamı bitti” demek başka bir iddia. Bu görüşe katıldığımı söyleyemem. Bugünün AB’si daha jeopolitik, daha güvenlik odaklı, daha seçici, daha regülasyoncu. Avrupa da dünyanın yeni durumunda yeni bir güvenlik konsepti geliştirmeye çalışıyor. Türkiye’nin bu yeni konseptin bir parçası olarak da Avrupa’yla güçlü bir ilişki kurması gerektiğini düşünüyoruz. Sadece AB üzerinden değil yeni güvenlik ihtiyaçları üzerinden Avrupa’yla yakın olmalıyız. AB, iklim politikaları, dijital kurallar, rekabet hukuku, tedarik zinciri güvenliği, sınırda karbon düzenlemesi, devlet yardımları, savunma sanayi işbirliği gibi alanlarda oyun kurucu olmaya çalışıyor. Bu kurallar sadece AB içinde kalmıyor. Türkiye’nin ihracatı, sermaye akımları, sanayi standartları ve şirket uyumu doğrudan etkileniyor. AB siyasi açıdan etkin olamasa bile regülasyon üretme kapasitesi bitmiyor. Türkiye’nin de bu regülasyon alanının içinde kalması menfaatlerimizle uyumludur.
Bu yüzden, AB’nin değiştiği gerçeğinin bilinciyle, Türkiye de bu değişen Avrupa’yla ilişki düzenini yeniden kurmalı. Hedefimiz sadece kapıdan içeri girmek değil, kuralların oluştuğu masada olmak. AB ile birçok alanda oldukça faydalı ve Türkiye menfaatine işbirlikleri içerisinde bulunabiliriz. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi, yeşil dönüşüm uyumu, dijital ve veri rejimleri, savunma ve tedarik zinciri ortaklıkları… Bunlar 2030’larda AB’nin anlamlı olacağı alanlar. CHP, AB üyeliğini ülkenin iç kapasitesini yükselten bir çıpa ve Türkiye’yi Avrupa’nın yeni kurallarıyla uyumlu hale getiren bir strateji olarak savunuyor. CHP olarak bizlerin arzu ettiği Türkiye, elde edeceği kazanımlar ve var olan kabiliyetleriyle 2030’ların AB’sinde aynı zamanda Avrupa’nın lokomotifi ve lider ülkelerinden biri olacağı gerçeğini de mutlak bir biçimde not etmek gerekmektedir.
-Siz İsrail’in bizzat Türkiye’yi hedef almasını hakiki bir olasılık olarak görüyor musunuz?
İsrail’in Türkiye’yi hedef almasının askerî ve siyasi bedeli çok ağır olur. Bu ülkenin tarihî, askerî ve sosyal birikiminin bölgedeki diğer herhangi bir ülke ile karşılaştırılamayacak kadar derin olduğunu en iyi İsrail bilir. Son gelişmelere bakınca ben asıl riskin doğrudan savaş ilanı gibi bir senaryodan çok, bazı temas alanlarında ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Suriye bunun gerçekleşmesi riski bulunan başlıca saha. Hava sahası, vekil unsurlar, istihbarat faaliyetleri, hedefli operasyonlar. Bir saldırının Türkiye sınırına yaklaşması, Türk unsurlarının bulunduğu bölgeyi etkilemesi, yanlış okuma ve yanlış hesap ihtimalini büyütür. Deniz alanları, enerji hatları ve siber alan da gerilimin taşabileceği başlıklar. Bu yüzden dış politikamız yarın çatışma çıkacakmış gibi hazır olmamızı sağlayacak, her ihtimali göze alacak şekilde donatılmalı. Hazırlık, caydırıcılığı artırır. Diplomasi, tırmanmayı ve gerilimi kontrol eder. Pratikte bu, iki şeyi aynı anda yapmak demek. Birincisi savunma ve istihbarat kapasitesini diri tutmak. İkincisi kriz iletişim kanallarını açık tutmak. Bu gerilimi yönetmenin yolu, hazırlık ve diplomasiyi aynı anda yürütmek.
Bugün ülkemizin yaşadığı birçok dış politika krizinin, 15 yılı aşkın süredir sıralı bir şekilde yapılan birçok hatalı ilişki tariflerinden ve kurumsallığını yitirmiş, iç politika malzemesi haline gelen, kişisel ilişkilere sıkışmış uygulamalardan kaynaklandığını hatırlatmam gerekir.
Biz, Türkiye’yiz. Etrafımızdaki hiçbir ülkeye, hiçbir millete benzemeyiz. İnşallah iktidara geldiğimizde, güçlü ve demokratik kapasitesi gelişmiş bir devlet, hazır bir ordu, sağlam temellere dayalı bir ekonomi ve en önemlisi birbirine kenetlenmiş bir millete sahip bir Türkiye olarak, hiçbir devlet tarafından rahatça tehdit edilemeyecek bir ülke haline geleceğiz. “Yurtta barış, dünyada barış” prensibinin 21. yüzyılda ihtiyaç duyulan yaklaşımı, bizi çok daha etkili ve itibarlı bir pozisyona taşıyacaktır.
-MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin geçen haftaki grup toplantısında ‘Terörsüz Türkiye’nin tam da bu güvenlik kaygılarıyla başlatıldığını teyit eden güçlü cümleler kurdu. PKK’nın silahsızlandırılması bir yana, Türkiye Kürt sorununu çözmezse ve Bahçeli’nin jargonuyla “iç barışını tahkim edemezse” gerçek bir bölünme riskiyle karşı karşıya mı size göre?
Bizim milletimiz; Türk, Kürt, Sünni, Alevi gönül bağlarıyla birbirine kenetlenmiş, akrabalığı, komşuluğu, arkadaşlığı en güzel haliyle gerçekleştiren bir millettir. Bu toprakların insanlarının kardeşliğini kimse bozamaz. Ancak her daim Türkiye’ye düşmanlık etmeye yeltenen, içeride ve dışarıda güvenliğini tehdit eden ve milletimizin huzuruna el uzatmaya çalışan dış odaklar olacaktır. Bu sebeplerle, Sayın Bahçeli’nin çağrısı son derece doğru, fakat eksik ve geç kalmış bir açıklamadır. Kürt meselesi, yalnız Kürtlerin değil, bütün Türkiye’nin meselesidir. Kürt meselesi, yalnız güvenlik değil, aynı zamanda demokrasi meselesidir. Kürt meselesi yalnız güvenlik meselesi değildir, özünde bir demokrasi ve kader birliği meselesidir. Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının yolu da Kürt meselesinin adil, kalıcı, devlet nezdinde ve yasal bir zeminde çözülmesinden geçer.
