2026’da beden ve akıl sağlığınızı korumak için neler yapma(ma)lısınız?

Tamamen Türkiye koşullarına uygun, insanımızın hasletlerini dikkate alan, sosyal, tarihsel ve fiziksel genetiğimize uygun bir beden ve akıl sağlığı rehberi: Yürümeyin, araba kullanmayın, taksiye binmeyin, lokantaya, meyhaneye gitmeyin, sosyal medyadan, TV’den uzak durun. 

4 Ocak 2026
User comments

Her yeni yıla girerken, medyada gelenek haline gelmiş yazılar yayınlanır. Sözüm meclisten dışarı, bunların içinde en sık karşımıza çıkanlar sağlıkla ilgili olanlardır: Beden ve akıl sağlığının gerekleri olarak doğru beslenme, kaliteli uyku, stresten uzak durma, yürüyüş ve egzersiz, zihni çalıştırma, sosyalleşme tavsiye edilir.

Bu tür yazılar bütün dünya medyasında kullanılmakla beraber, çoğu, ABD ve Avrupa’da üretilir, tercüme yoluyla tüm dünyaya yayılır. Böylece her ülke insanına benzer tavsiyeler verilmiş olur. Oysa ülkelerin, hatta ülke içinde farklı kentlerin, yörelerin koşulları farklıdır, insanlarının yapısı değişiklik gösterir.  

Yeni yıla girerken, ben de sizlere, tamamen Türkiye koşullarına uygun, insanımızın hasletlerini dikkate alan, sosyal, tarihsel ve fiziksel genetiğimize uygun bir “beden ve akıl sağlığı rehberi” hazırladım. İşte tavsiyelerim:

Yürümeyin

Yürümek en temel spor. Ama ülkemizde öyle basitçe yürüyemezsiniz. Kentte yaşıyorsanız spor için yürümek bir yana, bir yerden bir yere gidebilmek için dahi birden fazla sporun temel hareketlerini bilmeniz gerekir. 

Örneğin, halkımızın büyük kısmı alışverişini yürüyerek yapar. Bu da bir nevi spor olarak düşünülebilir. Öyle ya, evden çıkıp alış-verişe serbest stil yürüyerek gidiyorsunuz; dönüşte aynı mesafeyi iki torba dolusu ağırlıklarla kat ediyorsunuz.  

Ne yazık ki, ülkemizde, insanların güvenle yürüyeceği, düz, kırıksız-döküksüz, tamamen yayalara ayrılmış kaldırımlar bulunmaz. İnşaat iskeleleri, çukurda kalmış dükkanların merdivenleri, kuryelerin hareket halindeki motosikletleri, caddeden gitmeye korkan iki tekerlekli “skutır”lar, dükkanının önü babasının malı olduğu için “çıkma” yapan esnafın tezgahı, köşeye konuşlanmış el arabalı satıcı, belediye izinli “cafe” masaları, park edilmesin diye konulan beton “baba”lar, çifte telli oynayan zemin taşları, Erzurum barına heveslenen bordür taşları, üstünkörü kapatılmış çukurlar, etrafında inşaat demirine tutturulmuş “koruyucu” kırmızı-beyaz şeritleriyle kapatılmamış çukurlar, taze dökülmüş beton ve üstüne basılmasın diye kaval kemiği hizasına yerleştirilmiş briket üstü kalas…  

“Engelli yürüyüş” ile slalom arası bir spor olan “çarşıya gitmek,” esnek, kıvrak hareketler, temponun doğru ayarlanması ve arkadan/karşıdan gelene azami dikkat gerektirir. Dar kaldırımda iki kişinin yan yana geçebilmesi için bazen bordür taşı üstünde denge hareketlerini başarıyla yapabilmek şart olur. Bir an için caddeye inmek zorunda kalırsanız, üç adım atıp aynı çeviklikle yamuk-yumuk kaldırıma geri çıkmalısınız. Caddedeki araç kalabalığının öngörülemez hareket tarzının yaratabileceği hayati tehlikeliyi daima göz önünde bulundurmalısınız. Öte yandan, kaldırımdaki en küçük bir dikkatsizlik de sakatlanmayla sonuçlanabilir. Ayak burkulması, diz/dirsek dağıtma, bilek kırma, yüz üstü kapaklanma başınıza gelebilecek en basit sakatlıklardır. 

