Hakkında açılmış eski davalar bir yana, Trump’ın çok sayıda kanunsuz, Anayasa’ya aykırı icraatı var. İran’da çoğu çocuk 175 sivilin ölümünden Savaş Bakanı Hegseth sorumlu. Netanyahu hem soykırım suçlusu hem yolsuzluk davaları sürüyor. Devrim Muhafızları onbinlerce İranlı’nın ölümünden sorumlu.
Seçilmiş otokrat, askeri veya sivil diktatör hiç fark etmiyor. İktidarda kalmak, güçlerini artırmak, ceplerini doldurmak, yandaşlarını korumak için o kadar çok suç işliyorlar ki; memleket meselesi, parti meselesi, zümre meselesi sonunda kişisel mesele haline geliyor. Yalan, manipülasyon, komplo, ahlaksızlık, hukuksuzluk, tehdit, şantaj ve şiddet dolu dünyalarında, kendileri bir ruh hastasına dönüştükleri gibi milleti de hasta ediyorlar.
ABD-İsrail-İran savaşının en umut kırıcı yanı belki de bu. Ulusal ve uluslararası yasalara karşı suç işlemiş, kendi toplumlarını rehin almış, soykırım yapmış, halkının kanını dökmüş, çevre halklara felaket getirmiş ve daha da getirecek olan liderlerle onların etrafına toplanmış bir avuç suçlunun, suç ortağının yürüttüğü bir savaştan söz ediyoruz. Savaş, bu haliyle tam bir yıkım olmadan bitmeyecek, bitse bile geride parçalanmış, tecavüze uğramış, işgal edilmiş topraklar bırakacak. Sadece İran ve Lübnan değil belki Irak bile dağılacak… İki haftayı geride bırakırken, yüzeydeki kaderi belirsiz, derindeki kaderi belli olmuş bir savaş bu…
Sözlerim size sert gelebilir. Bir öfke anının hezeyanları gibi gözükebilir. Saldırganı-mağduru ayırt etmediğimi düşünebilirsiniz. Gelin birlikte, savaşın temel figürlerine, yaptıklarına ve dediklerine bakalım. Eminim bana hak vereceksiniz.

Biliyorsunuz, savaşın daha birinci günü, İran’ın güneyinde, bir deniz üssünün bitişiğinde bulunan kız okuluna füze isabet etti; çoğu öğrencilerden oluşan 175 sivil öldü. Trump ve adamları önce bu saldırıdan İran’ı sorumlu tuttular. Ancak kanıtların gizlenmesi pek mümkün değildi. Bir süre sonra “soruşturuyoruz” demeye başladılar. Soruşturmadan sızan bilgiler füzenin ABD’ye ait bir “Tomahawk” olduğunu ortaya koydu. Okul, eski bir istihbarat bilgisine dayanarak hedef alınmıştı (daha önce deniz üssünün binasıyken okula çevrilmiş ve üssün dışında bırakılmıştı). Geçmiş dönemlerde hedef tespiti için kullanılan kuralların bir kenara atılması emredilmiş, bu emir küçücük çocukların canına mal olmuştu.
Şimdi parmaklar tek bir sorumluyu işaret ediyor: Adı Pete Hegseth. ABD savaş makinasının bir numarası. (“Başkomutan” Donald’ı saymazsak…) Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştiren şahsiyet. Orta dereceli bir subay olarak orduda görev yapmış. Aktivist ve TV programcısı. İlk döneminden beri Trump’ın yanında. Kendine “savaşçı” demekten hoşlanıyor. İkinci karısını dövmekle, alkolik olmakla, cinsel tacizle suçlanmış olmasına ve bazı Cumhuriyetçilerin karşı oy vermesine rağmen, kıl payıyla, Senato’nun onayından geçmiş. Skandalların adamı.
Hatırlayacaksınız, yanlışlıkla bir gazetecinin de dahil edildiği, hükümet ileri gelenlerinin yer aldığı Signal sohbet grubunda, ABD hava kuvvetlerinin Yemen’deki Husiler’e karşı düzenleyeceği hava saldırısının detaylarını, saldırıdan saatler önce grup üyeleriyle paylaşmıştı. Hassas bilgilerin paylaşıldığı, yabancı savunma yetkilileriyle yapılan toplantılara iki kez karısını götürmüş, kardeşini yanına danışman olarak almıştı. Sonradan ortaya çıktı ki bir başka Signal hesabından Husi saldırısının detaylarını karısı ve kardeşi ile de paylaşmıştı. Cumhuriyetçilerin bile ayağa kalktığı bu skandaldan onu Trump kurtardı.