Ülkemizin yaşadığı güvenlik tehdidi ise bugün gördüklerimizden çok daha büyük ve bu büyük tehdidi bertaraf etmek için hepimize görev düşüyor. Dünyamız; büyük kırılmaların, ekonomik belirsizliğin, savaş tehditlerinin ve muhtemel insanî krizlerin pençesinde büyük bir bilinmezliğe, kuralsızlığa ve derin tehlikelere sürükleniyor. Ortadoğu’dan Afrika’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Güneydoğu Asya’dan Latin Amerika’ya ve hatta Kuzey Kutbu’na kadar yoğunlaşan fiili çatışma tehditleri ve diplomatik krizler bizlere eskinin bitişinin fakat yeninin yükselişine dek oldukça zor günlerin yaşanacağının haberini veriyor.
İsrail’in katliamlarına cevap verememiş olan uluslararası hukuk düzeni, Venezuela’da adeta can çekişiyor.
“ABD artık dünyanın komiseri olmayacak” vaatleriyle başa gelen Sayın Trump, komiserlikten de kötü olan bambaşka bir hevesi, dünyaya “güç” olarak sunuyor. Bu dengesizlik ve belirsizlikten medet uman dünya liderleri, bırakın uluslararası hukuka ve dünyanın geleceğine sahip çıkmayı, “bu kaostan nasıl kâr elde ederiz” hevesleriyle dünyamızın büyük bir bilinmezliğe doğru sürüklenmesine destek oluyor. Türkiye olarak bu kaosa, istikrarsızlığa ve tehditlere hazır olmalıyız. Artık bizim için durmak gibi bir ihtimal yoktur. Türkiye’nin yürüyüşünü behemehâl başlatmalıyız! Ekonomide, sanayide, tarımda ve enerjide sağlam temeller üzerine oturan ve en önemlisi demokratik ve hukukî gücünü artıran bir Türkiye, artık tercih değil zorunluluktur.
Bu hususta ülkemizi yönetenlere seslenmek istiyorum; çok sevdiğiniz, kaybetmekten korktuğunuz, uğruna bizim gibi Türkiye aşkıyla yanan insanları cezaevine koyduğunuz koltuklarınızın bir amacı vardır. Türkiye güçlü olmak zorundadır! Rüşvet, iltimas, rant ve nüfuz ticaretiyle yürüttüğünüz bu Kara Düzen bırakın Türkiye’yi durdurmayı, geriye götürüyor. Türkiye’nin yürüyüşü için demokratik kapasite, hukuk düzeni ve doğru alanlara kaynak aktarımı gerekiyor. Yeni sanayileşme ve milli tarım hamlelerini gerçekleştirmemiz, enerji bağımsızlığımızı ve savunma kapasitemizi arttırmamız gerekiyor. Koltuklarınız, Türk gençliğinin istikbalinden kıymetli değildir. Adil bir seçim düzeni oluşturalım, milletin iradesine saygı duyalım ve kim kazanırsa kazansın, hep birlikte Türkiye için büyük bir yürüyüşü gerçekleştirelim! Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’nin yürüyüşü için hazırlığı tamdır! Atalarımıza, insanlarımıza ve geleceğin sahibi olan evlatlarımıza borcumuz vardır. Tüm dünyanın örnek alacağı bir Türkiye olmaya ihtiyacımız vardır. Ve unutmayalım; vatana hizmet, zor günlerin güvercin gerdanlığıdır.
-Size göre IŞİD ve YPG, Türkiye’ye karşı eşit kuvvede tehditler midir? Birisi diğerinden daha ‘fazla tehdit’ teşkil ediyorsa neden?
Sorunuza cevap vermeden önce Yalova’da DAEŞ mensubu teröristlerle girdikleri çatışmada şehit olan emniyet görevlilerimizi rahmetle anmak istiyorum. DAEŞ ve YPG eşit kuvvette değiller. Aynı türden tehdit de değiller. DAEŞ Türkiye için doğrudan ve ani bir tehdit oldu. Hücre yapılanmasıyla, yabancı savaşçı ağlarıyla, kitlesel terör saldırılarıyla. Türkiye bunu acı biçimde yaşadı. Suruç, Ankara, Reina gibi örnekler, devletin ve toplumun hafızasında duruyor. DAEŞ’in hedefi sınır hattı değil sadece. Toplumun gündelik hayatının güvenliği. YPG meselesi ise Türkiye açısından daha çok sınır güvenliği ve uzun süreli stratejik risk başlığına oturuyor. Aynı zamanda, YPG’nin de içinde bulunduğu SDG’nin Suriye hükûmetiyle sürdürdükleri mutabakat süreci YPG’yi yalnız terör bağlamında değil, diplomatik açıdan da üzerinde durmamız gereken bir alanda tutuyor.
Ama ana tehdit ikisi de değil. Ana tehdit ve risk, Suriye’de istikrarın sağlanamamış olmasıdır. Merkezî otoritenin kaybı, güvenlik, hukuk ve kamu hizmetlerinin parçalanması. Bu boşluk olduğu sürece, bugün DAEŞ zayıflar, yarın başka bir örgüt çıkar. Bugün YPG ile gerilim olur, yarın başka bir milis yapılanması doğar. Harita değişir, sorun kalır. Çünkü sorun örgüt isimleri değil, merkezi otorite ve meşruiyet boşluğu. Bu yüzden Türkiye açısından kalıcı güvenlik, Suriye’de işleyen bir devlet düzeninin kurulmasına bağlı. Ama burada “devlet” dediğiniz şey sadece bayrak ve ordu değil; siyasi meşruiyet üreten bir düzen, kapsayıcı bir yönetim, yerel toplulukların sisteme bağlandığı bir temsil mekanizması, hukukun çalıştığı, keyfiliğin azaldığı bir idare. Suriye’de kapsayıcı bir demokratik temsil ve meşruiyet olmadan merkezî otorite zorla ayakta kalır. Zorla ayakta kalan düzen de yeni kopuşlar üretir. Yeni kopuşlar da Türkiye sınırına yeni tehditler olarak geri döner. Arap, Kürt, Alevi, Sünni, Hıristiyan, Dürzi ve bütün topluluklarıyla kardeş Suriye halkı için, Suriye’de kaos ve kriz değil, barış ve istikrarı savunmalıyız.
