Ortada bir şey var.
Görüyor.
Adını koymuyor.
Adını koymak taraf olmak demek.
Taraf olmak bedel ödemek.
Gereği düşünüldü.
Eski bir çocukluk oyunu hatırlandı:
Yandan geçmek.
O ‘iyi eğitimli kişi’ hakikatin içinden yürümüyor.
Kenarından dolaşıyor.
Ne üstüne basıyor ne de kaldırıp bakıyor.
Görüyor.
Ama görmemiş gibi yapıyor.
Biliyor.
Ama söylemiyor.
Bunu zekâ sanıyor.
Oysa zekâ değil.
Sadece rafine yakışıksızlık.
Tıpkı o eski oyunda olduğu gibi:
Geçmek istiyorsan “bezirganbaşı”na kapı hakkı ödeyeceksin.
Bugünün kimi “aydınları” da ödüyor.
Susarak.
Eksilerek.
Eğilip bükülerek.
Ortada duran devamlı çürüyor.
Yandan geçenler temiz kalacaklarını sanıyor.
Ama koku bulaşır.
Birileri kabul görmenin peşinde koşsa da.
Bedel ödemeden “görünür” kalmanın yolu bu: Eksik konuşmak.
Ne açıkça yalan söylüyorlar.
Ne de gerçeği, mertçe.
Arada kalmıyorlar.
Orayı seçiyorlar.
En acıklısı:
Belirsizliği tarafsızlık gibi göstermek.
Fark edilmiyor sanmak.
Oysa bu sadece pusulasızlık değil.
Sistemin yanında alınmış, üstü kurnazlıkla örtülü bir pozisyon.
Her adım ortada yatan eski, iddialı düşüncelerin yanından geçiyor.
Hiçbir iddianın tekrarı şu ara işitilmiyor.
Hiçbiri savunulmuyor.
Sadece be kötülüğün içinden geçiliyor.
Sessizce.
Temiz kalınacağı sanılarak.
Bilim çağı’na girdik, insanın niyeti hariç her şeyi ölçebiliyoruz, kilometrelerce öteden insanları tam alınlarından bile vuruyoruz.