ABD’nin Kore’de, Vietnam’da, Afganistan’da yüzbinlerce sivilin ölümüne yol açan saldırıları olmuştu. Bunlar kaza filan değil, kasıtlı biçimde hedeflenerek yapılan saldırılardı. Ancak Afganistan’daki savaşın belli bir evresinden sonra ve Irak savaşı boyunca, yerel halkı nötralize etmek, yanına çekmek gibi amaçlarla sivil halkın gördüğü zararı “minimuma indirmek” üzere “çatışma kuralları” oluşturuldu. Bunlar, ne zaman ateş açılabileceğini, sivillerin korunması için hangi prosedürlere uyulacağını belirleyen kurallardı.
Obama döneminde bu kurallar sıkılaştırıldı. İHA saldırıları ve özel operasyonlar için çok katı hedef doğrulama kuralları getirildi. Hedefin sivil olmadığına “neredeyse kesin” olarak emin olunması gerekiyordu. Peter Hegseth, daha bakan olmadan önce, bu kuralların ABD askerinin elini kolunu bağladığını savunuyordu. Hatta kendi TV programında savaş suçu işleyenlerin savunuculuğunu üstlenmişti. Bakan olur olmaz, ilk iş, mevcut çatışma kurallarını kaldırdı ve ABD’nin savaş operasyonları sırasında sivillere zarar gelmesini önlemeye ve buna müdahale etmeye odaklanan Pentagon ofislerini kapattı.
Savaşın başlangıcında Hegseth, “Aptalca çatışma kuralları yok, ülke inşa etme bataklığı yok, demokrasi inşa etme çabası yok, savaşta politik doğruculuk yok,” diyordu, “biz kazanmak için savaşıyoruz ve ne zamanımızı ne de canlarımızı boşa harcayamayız. Başkanın da uyardığı gibi, bu ölçekte bir çaba kayıpları da beraberinde getirecektir. Savaş cehennemdir ve her zaman öyle kalacaktır.”
Sonrasını New York Times’tan (NYT) özetleyelim: İran’daki savaşın ilk birkaç günü, okula yönelik saldırıyla ilgili ayrıntılar belirsizken, Hegseth brifinglerde çatışma kurallarını en aza indirdiğini övünerek anlattı. 2 Mart’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin, “(sahada) maksimum yetkiyle, aptalca çatışma kuralları olmadan” kendi şartlarına göre güç kullandığını söyledi. İki gün sonra, çatışma kurallarını Amerikan gücünü kısıtlamak değil, serbest bırakmak olarak tanımladı ve hava saldırılarını yürüten pilotların ve operatörlerin “gökyüzünü kontrol ettiklerini, hedefleri seçtiklerini, bütün gün gökyüzünden ölüm ve yıkım yağdırdıklarını” söyledi. 5 Mart’ta, “geçmişteki aptal, politik doğrucu savaşlar, burada yaptığımızın tam tersiydi” dedi; çünkü bunlar “kısıtlayıcı, minimalist çatışma kurallarıyla” yürütülmüştü. Ancak bu sefer (sahadaki askerin/subayın) çatışma yetkileri “maksimum”daydı
Hegseth bu şekilde atıp tutarken, İran’daki kız okulu üzerine düşen füze ile ilgili soruşturma ilerlemeye ve gerçek su yüzüne çıkmaya başladı; bu kez çatışma kurallarından söz etmeyi bırakarak, sivilleri korumak için alınan önlemleri sayıp dökmeye başladı. Yüzsüzce, “sivillerin asla hedef alınmamasını sağlamak için ABD’den daha fazla önlem alan hiçbir ülke yoktur” diyordu, “savaş tarihinde hiçbir ülke, sivil kayıpları önlemek için mümkün olan her yolu denememiştir. Ve açıkçası, bu yeterince takdir edilmeyen bir noktadır.”
Hegseth’in bir de sivil uçak gibi boyanmış, silahları gizlenmiş uçaklarla, Venezuela açıklarında, “uyuşturucu teknesi” bombalatması var. Geride delil, şahit bırakmayacak şekilde imha edilen teknelerin gerçekte ne olduğunu kimse bilmiyor.
Hegseth pratikte bir savaş suçlusu ama sivillerin ölümünün tek suçlusu o değil. Ne mal olduğu belli olmasına rağmen, “ekip”ten fire vermemek için, ilgili Senato oturumuna, ofisinden koşa koşa gelip Hegseth’in bakanlığına “evet” oyu veren, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance da bu ölümlerden dolaylı olarak sorumlu. Bu hikâyeyi de kısaca anlatalım: Üç Cumhuriyetçi senatörün Hegseth’e karşı oy kullanması, Senato’da 50-50’lik bir beraberlik oluşmasına yol açmıştı. Yasa, kilitlenmeyi önlemek için, Senato’nun doğal başkanı olan ABD Başkan Yardımcısı’na, beraberliği kıracak oyu verme yetkisini tanıyordu. JD Vance “evet” diyerek Pete Hegseth’in Savunma Bakanı olmasını sağlamıştı.