El âlemin mahalle arasında bir-iki futbol sahası büyüklüğünde ortak kullanıma açık yeşil alanları, hemen her ilçede bakımlı parkları, çiçek bahçeleri, korulukları vardır. Bizde mendil kadar yeşilliğe müteahhidin biri göz diker, ilçe başkanını, il başkanını araya sokar, belediyenin kapısını aşındırır, imar planını değiştirtir; allem eder-kallem eder, çukuru kazar, kalıpları diker, betonu döker. Şehir içinde betonun sürekliliği esastır… Yeşil dediğin dağdır, bayırdır…

Hal böyle olunca, yürümek için, bir taşıt aracına binip bir yerlere gitmek, sonra da aynı şekilde eve dönmek kaçınılmaz olur. Artık ormana mı kaçarsınız deniz kıyısına mı, araba mı kullanırsınız toplu taşıma mı, sizin bileceğiniz iş… Her durumda, stresten kurtulmak için strese girmek şart. 

O yüzden, yürümeyin! Hele kent içinde, asla!

Araba kullanmayın, taksiye binmeyin

Taşıt araçlarından bahsetmişken, hemen ikinci uyarımızı yapalım. Akıl sağlığınızı korumak istiyorsanız, araba kullanmayın. Kadınlar dahil olmak üzere, normal hayatta ağzına küfür almayan insanların, trafikte ana-avrat düz gitmelerine bakarsak hem araba kullanıp hem akıl sağlığını korumanın mümkün olmadığı sonucuna rahatlıkla varabiliriz. 

İlk ehliyet aldığımda, trafik kurallarını öğrenmek için canhıraş bir çaba sarf ettiğimi hatırlıyorum. Direksiyon başına geçtiğimde de bu kuralları uygulamak için… Aradan zaman geçince bunların son derece gereksiz olduğunu kavradım. Bir kere, çalışmamız için hepimize farklı bir “Trafik Kuralları Kitabı” verilmişti. İkincisi, bütün dünyada insanlar, direksiyon sınavını geçmek için şoför okullarından araba kiralayıp, deneyimli öğretmenlerden ders alırken, bizde herkes doğuştan “ders verme” seviyesindeydi. Sorun trafikte “tevhid-i tedrisat,” diğer bir deyişle “müfredatta birlik” olmamasıydı. Bu da, araç sayısı kadar “kural kitabı” demekti.

Eğer araç kullanmak zorundaysanız, gözünüzü yoldan ayırmayın. Hayır, “kaza” ihtimalini azaltmak için değil… Böyle bir trafik ortamında hiçbir şoförle göz göze gelmemek “farz” olduğu için… Diyelim, biraz önce arkanızdan korna çalan arabanın şoförüyle kırmızı ışıkta yan yana geldiniz, boş bulundunuz, göz göze de geldiniz. El-kol ve dudak hareketlerinden ne dediğini de anladınız. Hatta sizin taraftaki penceresini açıp sesini size duyurmaya çalıştı. Sinirlenmeyin, hırs yapmayın, önünüze bakın ya da gözünüzü ışıklara dikin. Ne pencereyi açın, hele hele ne de arabanızdan inin. Yeşil yanınca oradan uzaklaşın, şerit değiştirin, frene basıp geride kalın, ne yaparsanız yapın, sürtüşme mahallinden uzaklaşın. 

Bunun sadece akıl sağlığınızı değil, beden sağlığınızı, hatta beden bütünlüğünüzü koruyacak bir tavsiye olduğunu unutmayın. 

Taksilere gelince… Tekrar söylüyorum, taksiye binmemek en iyisi… Mecburiyet var bineceksiniz… Önce binecek taksi bulacaksınız. İhtiyacınız olduğunda hepsi kırmızı, ihtiyacınız yoksa yeşiller sıra sıra… Turistik bölgedeyseniz, gene sıra sıra bekliyorlar ama, “müşterileri var,” sizi alamazlar… Hasılı, sinirlerinize hakim olacaksınız… Taksiyi buldunuz; binmeden önce her bakımdan hazırlıklı olduğunuza emin olmalısınız. 

Mesela büyük olasılıkla kemer bağlayamayacaksınız. Kemer ya koltuğun arkasına sıkışmıştır ya da kemerin takılacağı yer koltuk kaplamasının altında kalmıştır. Şoföre sorsanız, onuruna dokunacak, “takılır o takılır,” diyecektir sinirli sinirli… Allah bilir içinden, “züppe, ne kemeri, zaten 30’la gidiyoruz,” diye düşünecektir. 