-İktidar kanadının ‘Terörsüz Türkiye’ diye tanımladığı son çözüm sürecine özü itibarıyla başından beri destek verdiniz. Ama tam da süreç hareketlenmeye başladığında tutuklandınız. Geçen haftalarda bu köşe için konuştuğum CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, sizlerin tutukluluğunun CHP’nin bu sürece destek konusunda elini sıkıştıran bir unsur olduğunu bir biçimde kabul etti. Bu açıdan bakıldığında siz o Meclis’teki masayı kendi geleceğiniz açısından kritik bir unsur olarak görüyor musunuz mesela?
Tam da dediğiniz gibi iktidarın “Terörsüz Türkiye” dediği sürece ilk günden itibaren destek verdik, vermeye devam ediyoruz. Süreci destekliyoruz çünkü bizim için terörün sona ermesi, Kürt meselesinin, silahın ve çatışmanın gölgesinde kalmadan, hukuk ve siyaset zemininde ele alınıp, konuşulması ülkemizin ihtiyacı. Böyle olduğu için de bu konuyu iktidar partisinin yaptığı gibi ikbal ve istikbal meselesi olarak görmedik. Bizim için terörün sona erdirilip Kürt vatandaşlarımızla eşit vatandaşlık prensibi etrafında bir ve beraber yaşamak, parti siyaseti meselesi değil, ülke ve devlet meselesi. Soruna bu perspektiften baktığımız için sürece başından itibaren destek verdik, vermeye devam edeceğiz. İnşallah süreç tamamlanır ve çatışmalar tarihe karışır. Biz de her meselemiz gibi Kürt sorununu da hukuk ve siyaset zemininde konuşuruz. Ama herkes müsterih olsun. Bu iktidar halledemezse biz gelir, biz çözeriz.
Öte yandan, sürece destek verirken Türkiye’nin demokrasiyle ilgili diğer sorunları için de mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Terör meselesi, Kürt meselesi bunlar en önemli meselelerimiz, doğru. Ama başka büyük meselelerimiz de var. Ağzını açanın hapse tıkılmasına, gazetecilerin, siyasetçilerin, sanatçıların cezaevlerine doldurulmasına da seyirci kalmayacağız. Seçimleri kaybedeceğini anlayınca rakibini uydurma gerekçelerle cezaevine atan, rakip partiyi yargı sopasıyla taciz eden bu iktidara “Buyurun ülke sizin, istediğinizi yapın” demeyeceğiz. Bunların olmaması için de mücadele edeceğiz. Nitekim bunun için, süreç başladığında süreci sadece “Terörsüz Türkiye” süreci olarak değil, “Terörsüz ve Demokratik Türkiye” süreci olarak gördüğümüzü söyledik ve herkesi de bu perspektifi benimsemeye davet ettik.
Son olarak şunu belirteyim: Süreç için kurulan komisyonun çalışmalarını çok önemsiyorum. Umarım komisyon, terörün son ermesini sağlayabilecek ve demokrasimizin diğer büyük sıkıntılarını gidermenin önünü açacak bir çalışmayı tamamlar. Ancak komisyonu geleceğimin pazarlık konusu edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Bu konuda kimseyle pazarlık yapmam. Yapmam, çünkü cezaevinde olmam, şahsi bir mesele değil. Mesele Türkiye’yle, demokrasimizle ilgili. Mesele benim cezaevinde olmam değil, Türkiye’nin bir büyük cezaevine dönmüş olması.
-CHP’nin TBMM Başkanlığı’na sunduğu ‘süreç raporu’nda Kürt sorununun spesifik çözümünden ziyade Türkiye’nin genel demokratikleşmesiyle ilgili bir çerçeve öne çıktı. Devamlı Kürt sorununun çözümü konusundaki “tarihsel sorumluluğundan” dem vuran CHP neden iktidarın ilerisine geçen önerilerde bulunamıyor? Hem de 2018’den beri Kürt seçmenle ve HDP/DEM ile kurduğu ilişkinin bedelini siyaseten ödemişken…
Bizim Kürt meselesine nasıl baktığımızın iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Kürt meselesine bakışın bu ülkede farklı olması gerekir. Dünyadaki örneklerden farklı bir tarife muhtaçtır. Sosyolojik özellikleriyle özenle ele alınmalıdır. Siyasi saikler ve fanatik bakış açısı ile ayrıştırıcı, toplumun sinir uçlarına dokunan dil ve tavırdan uzak durulması şarttır.
Dünyada yaşanmış birçok etnik sorundan farklı olarak, Türkiye’de Kürt-Türk ilişkisine ait tarihsel ayrışma dönemleri çok azdır. Anadolu’nun bin yıllık tarihinde Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti akışında yoğun bir kader birliği görmek mümkündür. Milyonlarca yurttaşın göç etmesiyle iç içe geçmiş Türk-Kürt yaşam birliğini görebiliriz. Bugün Kürt nüfusunun en büyük kısmının Türkiye’nin batısında olduğunu söylemek mümkündür. Ben dünyada ve Türkiye’de en fazla Kürt nüfusunun olduğu İstanbul’da belediye başkanlığı yaptım. Bu sebeple, ülkemizin coğrafi bütünlüğünü güçlendiren sosyolojik kaynaşma özelliğinin altını çizmek gerekir.
Bu birliktelik komşuluk, hemşerilik ile birlikte aile birlikteliğini de büyütmüştür. Uzun yıllardır milyonlarca Kürt-Türk çiftin evliliğine şahitlik ediyoruz. En kutsal hali ile aile birlikteliği bu toprakların çok güçlü bir temelidir. Benim öz ailemde olduğu gibi 86 milyon olarak buna şahitlik ediyoruz.
Aynı zamanda ekonomiden tarıma, ticaretten üretime sermaye birliği ve serbest piyasadaki homojen yapı ülkemizin kaynaşması için fırsat yaratmıştır. İstanbul dâhil büyük şehirlerde her bölgeden insanlar yatırımcı kimlikleriyle varlık göstermektedir. Kürtlerin de en önde gelen iş insanları arasında olduklarını görmek mümkündür.
