İnsan kimliği, faturalarını neyin ödediğiyle tanımlanmaz.
Asıl değeriniz, kim olduğunuzdan ve sizi neyin gerçekten heyecanlandırdığından gelir.
Ve belki de en çok unuttuğumuz şey şu:
“Ben yazarım”, “ben müzisyenim”, “ben sanatçıyım” demek için kimseden izin almanız gerekmez.
Eğer yaptığınız şey size iyi geliyorsa, sizi besliyorsa… o zaten sizin kimliğinizdir.
Ama biz nedense, ancak biri bize maaş öderse kendimize inanıyoruz.
Geçen gün Londra’da küçük bir kafede oturuyorum. Yan masada bir kadın… Önünde bir tablet, dikkatle çizim yapıyor. Kahvesi soğumuş, umurunda değil. Bir süre izledim, sonra dayanamadım sordum:
“Ne çiziyorsun?”
Gülümsedi:
“İllüstrasyon…” dedi.
Sonra çok tanıdık o cümle geldi:
“Ama ben aslında bir hukuk bürosunda çalışıyorum.”
İşte tam o an düşündüm…
Biz ne zaman bu kadar karıştırdık bu işleri?
Bir insanın ne olduğunu maaş bordrosuyla ölçmeye başladığımız an… bir şeyleri kaybettik galiba.
“Ne iş yapıyorsun?” sorusu artık sadece bir soru değil.
Bir kimlik kartı.
Avukatsan net.
Bankacıysan anlaşılır.
Ama “çizerim” dediğinde bir boşluk oluşuyor.
“Yani… hobi mi?”
Halbuki o kadın…
O an, o masada…
Belki de en gerçek işini yapıyordu.
Bir dönem hepimiz “gerçekçi” olmamız gerektiğine ikna edildik.
Tutkular mı?
Onlar hafta sonuna bırakıldı.
Hayaller mi?
Onlar “bir gün” yapılacaklar listesine yazıldı.
Ama kimse şunu söylemedi:
İnsan sadece para kazanarak tükenmez…
Aynı zamanda kendini ihmal ederek tükenir.
Tutku, CV’ye yazılmaz.
Ama hayatın yönünü değiştirir.
Bakın, iş dünyasında çok başarılı insanlar tanıyorum. Unvanları uzun, kartvizitleri ağır.
Ama gözlerinin içi?
O kadar parlak değil.
Bir de tam tersi var.
Belki henüz büyük paralar kazanmıyor…
Ama yaptığı işten bahsederken yüzü değişiyor.
Üstelik dikkat ederseniz, onların özgüveni de bambaşka.
Daha kendinden eminler… daha huzurlular.
Bankada birikmiş büyük paraları olmayabilir. Ama gözlerinde ve kalplerinde öyle bir ışıltı var ki… hissediliyor.
İşte fark tam burada.
Bir zamanlar Steve Jobs “sevdiğin işi yap” dediğinde, çoğu kişi bunu romantik bir cümle sandı.
Oysa adam gayet gerçekçiydi.
Çünkü tutku, sadece ruhu değil…
Dayanıklılığı da besler.
Sevdiğin işi yaptığında daha uzun süre dayanırsın.
Daha çok denersin.
Daha az vazgeçersin.
Ve günün sonunda…
İşin ilginç tarafı…
Para da genelde oradan gelir.
Ama biz hâlâ izin bekliyoruz.
“Ben gerçekten sanatçı mıyım?”
“Buna ciddi bir iş denir mi?”
“Daha erken değil mi?”
Kimden izin alıyoruz, gerçekten?
Hayatın en garip bürokrasisi bu olabilir.
O kafedeki kadın…
Belki o çizimleri hiç satmayacak.
Ama biliyor musunuz?
O yine de bir çizerdi.
Çünkü yaptığı şey bir iş değil…
Kimliğinin bir parçasıydı.
Belki de mesele şu:
Hayat, sadece faturaları ödemek için fazla uzun…
Ama kendini ertelemek için de fazla kısa.
Kariyer planlarınızı yaparken sadece şunu sormayın:
“Ne kadar kazanırım?”
Şunu da sorun:
“Ben kimim… ve beni ne gerçekten heyecanlandırıyor?”
Çünkü gerçek başarı…
Sadece kazandığınız parayla değil,
nasıl bir hayat yaşadığınızla ölçülür.