Sevgili günlük…

29 Ocak 2026

25 Ocak, Assos

Bugün pazar. Assos’ta son günümüz. Öğleden sonra İzmir’e yola çıkıyoruz. Birkaç gün çalışmamak ne kadar iyi geldi. Yazmak, okumak çalışmak gibi gelmiyor bana. Otel son günümüzde yine boşaldı ve müzik seçimi bize kaldı. Schubert’in şarkıları eşliğinde öğlenki pizza partisini bekliyoruz. Buradan kilo alıp gideceğiz sanırım. “Beklemek / Gövde kazanması zamanın.” demiş ya Cemal Süreya, ki, soyadındaki bir ‘y’yi iddiada kaybetmişti, çekip gitmekle bizi eksik bırakanların başında gelir. Sezai Karakoç’la Muazzez Akkaya hakkında girdiği bir iddiada kaybetmiş ‘y’ harfini. 

28 Ocak, İstanbul

Uzun bir gün daha başlıyor. Petra’da uzun uzun oturmak var oysa. Kahve içerek, gelen gidene bakarak, müzik dinleyerek ve sakin sakin kitap okuyarak. Ne kimseye laf anlatacak, ne de birilerini dinleyecek halim, isteğim yok. Seanslardan bahsetmiyorum, onlar beni ayakta tutan yegâne şey. Gündelik hayatımdaki insanlar ve onlarla olan ilişkimle derdim. Akşam, doğrudan eve gitmeli, hiçbir yere uğramadan. Bugünlerde polisiye okuyup, polisiye izlemek dışında hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. 

Evde herkes kendi köşesine çekiliyor, kimse kimseyle ilgilenmiyor. Vegas salonda, Cimcime en alt katta, bense yatak odamda oluyorum. Sabahları en hareketlimiz Vegas, dışarı çıkacağımız için bir miktar heyecan gösteriyor. Cimcime yanımıza gelmiyor bile. 

Dünya savaşlarıyla ilgili ısmarladığım kitaplar geldi. Evdeki bu konudaki diğer kitaplarla birlikte salonda, sehpanın üzerinde duruyorlar. Okuyabilecek miyim, emin değilim. Belki yalnızca üç beş belgesel izler, bir kenara bırakırım bu merakı da. 

Mekânın kedilerinden biri Suşi. Ne istediğini, ne zaman isteyeceğini ve asıl önemlisi nasıl isteyeceğini çok iyi biliyor. Biz insanlar gibi değil. Biz ne birbirimize isteklerimizi söyleyebiliyoruz, ne bir şey istendiğinde bizden, bunun ne olduğunu anlayabiliyoruz, ne de bizden isteneni yapma arzumuz, gücümüz var. Bencillik damarlarımızda akan kanın yerine geçmiş sanki. 

İlker’le şöyle bir programda karar kıldık: Bize narsist, kibirli, ünlü olmak için garip şeyler iddia eden, bilmediği konularda da ahkam kesen kötü insanlar diyenlere derdimizi anlatmaya çalışacağız. Gerçi eminim bu bize daha da çok saldırılmasına neden olacak ama yine de birazcık olsun ulaşabileceğimiz birkaç kişi olursa mutlu olacağım. Hiçbir şeyi doğrudan ve yalnızca menfaat elde etmek için yapmadığımı anlatabilsem iyi gelecek bana. 

Oğluma ulaşamıyorum bugünlerde. Belli ki Berlin’de yalnız olmak ya da başka nedenlerle pek keyfi yerinde değil. Bu durumu değiştirecek bir şeyler yapmakta zorlanıyorum. Ben yirmili yaşlarımda ne annemi ne de babamı umursuyordum. Onların söyleyecekleri hiçbir şey beni olumlu etkilemezdi. Ama, özellikle annem canımı sıkmakta oldukça başarılıydı. Babam yokluğuyla, en azından, kötü gelmemeyi başarırdı. Bir Nihat vardı, o yaşlarda dertleşebildiğim. O zamanlar hayatımda olan genç kadınla de pek bir şeyler paylaşabildiğimi anımsamıyorum. Geceleri saatlerce çay içerek sohbet ederek hayattan ve dünyadan yakınırdık Nihat’la. Ya onun odasında ya da benim odamda. Onun ablasıyla oturduğu ev bizim evin arka sokağındaydı. Hafta sonları makarna yapar, şarap içerdik. Nihat Cumhuriyet gazetesinde polis muhabiriydi. O zamanlar adı Basın Yayın Yüksek Okulu olan İÜ İletişim Fakültesini yeni bitirmişti, bense tıp fakültesinin son sınıflarındaydım henüz. 

Sevgilim beni aldatmıştı ve çok acı çekiyordum, 21 yaşındaydım. Şiirin hücrelerime kadar dahil olabildiği kederli ve güzel günlerdi. Sabahlara kadar roman okur, uykusuzluktan kanlanmış gözlerle okula giderdim. Derslere girmeye çalışır ama pek bir şey dinleyemeden fakültenin ana kapısının karşısındaki İkizler Kıraathanesine sığınır, king ya da briç oynardım. Herkesin diğerinin hangi kâğıdı atacağını neredeyse ezbere bildiği, saatler süren oyunlar. O zamanlar kapalı mekanlarda sigara içiliyordu – gerçi şimdi de içiliyor ya. Sonra, akşama doğru bazılarımız ‘köprüaltı’na giderdi, bira içmeye. Kemancı’nın Galata Köprüsünün altında olduğu günler. Küçük İskender deri ‘şair’ çantasıyla gelir, ortamı elbette domine ederdi. 

Gece yarısına doğru son birayı hızlıca içer, Sirkeci’den kalkan son banliyö trenine yetişirdim. Canım çoğunlukla eve gitmek istemez, Yedikule’de yaşayan anneannemle dedemin canım evlerine giderdim. Benim biralı halime üzülür ama tek söz etmezlerdi. Anneannem hemen yatağımı hazırlar, saçlarımı koklar ve, “Allah rahatlık versin evlatçım,” der, yatağına giderdi. Gün biterdi. 

Akşam indi şehre. Seanslar bitti ve saat 18.00 gibi Doorstep’te bir kadeh şarap. Sonra ev ve yazmam gereken Kant makalesinin taslağı için çalışma. Sabahki karanlık ruh halimden çıktım. Her zaman olduğu gibi seanslar iyi geldi, ruh durumumu düzeltti ve güzel bir neşe sarıp sarmaladı akşamın menekşe rengini. Sting, Shape of my heart. 

Şarabımı bitirdikten sonra bakkaldan birkaç abur cubur alıp evin yokuşuna vuracağım kendimi. Vegas yok ortalarda. Mahallenin köpeklerinin bile sakin sakin oyalandıkları o müphem saatler. Bu akşam bir tas çorbayla yetinip vakitlice yatmalı. Yarın sabah uzun zaman sonra İlker’le ‘Delirmek Normaldir’ çekimi. 

Günün sözü Cemal Süreya’dan elbette: Bir şey var ancak makilerin orada söyleyebilirim / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. 

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.