Türk-Kürt birlikteliğinin bir diğer önemli unsuru bin yılı aşkın süredir paylaşılan inanç birliği ile kültür birliğidir. Bu durumun yaşam bütünlüğüne geçişi hızlandırdığı, geleneklerini birlikte sürdürme evresine ulaştığı bu toprakların gerçeğidir. Türkiye’deki toplum bütünlüğünü sağlayan bu avantajlar, bu topraklara özeldir. 86 milyon yurttaşımıza özgüdür. Bu büyük medeniyet birliği, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Trakya’da var olan binlerce yıllık insanlık tarihinden beslenir. Kendi içimizde büyüttüğümüz maneviyatı, değerleri güçlendirerek yol haritası çizmek, bizlerin sorumluluğudur. Bu topraklarda yaşamış tarihsel şahsiyetlerin, erenlerin, âlimlerin birikimleri rehberimiz olmalıdır. Anadolu irfanı ve insanlarımızın erdemi ışığımız, koruyucu gücümüz olmalıdır.
Türkiye’nin içinde bulunduğu ucube rejimin yarattığı atmosfer ve çoklu krizler, toplumun en büyük problemidir. Kürt sorununun çözümünde meseleyi güvenlik pozisyonuna sıkıştırmadan güçlü bir demokratikleşmeye, yasal düzenlemelere, güçler ayrılığı prensibini tariflemeye ve bu atmosferden kurtulmaya acil ihtiyaç vardır. 103 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile yeni bir sayfa açtık. Devlet geleneğimizi milletin egemenliğine taşıyan büyük bir değişim yaşadık. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” anlayışı ile “Yurtta sulh, cihanda sulh” bakışı bizlere muazzam fırsatlar sunmuştur. Saltanattan Cumhuriyete ve çok partili döneme akan siyasi tarihimiz bize geçmişe saygıyla bakmayı ve hatalardan ders çıkarmayı öğretmiştir.
Bu kritik dönemde ulusal birliğimizi teminat altına alacak, her vatandaşımızın dilinden kültürüne, inancından geleneklerine kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. İhtiyacımız olan, Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmaktır. Kalkınmadan üretime, teknolojiden sosyal devlet politikalarına gereken adımları çekinmeden atmalıyız.
Sayın Demirtaş’ın dediği gibi Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Milli maçlarımızı Van’da, Şanlıurfa’da hep birlikte izlemeliyiz. Birlikte göndere çektiğimiz bayrağımızla, vatanın bütünlüğüyle ve milletin birliğiyle bizi yoran boş gündemleri çöpe atmak, kişisel siyasi ihtirasları tarihin tozlu raflarına bırakıp büyük bir değişimi başlatmak zorundayız.
Eğer kalıcı bir barış istiyorsak Kürt meselesinin çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesiyle sağlanacağını net bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu yönleriyle komisyona sunduğumuz rapor, komisyonda eksik kaldığını düşündüğümüz demokratikleşme hamlelerini öne çıkaran, oldukça kapsamlı ve önemli bir rapordur. Bütün bunlarla birlikte, komisyonda görev alan değerli milletvekillerimizin, örgütün feshinin tamamlanması, silahların tamamen yakılması, örgüt mensuplarının statüsü ve fesih sonrası infaz ve rehabilitasyon süreçleri ile ilgili olarak başarılı ve öncü bir katkıyı müşterek rapor sürecinde yerine getireceğine dair inancım tamdır.
Bedel ödediğimizi söylüyorsunuz, doğru. Fakat Türkiye’nin ve milletimizin mutluluğu için ödediğimiz ve ödeyeceğimiz her bedel, evlatlarımıza bırakacağımız en güzel mirastır.
-Hem dışardayken hem de içerdeyken sık sık Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşması için çağrılar yaptınız. Demirtaş’ın mahpusluğu 2026’da 10. yılını dolduracak. Sizi de benzer uzunlukta bir süreç bekliyor olabilir diye düşünüyor musunuz?
Öncelikle şunu söyleyeyim; Selahattin Demirtaş’ın on yıla yaklaşan tutukluluğu, iktidarın hukuk anlayışının nasıl olduğunu ortaya koyan yakıcı bir durumdur. AİHM’nin bağlayıcı kararlarına rağmen özgürlüğüne kavuşamaması, hakkında yeni cezaların verilmesi de yine iktidarın yargı eliyle yaptığı siyasi kumpasların açık delilidir. Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı ve daha nice siyasetçi, hak savunucusu için tutukluluğun cezaya dönüştürülmesi, çıktığı anda yine cinayet işleyenlere, polis katleden teröristlere ise tahliyelerin kolaylıkla verilmesi, iktidarın dilinden düşürmediği yargı reformlarının, hukuk devleti cümlelerinin lafta olduğunun açık delilidir. Milletimiz de bunu görüyor, biliyor. O yüzden de adalet mücadelesinde her gün meydanlarda bizimle birlikte…
Bana gelince, ben kişisel olarak korku duymuyorum. Bu yola çıkarken her türlü bedeli ödemeyi göze alarak çıktık. O nedenle gün hesabı yapacak hâlimiz yok şu anda. Bize bu ülkeyi uçurumun kıyısından döndürme görevi tevdi edildi milletimiz tarafından. Demokraside, adalette, refahta eşitliği sağlama görevidir bu. Ben de kendimi millete emanet ederek yola çıktım. Çünkü aynı zaman da bu yargı darbeleriyle milletin iradesini de ipotek altına almaya çalışıyorlar. Ama biraz önce de söyledim. Milletimiz iradesinin esir edilmesini de kabul etmiyor ve bizimle birlikte adalet ve demokrasi mücadelesi veriyor. Bu mücadeleyle inanıyorum ki çok da uzak olmayan bir gelecekte, yapılacak ilk seçimlerle birlikte milletimiz iradesini sandıkta da gösterecek, yargının siyasi bir sopa olarak kullanılması son bulacak, insanlarımız da özgürlüğüne kavuşacaktır.
Benim tek kaygım; bu ceberrut iktidarın keyfî yönetimle hukuktan ekonomiye, refahın adil paylaşımından toplumsal yozlaşmaya her alanda oluşturduğu tahribatı gidermeye çalışırken nasıl kirlenmeden, alnı açık, vicdanı temiz kalabileceğimiz ile ilgilidir. Çünkü bizim meselemiz, sadece iktidarı değiştirmek değil; biz bu ülkenin hukuk devletine ulaşmasını, yargının siyaset tarafından dizayn edilmesinin önlenmesini sağlamak istiyoruz. Ülkemizi adalet önünde herkesin kendini eşit ve güvende hissettiği günlere kavuşturmak istiyoruz.
