Türk tiyatrosu ve sineması ama en çok tiyatrosu bir büyük ustasına veda etti geçen hafta, Haldun Dormen 97 yaşında aramızdan ayrıldı. Arkasından çok büyük övgüler yazıldı, hak ettiği şekilde uğurlandı Dormen. Şimdi onu bir de en yakınlarından birinden, Ayşe Arman'dan okuyun.
Öldüğüne hâlâ inanamıyorum.
Sanki hâlâ Teşvikiye’deki evinde…
Arka odada…
O meşhur berjer koltuğunda oturuyor.
Fonda Rahmaninoff çalıyor.
Hoca, Posta’nın bulmacasını çözüyor.
Bitirmesine az kalmış.
Birkaç kelime eksik sadece.

Bulmacasını çözüyor.
Bir yandan da bugün dersten sonra gideceği daveti düşünüyor.
Yemeği…
Sergiyi…
Ya da oyunu…
Haldun Dormen, bir yerden gelir, bir yere giderdi.
Hep bir şeylere yetişirdi.
Ama her şeye de enerjisi yeterdi.
Dostlarıyla uzun sohbetler yapmayı severdi.
eğer Gül Sunal’la buluşulacaksa, o yemek 7 saat sürerdi.
Göksel Kortay’la…
Suna Keskin’le…
Kokteyller içilirdi.
Yeni oyunlar konuşulurdu.
Hayaller kurulurdu.
Arada söz memleketin haline gelirdi.
Ama o iflah olmaz bir iyimserdi.
“Bugünler de geçecek şekerim!” derdi.
Şu an gözümün önünde…
Üzerinde lacivert röpteşambrı var.
Yanında Osman.
Osman haftayı anlatıyor:
“Hocam bu hafta program şöyle…
Röportajlar var…
Dormen Akademi’deki dersler…
Mehmet Şef’le buluşma…
Torun Can’a gidilecek.
İki gün de öğle yemeğine misafirimiz var…”

Ayşe Arman’la, bitmiş bulmaca…
O hep doluydu.
Yaşlanmaya vakti yoktu.
Yorulmaya hiç!
Kendi deyimiyle “lök gibi oturmak”tan nefret ederdi.
Hep üretmek isterdi.
Zihni mşegul olsun isterdi.
Hep bir amaç.
Hep bir hedef.
Hep dolu dolu bir hayat.
Şaka gibi ama 97 yaşında…
18 şarkı…
70 oyuncu, dansçı ve orkestra üyesi…
120 kostüm…
2 devasa dekor…
200’den fazla aksesuarla…
Yıllar önce yazıp yönettiği en sevilen müzikalini, Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı, bu yaz İzmir’de yeniden yönetti.
3 Ekimde prömiyer yaptı.
Hâlâ kapalı gişe oynuyor.
Şimdiden iki ödül aldı.
97 yaşında bir yazar-yönetmenin bu başarısı, belki de dünyada ilk.
Ama Haldun Dormen için…
Normal.
Metin…
Aydın…
Yıllardır hayatında olan, çok sevdiği hastabakıcıları…
Osman…
Son asistanı…
Hepsi hayatının bir parçasıydı.
Ama hepsi Büyük Usta’dan ne öğrendi biliyor musunuz?
Sadece tiyatroyu değil.
Hayatı!
Ben en güçlü usta-çırak ilişkisini orada gördüm. Yılda iki asistan seçer, onları yurt dışına müzikal izlemeye götürürdü.
Son senelerde değil ama geçmiş senelerde…
Murat Ovalı anlattı.
Sayesinde yurt dışında 8 müzikal izlemiş. İzlemekle kalmamış, o müzikallerin yönetmenleriyle de tanışmış.
Ne müthiş değil mi?
Keşke böyle insanlar daha çok olsaydı.
Bir de Doğan var…
Sevgili Doğanımız…
Tam 46 yıldır Hoca’nın yanında.
Sağ kolu.
Ayrılmaz ikili.
Edi ile Büdü.
Bu ev…
Bir oyun sahnesi gibiydi.
Kapılar açılır, kapanırdı.
Hep bir hareket.
Hep gelen giden.
Hoca hâlâ buradaymış gibi.
Onsuz düşünmek mümkün mü bu evi?

Oğlu Ömer’le… (Fotoğraflar: Ayşe Arman)
O kadar hayat doluydu ki…
Biraz da uzaylı gibiydi.
Hayat dipsomanisi vardı.
Biz onun “ölümsüz” olduğuna inanmıştık.
Ama bunu kendisi bize hissettirmişti.
Covid’i oldu.
Belini kırdı.
Ne yaptı?
İki oyun, bir kitap yazdı.
Yoğun bakımdayken, günde iki kez yanına giriyorduk. Hep umutla.
Taksim Acıbadem…
Olağanüstü bir şefkatle sarıldı Hoca’ya.
Çünkü o hepimizin Haldun Dormen’iydi.
Doktorların da, hemşirelerin de, hastabakıcıların da…
Bir gün Osman kulağına eğilip “Hocam beni duyuyorsanız bir işaret verin” demiş.
Hoca bir şey yapmış. Osman heyecanla dışarı çıktı. Sevinçle bağırdı:
“Hoca bana nah çekti!”
Kahkahayı patlattık tabii.
“Haldun Abi ölmez” dedik.
Bir gün Doğan’la girdik içeri.
Özgür Özel’in ses kaydını dinlettik. Gülümsedi Hoca.
Sonra İzmir Sahne Tozu öğrencilerinin çoşkusunu dinlettik:
“Hocam, sizi seviyoruuz… Kapalı gişeyiz… Müthiş bir ilgi var… Hepsi sayenizde… İyileşin gelin!”
İnanır mısınız… Bütün bedeni sevinçten hareket etmeye başladı. Kolunu kaldırdı. Telefonu tutmaya çalıştı.
“Bir daha” dedi sanki. Bir daha izlemek istedi. İzlettik.
O gençlerin sevgisi ona geçti. Ağladık. Ama çok da mutlu olduk.
Ruh gençti.
Ama bedeni yorulmuştu.
İnsan hissediyor.
Vefatından iki gün önce, olası kötü senaryoyu planlamaya başladık. Çünkü Haldın Dormen her şeyi planlardı.
Tempolu olacak. Kısa olacak. Sarkmayacak. Doğaçlama yok. Duygulu ama abartısız.
Herkes buna uydu.
Orkestra şefi Ömer’di.
Allah herkese böyle bir evlat versin.
Ve tören…
Sanırım Hoca’nın beğeneceği gibi oldu.
Ne eksik.
Ne fazla.
Bir tiyatro ustası…
B,r hayat ustası…
Bir insan yetiştirme dehası…
Böyle uğurlandı.
Ama ben hâlâ…
Teşvikiye’deki evinde, arka odada oturduğunu düşünüyorum.
Rahmaninoff çalıyor.
Bulmacada birkaç kelime eksik.
Ama o…
Her zamanki gibi…
Hayata yetişiyor.
Sonra telefon çalıyor.
Ve Haldun Dormen’in sesi çınlıyor:
“Neredesiniz yahuuu!!!”
Işıklar içinde uyuyun.