Hijyen takıntınız olmayacak. Arka koltuğa serilmiş kilimin üzerinde kaç haftalık toz birikmiştir diye düşünmeyeceksiniz. Sizin yanınızda asla izinsiz sigara içmezler ama taksi bir haftadır boşaltılmamış kül tablası gibi kokabilir. Paranızın üstünü beklemeyin, ona her an doğal bahşiş muamelesi yapılabilir. Memlekette bozuk para yok biliyorsunuz. Herkes cebinde 200 liralıklarla dolaşıyor. Ne yapın edin, cüzdanınızda biraz ufak kupürlü para bulundurun. 

Biliyorum, taksiye binince sosyolojik araştırma yapma isteği kabarıyor insanın içinde. Öyle ya, memleketin ahvali en iyi taksi şoförlerinden öğrenilir. Yapmayın. Makul makul süren sohbetiniz bir anda şoförün acılı hayatına kayabilir. Kısa-kesik cevaplarınıza rağmen o hikaye anlatılabilir. Taksiden indiğinizde omuzlarınızda nereden geldiğini bilmediğiniz bir yük hissederseniz beni hatırlarsınız. 

Ya da telefon çalar, şoför açar, dinler, “elimizden geleni yaparız abi,” der. Sormazsınız, ama o anlatır. “Bir şoför arkadaşın küçük kızı” amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Bağlı olduğu taksi durağında, şoförler, aralarında para toplamaktadır. “Siz de katılmak isterseniz…” 

Boş bulunursunuz… “Katılırsınız”… Bir hafiflik duygusuyla taksiden inersiniz. Üç gün sonra bir arkadaşınız benzeri bir hikayeyi size anlattığında, şimşek çakar… 

Bütün bunlardan sıyırttınız, şoför trafikte kimseyle dalaşmadı, koltuğun yanındaki levyeyi kapıp arabadan inmedi, yollarda makul bir hızla, zigzaglar çizmeden gitti, ruh ve beden bütünlüğü içinde, dengenizi kaybetmemiş olarak taksiden inmek üzeresiniz, cüzdanınız elinizde, taksimetreye baktınız ve… 

Lokantaya, meyhaneye gitmeyin

Kırk yılda bir keyif yapacaktınız da onun için taksiye binmiştiniz, anlıyorum… Keyif ne? Akşam güzel bir yerde yemek yemek… Yapmayın. Böyle söylememin nedeninin beden sağlığıyla da ilgisi var elbette. Çok yiyeceksiniz. Karışık yiyeceksiniz. İçki içeceksiniz. Akşam sağlıklı bir uyku uyuyamayacaksınız. Bunu birkaç kere tekrarlayacaksınız, kan değerleriniz bozulacak, filan… Birçok kapalı mekanda, “sigara içmenin serbest” olduğunu da, geçerken sağlık risklerine ekleyelim. 

Bunlar bir yana, benim burada daha çok üzerinde durmak istediğim, lokantanın, “restaurant”ın, meyhanenin akıl ve ruh sağlığına olumsuz etkileri…

Nereden başlayayım? Meyhaneye gittiniz diyelim. Bir tarafta, kentteki meyhanelerin %95’i ile aynı mezeleri aynı vasat lezzette sunanlar, masayı yoğurda bulayanlar… Sıradanlığa tapıp yine de hesaptan kıl aldırmayanlar… Diğer tarafta, “değişik” olacağım diye saçmalayanlar… “Levrek döner” ne ya, dedirtenler… Burada da, döner döner, hesap bize…  

Eski tabiriyle “bol kepçe”  lokantasına gittiniz diyelim ama sosyetik olanına. Ne bol kepçe ama… Adam resmen eski büyük, havalı tabaklarını atmış, esnaf lokantalarındaki küçük tabaklardan almış, garnitürü de koyunca ana yemek tabakta iki çatal kalıyor. Salataya zeytinyağını uzaktan gösteriyor. Zeytinyağlılar meze tabağında geliyor. Hesap ise kadifeye sarılı… 

Şef Restaurant’ları bir başka alem. Önceden hazırlıklı gitmek, alt yapıyı sağlam tutmak lazım, yoksa akşama aç yatmak işten değil. “Kaşık kadar” tabirine gerek yok, siparişi alenen kaşık içinde getirenler var. E, “gurme” olacaksanız, porsiyon da “tadımlık” olacak haliyle… Ama ödeme “tatsız”! Hani kredi kartları olmasa, topla masadakilerden paraları, say, lastikle, ver garsonun eline, deste deste…

Ne yapalım peki diyeceksiniz? Ben bilmem, ben akıl sağlığınızı düşünüyorum. Değişiklik istiyorsanız, sizin gruptan her seferinde biri, milleti evine davet etsin, açsın Instagram’ı, yemek tarifleri gırla gidiyor. Seçsin birini yapsın. Yaratıcı olun biraz. 