-Maduro ve eşinin ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla kaçırılıp New York’a götürülmesi ve orada yargılanacak olmalarını Ankara’nın bir çeşit sessizlikle izliyor olmasını Özgür Özel eleştirdi. Erdoğan ise Trump yerine Özel’i eleştirdi. Trump’ın öngörülemezliği Türkiye açısından neden bir dış politika açmazı? Erdoğan’ın yerinde siz olsanız ne yapardınız mesela?
Maduro ve eşinin bir ABD askeri operasyonuyla Caracas’tan alınıp New York’ta yargı sürecine tabi tutulması, devletlerarası ilişkiler açısından kabul edilemez bir şekilde eşiğin aşılması anlamına geliyor. Uluslararası hukuka ise en çok bizim gibi ülkelerin ihtiyacı var. Büyük güçler kuralı esnettiğinde maliyeti ilk siz ödersiniz. Bu yüzden bu tür eylemleri açık biçimde eleştirmek gerekir. Sebebi ne olursa olsun, uluslararası hukukun çiğnenmesi ve bir ülkenin bir başka ülkenin egemenliğini ihlal etmesi meşru değildir. Sayın Genel Başkanımız da ben de buna dikkat çektik.
Sayın Trump’ın alışılmadık siyasi tavrı diplomatik zemine hasar veriyor. Taahhütlerin raf ömrünü kısaltıyor. Belki fark etmiyorlar, fakat ABD de uzun vadede bundan zarar görme ihtimali yaşıyor. Her ülke çıkarları için mücadele etme hakkına sahiptir, fakat kuralsızlığı öne çıkaran bir mücadele, elde ettiğiniz kazanımları garanti altına alamadığınız kırılgan zaferlere de yol açabilir.
Krizler “bir gece ansızın” doğabilir. Küçük bir işaret bile piyasaya, savunma planlamasına ve ittifak ilişkilerine maliyet ödetir. Ama ben hep şunun altını çizdim. İç meşruiyeti zayıf, ekonomisi kırılgan, kurumları tartışmalı olan ülkelere daha sert yüklenilir. Zayıf noktayı gördükleri yerde baskıyı artırırlar. Dışarıdan gelecek baskılara direnmenin yolu millet olarak dayanıklılığımızı yükseltmektir. İç barışı, hukuk güvenliğini ve kurumsal öngörülebilirliği büyütmektir. Kimseye “borçlu” kalmamak için ekonomide kırılganlıkları azaltmak önemlidir. Savunma ve istihbarat kapasitesini diri tutmak ise hayati önemdedir. Oluşan krizin hemen ardından oluşan tutarsızlık, silsile olaylarda gösterilen tutarsız kararların sonucudur. Bunu yaşamamak, net olarak günü kurtarmakla değil; itibarlı, kurumsal ve vizyoner dış politika diliyle değerlerden sapmamakla, zikzak yapmamakla mümkün olur.
-Aralık ayında Amerikan müesses nizamının yayın organlarından biri olarak görülen Foreign Affairs için kaleme aldığınız makalede, Türkiye’nin ikinci yüzyılında yeniden bir demokratik restorasyonun mümkün olduğunu ve ülkenin ancak bu şekilde “istikrarlı bir bölgesel aktör ve transatlantik ittifakın güvenilir bir üyesi” haline gelebileceğini ileri sürdünüz. Bu satırlar Türkiye’deki iktidar yanlıları tarafından sizin batı başkentlerine “göreve hazırım” mesajı gönderdiğiniz şeklinde yorumlandı. Türkiye’de hayli popüler olan “batıdan icazet” teorilerine nasıl bakıyorsunuz?
Bu iddia kendi içinde tutarsız. Batıdan icazet arayan biri, ana argümanı demokrasi olan bir metin yazmaz. Çünkü bugün Batı başkentlerinin bir kısmı, otoriter liderlerle iş yapmayı daha kolay görüyor. İcazet aranacaksa “demokrasi” onlara ulaşmak için verimsiz bir alan olur.
Asıl mesele şu. Transatlantik bağ Türkiye’nin kimliğini belirleyen bir rozet değil. Türkiye’nin somut güvenlik mimarisinin önemli bir ayağı. Karadeniz güvenliği, caydırıcılık, savunma planlaması ve altyapısı, istihbarat ve birlikte çalışabilirlik hala bu stratejik hat üzerinden yürüyor. Burada bizim açımızdan kritik ayrım “güvenilir üye” ile “itaatkâr üye” arasındaki fark. Güvenilirlik, öngörülebilir olmak demek. Kurallara dayalı karar almak demek. Kurumların çalıştığı bir devlet olmak demek. Müttefiklik, emir-komuta ilişkisi değildir. Pazarlık gücü olan bir ortaklık istiyoruz biz. Demokratik restorasyon tam da bu yüzden dış politika meselesi. Demokrasi ve hukuk, ülkeyi dışarıya şirin göstermek için değil, içeride meşruiyeti, devlet kapasitesini ve dayanıklılığı büyütmek için gerekli. Meşruiyet ve kurumsal güç arttıkça dış baskıya açıklık azalır. Gücünü test etmek isteyen büyük güçlerin en çok saldırdığı yer de burasıdır. Zayıf iç düzen, kırılgan ekonomi, kişiselleşmiş dış politika. Bu alanlarda açık vermediğinizde dışarıdaki belirsizlikler size daha az zarar verir. Açık verirseniz, meşruiyeti dışarıda arar hale gelirsiniz. Müzakere masalarından pohpohlanarak ama eli boş dönersiniz.
Aynı mantık Türkiye’nin stratejik seçeneklerini de güçlendirir. Çin’le, Rusya’yla, Körfez’le, Afrika’yla konuşabilmek değerlidir. Zaten halihazırda devletimizin bu bölgelerde yürümekte olan ilişkileri, projeleri ve hedefleri vardır. Bu “taraf seçmemek” ile ilgili bir slogan değildir. Risk yönetimidir. Ticaretin, enerji akışının, krizlerin ve savaşların aynı anda yürüdüğü bir dönemde farklı seçeneklere sahip olmak bir güç unsurudur. Benim altını çizdiğim mesaj şudur: Türkiye hem translatlantik ittifakın güvenilir bir müttefiki hem de küresel güneyle eşit ortaklıklar kurabilen bir ülke olabilir. Hatta bu ikisi birbirini besler. Demokratik ve öngörülebilir bir Türkiye, NATO içinde daha saygın ve etkin olur. Aynı Türkiye, küresel güneyde de daha inandırıcı bir ortak olabilir.
