Londra’da uzun bir masanın etrafında oturuyoruz.
Masada dünyanın dört bir yanından zeytinyağlar var. Küçük mavi tadım kadehleri… Yeşil, altın sarısı, bazen neredeyse zümrüt tonlarında yağlar.
Bir yudum alıyoruz.
Kokluyoruz.
Yudumluyoruz.
Boğazdaki o hafif yakıcılığı tartışıyoruz.
Masada Yunanistan var.
İtalya var.
İspanya var.
Fransa var.
Portekiz var.
Fas var.
Bir süre sonra insanın aklına çok basit bir soru geliyor:
Peki Türkiye nerede?
Masada yok.
Daha doğrusu… neredeyse hiç yok.
İnsan bir an durup düşünüyor.
Dünyanın en büyük zeytinyağı üreticilerinden biri olan bir ülkenin yağının tadım masasında olmaması nasıl mümkün olabilir?
İşte Londra’daki bu hafta boyunca beni en çok düşündüren şey buydu.

Son bir haftadır Londra’da dünyanın en saygın zeytinyağı yayınlarından biri olan Olive Oil Times’ın düzenlediği yönetici zeytinyağı sommelier programına katılıyorum.
Sınıfta yaklaşık otuz kişi var.
İçlerinde üreticiler var.
İhracatçılar var.
Kimyagerler var.
Profesyonel tadımcılar var.
Sağlık araştırmacıları var.
Gastronomi yazarları var.
Dünyanın dört bir yanından insanlar gelmiş.
Program boyunca sayısız sunum dinledik. Ardından uzun tartışmalar yaptık.
Tam bu sunumlardan birinde, ülkelerin kişi başına zeytinyağı tüketim rakamları ekrana yansıtıldı.
Ve işte o anda ilginç bir şey fark ettim.
Tabloyu tekrar tekrar inceliyorum.
Ama Türkiye’nin adını göremiyorum.
Gerçekten yok.

Ekranda dünyanın zeytinyağı tüketim haritası vardı.
Rakamlar oldukça çarpıcıydı.
Kişi başına yıllık tüketim şöyle sıralanıyordu:
San Marino: yaklaşık 24 litre
Yunanistan: yaklaşık 11 litre
İspanya: yaklaşık 11 litre
İtalya: yaklaşık 8 litre
Portekiz: yaklaşık 7 litre
Akdeniz’in diğer ülkeleri de oldukça yüksek:
Arnavutluk: yaklaşık 9 litre
Fas, Lübnan, Filistin, Tunus: 3–4 litre
Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’da bile zeytinyağı artık mutfağın bir parçası:
ABD: yaklaşık 1 litre
Kanada: 1–1,2 litre
Fransa, Almanya, Hollanda: yaklaşık 1 litre
Ama tabloya bakıyorsunuz…
Türkiye yok.
Kişi başı yıllık tüketim 1 litrenin altında olduğu için listeye girememiş görünüyor .
Dünyanın en büyük üreticilerinden biri olan bir ülkenin tüketim listelerinde neredeyse görünmemesi gerçekten düşündürücü.

Oysa Türkiye zeytin ağacının en eski yurtlarından biri.
Ege’den Akdeniz’e uzanan milyonlarca ağaç var.
Bu ağaçlar sadece tarım ürünü değil.
Bir kültür.
Bir yaşam biçimi.
Ve bugün Türkiye zeytinyağı üretiminde dünyanın en güçlü ülkelerinden biri.
Son yıllarda üretim 500 bin ton civarına kadar çıkabiliyor.
Karşılaştırmak için söyleyelim:
İspanya yaklaşık 1,4 milyon ton ile dünya lideri.
Ama Türkiye bazı yıllar dünyada ikinci sıraya kadar yükselebiliyor.
Dünya zeytinyağı üretiminin yaklaşık %14’üne yaklaşan bir paydan söz ediyoruz.
Yani üretimde ciddi bir güç var.
Ama aynı güç sofraya yansımıyor.
Türkiye’de kişi başına zeytinyağı tüketiminin yaklaşık 1 litre civarında olduğu tahmin ediliyor.
Bu rakam Yunanistan’ın neredeyse onda biri.
İtalya’nın ise oldukça gerisinde.
Bir başka ifadeyle:
Türkiye zeytinyağında üretim zengini ama tüketim fakiri bir ülke.

Bir başka önemli soru daha var.
Türkiye’de tüketilen zeytinyağının ne kadarı gerçekten extra virgin, yani yüksek kaliteli sızma zeytinyağı?
Çünkü iyi bir zeytinyağı rastgele ortaya çıkmaz.
Erken hasat gerekir.
Doğru sıkım gerekir.
Doğru saklama gerekir.
Ve en önemlisi hızlı tüketim gerekir.
Ama Türkiye’de zeytinyağı hâlâ çoğu zaman fiyat üzerinden konuşulan bir ürün.
Oysa kaliteli zeytinyağı sadece bir yemek yağı değildir.
Bir sağlık ürünüdür.
Bilim dünyası yıllardır aynı şeyi söylüyor.
Zeytinyağı:
kalp hastalıklarını azaltıyor,
iltihabı düşürüyor,
metabolizmayı destekliyor,
uzun yaşamla ilişkilendiriliyor.
Akdeniz diyetinin dünyanın en sağlıklı beslenme modeli sayılmasının sebebi de tam olarak bu.
Londra’daki o tadım masasından kalkarken aklımdan şu düşünce geçti.
Türkiye bugün zeytinyağında üretim gücüne sahip bir ülke.
Ama bu güç sofraya yeterince yansımıyor.
Oysa zeytin ağacı bu toprakların en eski tanıklarından biri.
Belki de mesele sadece üretmek değil.
Onu günlük hayatın parçası yapmak.
Çünkü bazen bir ülkenin gerçek kültürü büyük projelerde değil…
Sofrada ne olduğunda saklıdır.
Ve o sofrada zeytinyağı yoksa, eksik olan sadece bir gıda değildir.
Bir alışkanlık, bir hafıza, hatta biraz da medeniyettir.