İngiltere’de değişmez bir kural vardır:
Kurallar herkes içindir.
Kral için de.
Kralın kardeşi için de.
Unvanlarından sıyrılmış Andrew Mountbatten-Windsor’ın 66. yaş gününde gözaltına alınması yalnızca bir hukuki sürecin başlangıcı değil. Bu, Britanya monarşisinin en kırılgan yerinden sınandığı bir an.
Artık “Prens Andrew” değil. Sıradan bir vatandaş statüsünde, kamu görevini kötüye kullanma şüphesiyle soruşturma altında.
Masumiyet karinesi elbette geçerli. Mahkeme kararı yok. Ancak semboller bazen hukuki sonuçlardan daha güçlüdür. Ve bu sembol, monarşiden çok daha fazlasını anlatıyor.
Sarayın Bitmeyen Fırtınası
Kraliyet ailesi uzun süredir sakin bir liman değil.
Prenses Diana’nın trajik ölümü…
Charles–Camilla tartışmaları…
İki prens arasındaki kopuş…
Harry ve Meghan’ın Amerika’ya yerleşmesi…
Her biri sarayın duvarlarında bir çatlak bıraktı.
Elizabeth döneminde bu çatlaklar görünmezdi. Çünkü Kraliçe bir çimento gibiydi. Sessiz ama bağlayıcı. İhtişamı değil istikrarı temsil ediyordu.
Bugün o figür yok.
Kral Charles saygı görüyor ama halkla aynı duygusal bağı kuramıyor. Kanserle verdiği mücadele, kurumu daha kırılgan gösteriyor. Eğer sağlık nedenleriyle taht erken bir şekilde veliaht Prens William’a geçerse, onun halkla güçlü bir bağ kurup kuramayacağı da ayrı bir soru işareti.
William disiplinli ama mesafeli. Annesi Diana’nın içtenliğine, babaannesi Elizabeth’in sarsılmaz otoritesine sahip değil. Kardeşi Harry ile kopan bağ ise sarayın “aile” imajını zedeledi.
Saray artık ulaşılmaz değil.
Ve ulaşılabilirlik, gizemin sonudur.
Yıllardır saray haberlerini yalnızca manşetlerden takip eden biri değilim.
Beş çaylarında, resmi resepsiyonlarda, devlet adamlarının geliş gidişlerinde bulundum. Buckingham Sarayı’nın ağır protokol havasını, altın varaklı salonların ardındaki sessiz gerilimi yakından gözlemledim.
Bir dönem önde gelen bir gazete için Buckingham Sarayı muhabirliği yaptım. At yarışlarından diplomatik resepsiyonlara, kraliyet içi rekabetlerden protokol kazalarına , doğum haberlerinden cenaze törenlerine kadar pek çok sahnede bulundum.
Şunu net söyleyebilirim: İngiltere’de her büyük gazetede yalnızca kraliyet ailesini izleyen küçük ekipler vardır. Kim kiminle görüştü? Hangi davete kim katıldı? Yüz ifadesi neydi? Hangi mesajı verdi?
Her ayrıntı not edilir.
Her sembol yorumlanır.
Sarayın yaptığı hiçbir şey gerçekten “özel” kalmaz. Her jest, her suskunluk kamuoyunda yankı üretir.
Kraliyet ailesinin en büyük sınavı tam burada başlar:
Gizlilik çağında doğmuş bir kurum, şeffaflık çağında ayakta kalmaya çalışıyor.
Andrew’un düşüşü ani değil.
Epstein bağlantısı yıllardır konuşuluyordu. ABD’de açılan davalar, fotoğraflar, tanıklıklar… Hepsi hafızalara kazındı. Dava – annesi Kraliçe Elizabeth döneminde ödenen yüksek tazminatla – uzlaşmayla kapanmış olsa da tartışma bitmedi.
Şimdi ise dosya başka bir başlıkla gündemde: devlet sırlarının ve hassas temasların sızdırıldığı iddiası.
Bu artık yalnızca bir sosyal çevre meselesi değil; kamu görevi ve etik sorumluluk meselesi.
Eski eşi Sarah Ferguson’un da zaman zaman Epstein çevresiyle temaslarının gündeme gelmesi algıyı daha da karmaşıklaştırdı. Boşanmış olmalarına rağmen aynı sosyal çevrelerde görünmeleri, kamuoyunda “ayrı ama ayrı değil” hissini güçlendirdi.
Andrew’un iki kızı var: Prenses Beatrice ve Prenses Eugenie. Onlar kendi hayatlarını kurmuş yetişkin kadınlar. Ancak babalarının gölgesi – ve günahı – kaçınılmaz olarak üzerlerine düşüyor.
Kraliyet ailesinin en büyük kırılganlığı artık dış tehditler değil; kendi iç zaafları.
Şeffaflık çağında ayrıcalıklı hayat sürmek eskisi kadar kolay değil.
Kapalı kapılar ardındaki ilişkiler artık saniyeler içinde küresel manşet oluyor.
Monarşi yarın kalkar mı? Hayır.
Ama aşınıyor mu? Evet.
Kraliyet ailesi artık tek bir skandalın değil, zincirleme bir itibar erozyonunun içinde. Her bir kriz “kraliyet masumiyeti” algısını biraz daha inceltti.
Modern çağda monarşi sembolik istikrar üretmek zorunda. Eğer istikrar üretemezse, varlık gerekçesi sorgulanır.
Cumhuriyetçi hareketler güç kazanabilir mi? Uzun vadede evet. Ancak İngiliz monarşisi sandığımızdan daha dayanıklıdır. Asırlık kurumlar bir gecede yıkılmaz.
Ama halkın duygusal bağı çözülürse, işte o zaman asıl tehlike başlar.
Monarşiler hukukla değil, duyguyla ayakta kalır.
O duygu zayıfladığında, kurumun zırhı incelir.
Bu olayın en çarpıcı yanı şu:
Kral Charles, kardeşi için ayrıcalık talep etmedi.
Adalet makamlarıyla tam iş birliği mesajı verdi.
“Hukukun üstünlüğü”nü açıkça vurguladı.
İngiltere’de adalet sistemi kraliyet bağı tanımaz.
Birçok ülkede kralın kardeşinin gözaltına alınması düşünülemez. Bu açıdan bakıldığında, kriz aynı zamanda sistemin işlediğini gösteriyor.
Belki de Birleşik Krallık’ın gerçek gücü tam burada yatıyor.
Taç, hukukun üstünde değil.
Bir ülke kendi aynasına bakma cesaretini gösteriyor.
Ve belki de bu cesaret, monarşinin gerçek sigortası.