Meşruiyet, hukuk, demokratik kapasite, ekonomik dayanıklılık. Bunlar varsa kimseye borçlu olmazsınız. Bunlar yoksa en yüksek sesle bağımsızlık konuşsanız bile pazarlık gücünüz düşer.
-Financial Times’da, The New York Times’da ya da Foreign Affairs’de makalenizi yayımlatmak neden önemli? Uluslararası tanınırlık olmadan içerde halkın desteğiyle “lider” haline gelmek günümüz koşullarında mümkün değil mi sizce?
Liderlik elbette halkın desteğiyle kurulur. Sandıkla onaylanır. Zaten sandıktan korkanın biz değil, iktidardakiler olduğunu herkes biliyor. Biz bütün siyasi mücadelemiz boyunca meşruiyetimizi milletten aldık, milletimizle birlikte siyaset yaptık. Fakat bir gerçeği ortaya koymak lazım; Türkiye’nin iç mücadelesi sadece içerde izlenmiyor. Dünyadaki tüm demokratlar verdiğimiz mücadeleyi yakından takip ediyor. Bu bizim teşvikimizle olan bir şey değil. Türkiye bütün dünya tarafından merak edilen bir ülkedir. Doğal olarak biz de fikrimizi, görüşlerimizi ve yaşadıklarımızı dışarıda da ifade edeceğiz.
Bu makalelerde hiçbir zaman ülkemizi dışarıya şikayet etmedik, kendi fikrimizi ve pozisyonumuzu belirttik. Ülkemiz için büyüttüğümüz hedefleri dünya kamuoyu ile de paylaşmak istedik. Financial Times, The New York Times ya da Foreign Affairs gibi mecralar bu yüzden önemli. Orada yayımlanan bir metin “CHP’nin rotası nedir” sorusuna net cevap verir. Türkiye’nin hukuk devleti, öngörülebilirlik ve kurallara dönüş iradesini görünür kılar. Bu, sadece imaj meselesi değil. Bu iradenin varlığı önemli. Bu iradenin bütün dünya tarafından hala burada olduğunun bilinmesi önemli. Bu sadece benim mücadelem değil, bu milletimizin tarihi bir demokrasi mücadelesi. Benim hedefim, bu mücadeleyi dünyanın her yerinde görünür kılmak. Kendimi o sözün, o sesin taşıyıcılarından biri olarak görüyorum ve Türkiye’nin demokrasi arzusunu, demokrasi vicdanını elimden gelen her yere götüreceğim. Mücadelemizin otoriter rejimler altında zor durumdaki tüm halklara ilham ve cesaret vereceğini, Türkiye’nin bütün dünyaya örnek olacağını çok iyi biliyorum.
-Tersinden bir yerden… Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan da benzer bir tartışmanın süjesi oluyor zaman zaman. Mesela sizin tutuklanmanız konusunda Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan icazet aldığı speküle edildi. Hatta bu spekülasyonlara Amerikalı Senatör Chris Murphy de katılmıştı. Sizin böyle bir intibaınız oldu mu?
Ben bu tür iddiaların üzerinde çok fazla durmam. ABD’nin başka ülkelerin iç işlerine yakından ilgi duyduğuna ve gelişmeleri kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığına en kaba şekliyle şahit oluyoruz. Bunu yapmayı gücü olan her ülke deneyebilir. Önemli olan dışarıdan gelen bu tür manipülasyonlara açık olmamak, bunlara tepki göstermek, ülkemizin menfaatlerini her şeyin üzerinde tutmaktır. Bir ülkenin liderine tüm dünyanın önünde sizin ülkenizde seçimlere hile karıştırmayı çok iyi bildiğiniz konusunda şaka yapmasına izin veriyorsanız, her türlü spekülasyona da maruz kalırsınız. Size yapılan kasıtlı ve samimiyetsiz iltifatlardan zevk almaya, bunları dünya liderliğinizin nişaneleri olarak göstermeye kalkarsanız, gülünç duruma düşersiniz.
Tutuklanma sonrası yüzde 70’i aşan karşıt düşünce, adalete inanmayan yüzde 80, 15,5 milyon oyla Cumhurbaşkanı adayı olmam, on milyonların 10 aydır sokakta, meydanda, eylemde olması, 25,1 milyon imza ile desteklenmem… Bu kararı alan siyasi iradeyi ve talimat vereni daha da gülünç duruma düşürüyor.
-Erdoğan’ın otoriterleşmesinin arka planında batı ile kurduğu ilişki mekaniğinin kendisinin elini rahatlatıyor olduğuna inananlara katılır mısınız?
Evet, elini güçlendiriyor. Çünkü Batı ile ilişki biçimi, otoriterleşmenin dış maliyetini düşürüyor. Batı uzun süredir değer dilinden çok çıkara dayalı işlem diliyle hareket ediyor. Göçü yönet. Güvenliği aksatma. Enerji akışını bozma. Tedarik zincirini kilitleme. Bu öncelikler öne çıktığında içerideki baskı ikinci plana itiliyor. Tepki zayıflıyor. İktidar da bunu bir sinyal olarak okuyor. Bedel düşükse sertlik artıyor. Bu ilişki içeride bir kalkan gibi de çalışıyor. Dışarıyla pazarlığı, içeride meşruiyet üretmek için kullanıyor. Eleştiri “ülkeye saldırı” ve neredeyse hainlik olarak sunuluyor. Hukuk işlemiyor. Bu da demokratik denetimi boğuyor.
Seçici sessizlik de ayrı bir sorun. Bir gün sert konuşup ertesi gün susan başkentler, içeride “bakın kabul ediyorlar” algısını besliyor. Gerçek onay olmasa bile algı yetiyor. Sonuç net. Dışarıda çıta düştükçe içeride baskının bedeli düşüyor. Bu yüzden demokrasi, hukuk ve kurum meselesi artık sadece bir ideal değil. Güvenlik meselesi. İçeride sağlam olmayan ülke dışarıda pazarlık gücü kuramaz. İçeride sağlam olan ülke ise kimseye açık vermez. Kaldı ki dışarıda pazarlıklarla içeride meşruiyet oluşturmak veya dışardaki ilişki masasında meşruiyet havasında olanlar, 86 milyon huzurunda meşruiyetini dibe indirir.