Sosyal medyadan, sosyal medya aktivizminden uzak durun

Pardon, yok, açmayın Instagram’ı… Sosyal medyadan uzak durun. Baksanıza her türlü melanet orada. Troller bir tarafta, kendinden menkul uzmanlar öte tarafta… Bir yanda komplo teorilerini (onların da çoğu tercüme) ciddiye alıp yayanlar, öte yanda ciddi siyasi yorum kisvesinde ruhunuzu karartanlar… Fazla takılırsanız, adamı çıldırtabilirler… Sosyal medyada neyin doğru olduğunu anlamak için, Allah muhafaza, daha fazla sosyal medyaya, internete dalmak zorundasınız. Daha bunun, ağız dolusu küfürü var, tehdidi var, dezenformasyonu var… Dünyada sosyal medya “tehlikeli madde” sınıfına girmeye başladı bile. Baksanıza Avustralya’dan sonra Fransa da sosyal medyaya 16 yaş sınırı getirmeye hazırlanıyor. Kendi ruh sağlığımızın yanı sıra, çocuklarımızınkini de düşünmek zorundayız.

Bunlar bir yana, özellikle “sosyal medya aktivizmi”nin ciddi başka sağlık riskleri var. Hayır, telefonların “mavi ışığı”nın yoğun kullanımda uykusuzluğa neden olmasından söz etmiyorum. Beslenme yetersizliğinden, zatürre, böbrek hastalıkları vs.’den bahsediyorum. Cezaevine düştüğünüzde yüz yüze gelebileceğiniz sağlık sorunlarından… Bilin ki, sosyal medya aktivistlerinin hepsinin gözünün üstünde kaşı var ve bu suçtur. Bakmayın hiçbir yerde böyle bir suçun tarif edilmemiş olmasına. Neticede bu bir “takdir” meselesidir ve neyin “tekdir” gerektireceğini takdir edenler bilir. “Tekdir ile uslanmayanın hakkı”nı veren bir ülkedir burası… 

TV haberlerini, yorumlarını izlemeyin

Sinirleriniz sağlam değilse, TV’de haber izlemeyin. Şu TV, bu TV demiyorum… Önemli olan, halen süren ve bitecek gibi durmayan operasyonlar, tutuklamalar, mahkemeler furyasından uzak durmak… Çünkü insan, duyduklarına, izlediklerine bir anlam vermek istiyor; anlamsızlığın içinde kaybolunca dengesini yitiriyor… İlle izleyecekseniz, suç ne, ceza ne, mantık ne gibi sorular sormayın, bunlar hakkında yapılan yorumları izlemeyin. Aslında TV’lerde, saatlerce, sfenks gibi oturup, döne dolaşa aynı lafları tekrarlayan yorumculardan da uzak durun. Bunların hepsinin ruhunuza toksik etkileri var. Yavaş yavaş birikiyorlar ve sonunda sebebi belirsiz bir tükenmişlik, yorgunluk, baş ağrısı ve ruh ağrısına yol açıyorlar. Dr. House gelse bulamaz nedenini ama, size söylüyorum, TV zehirlenmesi bu…

“Ne yapalım peki” diye sorduğunuzu duyabiliyorum. Birer kulaklık edinin, telefonunuzdan müzik dinlerken çevreyle ilişkinizi kesebilirsiniz. Hem telefonunuzu da sağlığa yararlı bir iş için kullanmış olursunuz. Evde egzersiz yapın, kaslarınızı çalıştırın. Aman, yanlış anlaşılma olmasın, sağlık için bu… Kuvvetlendim sanarak ona buna efelenmeniz için değil. Millet boş gezmiyor valla… “Kesici, delici, ateşli” aksesuarlar güçlüdür kaslardan… Eş-dost ile ev toplantıları yapın. Kural koyun, kimse peşine birini takıp getirmesin, sadece bildik arkadaşlarla görüşün. Dostlarla birlikte olmanın sağaltıcı etkisinin üzerine yoktur. Eski günler güzeldi, anılarınızı yazın; zihninizi çalıştırır, ruhunuzu dinlendirir. Dediğim gibi, biraz da yaratıcı olun. 

Hepsi bu kadar değil ama, sanırım bir fikir edindiniz… Bu da böyle bir yeni yıl yazısı olsun. Kendinize iyi bakın, tavsiyelerimi kulak arkası etmeyin. Hepinize sağlıklı, mutlu, huzurlu bir yıl dilerim.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.