-Sizi 14 Aralık 2022 tarihine geri götürmek istiyorum, üç seneden biraz öncesine. Belki de bugünlerin sinyalini veren ilk şeydi “ahmak davası”. O gün CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu kararın açıklanacağını bildiği halde Almanya’daydı. İlk yanınıza gelen ise Meral Akşener olmuştu. Meral Hanım’ın bana kendisi anlatmıştı, o noktada sizin ‘aday’ ilan edilmeniz gerektiği kanatindeymiş. Soru şu: O gün ve sonraki 48 saat başka yaşansaydı sizin açınızdan ya da Türkiye açısından hayat nasıl akardı? Hiç bu soru aklınıza geliyor mu?
2022-2023 yılları, farklı yönleri, konuları, muhataplarıyla çok yönlü ele alınması gereken Türkiye siyaseti ve tarihi açısından önemli sayfalardır. Ancak Türkiye’de öylesine vahşi ve tarifi güç bir 2024-2025 yaşadık ki bugün 2022-2023 değil, temel meselemizin 2026 ve 2027 yılındaki adalet, demokrasi temelli Türkiye siyasetinin geleceğini konuşmak olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de değişimi başardıktan sonra belki geriye dönüp o tarihleri konuşuruz. Şimdi tam yol ileri diyerek önümüze bakacağız.
-Hakkınızdaki iddianamede, sadece soyut siyasi değerlendirmeler yok. Birtakım ihale süreçleri, para akışları, talimat zinciri ve belediye içi hiyerarşi ayrıntılı biçimde anlatılıyor ve bu dosyada, sizinle uzun süre birlikte çalışmış olanlar da dahil en az 75 kişinin ‘etkin pişmanlık’ kapsamında verdiği ifadeler önemli bir yer tutuyor. Bu kişilerin tamamının gerçekten de baskı nedeniyle mi bu ifadeleri verdiğine inanıyorsunuz?
İBB, görev yaptığım altı yıl boyunca kamu denetçileri tarafından yüzlerce kez denetlendi. Bu denetimlerin hiçbirinde bugün iddia edilen suçların izi yok. Ne hikmetse, Cumhurbaşkanlığı adaylığım konuşulmaya başlandığı anda, geçmişte bulunamayan şeyler birden ortaya çıkıyor. Bunun akla ve hayatın olağan akışına uyan bir tarafı var mı?
Savcılığın 2019’u milat alması da tesadüf değildir. O yıl İstanbul’u kazandık; şimdi dosya siyaseten geriye doğru yazılıyor. Peki soruyorum. İddianamede somut delil nerede? Hangi ihale yasaya aykırı yapılmış, hangi para akışı kanıtlanmış?
Bu dosyanın büyük bölümü baskı ve tehditle, bir kısmı da tahliye veya davadan çıkarılmak gibi vaatlerle oluşturulmuş ifadelere dayanıyor. Buna tevessül edenleri konuşmaktan öte ülkemizin düşürüldüğü yerin konuşulması lazım. İnsanlar aileleriyle, işleriyle, özgürlükleriyle tehdit ediliyor. Sokak çetelerinin yöntemlerini bugün yargı mekanizması içinde görmek, bu ülke adına utanç verici. Talebimiz net! Siyaseti mahkeme salonlarında dizayn etmeye çalışmak yerine, sandıkta milletin karşısına çıkın. Hukuk varsa delil konuşur, yoksa tarih konuşur.
Bizim durduğumuz yer çok açık. İddianamesine güvenen, duruşmaları canlı yayınlar. Biz orada, milletin önünde, iddiaların tamamına cevap veririz. Artık tek tek iftiralara cevap vermek anlamsız. Canlı yayına cesaret edemeyenler, bu dosyanın bir safsata yığını olduğunu zaten kabul etmiş olur.
-Adem Soytekin verdiği ifadede sizin ve ekibinizin operasyonun olacağını bildiğini iddia etti. Biliyor muydunuz? O videoyu çekmeye mesela önceden mi karar verdiniz?
İktidarın bize yönelik saldırıları, hukuk eliyle kurmaya çalıştığı engeller, seçildiğimiz ilk gün başladı. Önce billboardlar asarak kazanamadıkları seçimi kazanmış gibi gösteren, sonra da aynı zarfa atılan dört oy pusulasından ne hikmetse sadece birinin geçersiz sayılmasıyla seçimi iptal eden bir iktidar aklıyla karşı karşıya kaldık.
Sonrasında davalar, siyasi yasak getirme çabaları… Hangi birini sayayım? O yüzden tabii ki özellikle de ön seçim kampanyasına başlamamızla birlikte saldırıların dozunun artacağıyla ilgili değerlendirmelerimiz oldu. Ancak Türkiye gibi köklü bir devlet geleneği, güçlü bir siyaset tecrübesi olan bir ülkede, daha bir yıl önce büyük bir teveccühle seçimleri açık ara kazanan bir büyükşehir belediye başkanının evine şafak vakti, yüzlerce polis eşliğinde bir operasyon yapılacağını kimse düşünmez veya öngörmezdi. Oraya gelen polis kardeşlerimin yüzünde de o şaşkınlık ve mahcubiyeti de gördüm. O sabahı eşim Dilek de anlattı. Onun gözlerindeki hüzne, sesindeki kırılmaya bakarsanız yaşadığımız duyguyu anlamanız mümkün. Bu yönüyle önceden alınmış bir karar olmadığını söyleyeyim. Güzel ülkemize, milletimize yaşatılmaması gereken bir manzaraydı. Bir kez daha vurgulayayım. Bunu yapanlar milletin vicdanında mahkûm oldu. Hep öyle kalacaklar!
Ben kırılma anlarında hep milletimle konuşmayı tercih eden bir siyasetçiyim. 2019 seçimlerini iptal ettiklerinde de, 2023 seçimlerini kaybettiğimiz gecenin sabahında da ilk işim milletimle konuşmak oldu. Demokrasi tarihimize kara leke gibi geçecek o sabah da videoyu o an çekmeye karar verdim. Ben siyaseti hep milletle beraber yapmayı ilke edindim kendime. Milletten başka bir yere sırtımı yaslamadım. O gün de polis kapıya dayanınca milletimle dertleşmeden gitmek istemedim. Onların iradesini temsilen bir kamu görevi ifa ediyordum ve bir başka göreve de adaylığımı koymuştum. Dolayısıyla kendimi en güvenilir yere, milletin vicdanına emanet edip öyle ayrıldım evimden. Güvenmekte ne kadar haklı olduğumu da gördüm. Hepsinin sevgisine, desteğine, adalete, demokrasiye bu ülkeye sahip çıkışına müteşekkirim.
-CHP çok sert bir sınama yılından çıktı. Ama 2026’nın da pek farklı olması beklenmiyor açıkçası. Zaman geçtikçe sizinle Genel Başkan Özgür Özel arasındaki makasın açılacağını düşünenler var. Siz böyle bir ihtimal görüyor musunuz?
Genel Başkanımız Özgür Özel’le biz kişisel ikballerimiz etrafında değil, Türkiye’nin herkes için özgür, adil ve müreffeh bir ülke olması davasının etrafında bir yola çıktık. Şairin deyimiyle “uzun yola hüküm giydik”. Bu yolun ilk menzili CHP’nin değişimi etrafındaydı. Bu değişim bize milletimizin büyük kısmı için travmatik sonuçlar üreten 2023 seçimleri yenilgisinin hemen ardından 2024 yerel seçimlerinde büyük başarı getirdi. Partimizi yıllar sonra birinci parti haline getirdi. Diğer menzil ise genel seçim başarısıdır. Bunun için de ben zindanda, O partimizin başında; ülkenin dört bir yanında milletimizle birlikte bir mücadele yürütüyoruz.
Yoldaşlığımızın hedefi bellidir, yolu bellidir. O yüzden herhangi bir makas açılması vesaire söz konusu olamaz. Ülke bu haldeyken, milletimiz bizden büyük bir sorumluluk üstlenmemizi beklemişken bizim sımsıkı durmak dışında bir seçeneğimiz yoktur. Kimse boşuna başka bir şey beklemesin. İktidarın yargı kumpasları bağımızı koparmamış. Siyasi mühendisliklerine hiç yenilmeyiz! Hep birlikte bu inançla, dayanışmayla, ortak akılla milletimiz adına bu yolculuğu büyük bir zaferle taçlandıracağız. Hiç şüphem yok. Biz birbirimize ideallerimizle, ruhumuzla bağlı, Türkiye’nin geleceği mücadelesinde tarihte benzeri olmayan dost, yoldaş, kardeş ilişkisi ile kararlı bir yol yürüyen iki lideriz. Tarihin bu samimiyeti ve başarılarımızı en güzel sonuçlarıyla yazacağından eminiz. Buna inanıyor ve dua ediyorum.
-Bu süreç sizi politik olarak sertleştirdi mi yoksa daha mı temkinli yaptı?
Milletin iradesine, haklarına ve evlatlarımızın geleceğine müdahale eden, insanımızın yaşadığı geçim sıkıntısını derinleştiren ve yoğun bir servet transferi düzeni ile zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hale getirenler her zaman bizden hak ettiği cevabı alacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki ben dünyanın en büyük ve en güzel şehri olan İstanbul’u altı buçuk yıldır yöneten ve Cumhurbaşkanı adaylığı gibi kritik bir görevi üstlenmiş bir siyasetçi olarak, nerede temkinli durulması gerektiğini de gayet iyi bilirim.
Biz, ana muhalefet görevini en iyi şekilde icra ederken iktidara hazırlanan bir partiyiz. Devlet hassasiyetiyle ve millet bilinciyle hareket ederiz. Bu sebeplerle bizim siyasi tavrımızın sertliğini iktidardakilerin saldırıları değil, devletin ve milletin geleceği için yürütmekte olduğumuz mücadelenin özü belirler. Bizim mücadelemiz yıkmanın değil, inşa etmenin; gönüllere zehri değil, şifayı vermenin mücadelesidir. Mevlâna der ki “Çiçekleri büyüten yağmurdur, gök gürültüsü değil.” Biz inşallah bir büyük yağmurun damlalarına kavuşacağız. Gök gürültüsü bizden uzak olsun.
-Siyasi kulislerde ve hatta sokakta çok yapılan bir benzetme var. Sizin de kulağınıza gelmiştir. Sizin sokakla ilişki kurma ve siyaset yapma üslubunuz Tayyip Erdoğan’a benzetiliyor. Muhafazakâr bir aileden gelmeniz, ticaretten anlamanız gibi özelliklerinizi benzer bulan ciddi bir kitle var ve böyle düşünenler Erdoğan’ın tam da bu yüzden size tahammül edemediğine de inanıyor. Bu varsayıma inananlara ne söylemek istersiniz?
Kâğıt üzerinde benzerlikler olabilir. Karadenizli olmamız, ticaretten gelmemiz… Bunlar ortakmış gibi görünebilir. Evet, ben Trabzonluyum. Bununla gurur duyuyorum. Ama ben Batmanlı olsaydım da bununla gurur duyacaktım, Aydınlı olsaydım da. Çünkü ben ülkemi her şeyiyle, her yeriyle seviyorum. Bu sevgim sayesinde tüm İstanbullu hemşerilerime yıllarca hizmet ettim. Ben birleştirici, kucaklayıcı, ılımlı söylemlerde bulunmayı tercih ediyorum. Kutuplaşmayı arttıran, kendisine oy vermeyen seçmeni ötekileştiren söylemleri kınıyor ve 86 milyon vatandaşımızı ayrıştıran bu yönetim biçimini asla doğru bulmuyorum.
Bir tahammül edememe durumu söz konusuysa ki öyle olduğuna ben de inanıyorum, bunun nedeni benzerliklerin bulunması değil; aksine farklılıkların açık ve yoğun bir şekilde halkımız tarafından görünmesidir. Her mikrofon başına geçildiğinde kendisine oy vermeyen vatandaşlarımızı ötekileştireni, hakaret edeni, eşitsizliği körükleyeni, seçim meydanlarında yenemediği rakiplerini yargı eliyle hapsedip siyasi tutsak haline kimin getirdiğini milletimiz çok açık bir biçimde görüyor. Gençler, kadınlar, anneler, babalar, işçiler, akademisyenler, asgari ücretliler, emekliler… Milletimizin tüm kesimleri…
Saray hukuku yerine hukukun üstünlüğüne inanan, sosyal adaleti savunan, denge ve denetlemenin hâkim olduğu, şeffaf ve liyakate dayalı bir yönetim modelini benimseyen, çoğulcu demokrasi değerlerine inanan biriyim. Tüm bu farklılıklar sayesinde sandıkta dört kez yendim, beşincide de yeneceğim. Bu nedenle sosyal adaleti, halkçı perspektifi, şeffaf ve liyakate dayalı bir yönetim modelini savunan, hukukun üstünlüğüne inananların, bizden de siyasetimizden de şüphe duymasını gerektiren bir şey yok!