Tabii asıl büyük sorumlu Başkan Donald Trump’dı. Tüm otokratların yaptığı gibi liyakata göre değil sadakate göre adam seçmişti. Skandallarını kulak arkasına atmış, Savunma Bakanlığı’nda ulusal güvenliği ihlâl eden bir bakanın oturmasına göz yummuştu. Tabii savaşın ileri aşamalarında yeni savaş suçları ya da Irak savaşında olduğu gibi, savaşın tamamen bir yalanın üzerine kurulduğu ortaya çıkabilir.

Aslında Trump’ın suç listesi ve başkanlık makamını kullanarak ifa ettiği suç potansiyeli taşıyan eylemlerinin listesi hayli kabarık. Bir kere, başkan olmadan önce aleyhinde açılan dört ceza ve iki hukuk davası var.
İki hukuk davasından biri mallarının değerlerini şişirmekle ilgiliydi, bundan beraat etti. Diğeriyse cinsel taciz ve hakaretle ilgiliydi. Birinci derece mahkemede Trump epeyi bir tazminata mahkum oldu. Dava, şimdi temyizde.
Ceza davalarının biri Georgia eyaletinin seçim sonuçlarını değiştirmeye teşebbüs, biri 6 Ocak Parlamento işgaline yol açan seçim hilesi iddialarının ortaya atılmasıyla ilgiliydi. Biri de Florida’daki konutunda devlete ait gizli belgeleri saklaması hakkındaydı. Bu davalar, Trump’ın başkan olmasıyla birlikte savcılar veya yeni atanan savcılar tarafından düşürülmüştü.
Trump, kendisiyle ilişkiye girdiğini söyleyen bir porno yıldızını susturmak için rüşvet ödeme ve bu rüşveti şirket kayıtlarında başka ad altında gider gösterme suçu ile ilgili ceza davasında ise mahkum olmuştu. Ancak yine başkanlığı devralmasına yakın, mahkumiyeti kayıtlarda kalmak kaydıyla, hakim kendisini “şartsız tahliye” etti ve “Yeni Başkanlık döneminde başarılar dilerim,” diyerek gönderdi.
Tabii bunlar, Trump’ın ikinci döneminde, fiillerinin neredeyse tamamını oluşturan hukuka ve anayasaya aykırı eylemleri yanında devede kulak kalacak davalar. Trump ülkeyi parlamentosuz yönetiyor. Parlamento’nun vergi yetkisini, savaş ilanı yetkisini gasp etmiş durumda. Kendi halkına karşı Ulusal Muhafızları, Göçmen Polisi’ni hukuksuz olarak kullanıyor. Göçmenleri kazanılmış haklarını yok sayarak sınır dışı ediyor. Göçmen Polisi’nin adam öldürme, ailesini yakalamak için çocukları rehin tutma gibi uygulamalarına göz yumuyor, övgüleriyle onları destekliyor. Şirketine ve yakınlarına çıkar sağlıyor. Kendisi ile ilgili Epstein dosyalarının hasıraltı edilmesini sağladı. Bunların hepsini kitabına uydurduğunu düşünüyor ama mecliste çoğunluğu kaybederse görevden alınmasının yolunun açılacağını da biliyor ve bundan korkuyor.
Bu yılın başında Cumhuriyetçilerin parlamento grubunun kapalı bir toplantısında bu korkusunu açıkça dile getirmişti: “Ara seçimleri kazanmak zorundasınız, çünkü ara seçimleri kazanamazsak, o zaman işler… Yani, beni görevden almak için bir bahane bulacaklar. Görevden alınacağım.”
ABD’de temsilciler meclisi salt çoğunlukla başkanın yargılanmasına karar verebiliyor. Yüksek Mahkeme Başkanı’nın yönettiği yargılamayı Senato yapıyor ve 2/3 çoğunlukla karar alıyor.

İngiltere’deki Bradford Üniversitesi Barış Çalışmaları Bölümü’nün emekli profesörü ve “Kontrolü Kaybetmek: 21. Yüzyılda Uluslararası Güvenlik” adlı kitabın yazarı Paul Rogers, Guardian’da yayınlanan bir makalesinde özetle şunları söylüyor: Savaşın belirleyici figürü Netanyahu’dur. İsrail kısmî zaferi stratejik yenilgi sayar. İlk plan, İran’ın dini liderini ve Devrim Muhafızları’nın liderliğini öldürerek devletin çökmesini sağlamaktı. Bu başarısız oldu. İran hızla yeni liderlik oluşturdu. Bu nedenle savaşta “B planı”na geçildi.
Alternatif planın iki ayağı var: Birincisi etnik azınlıkları kışkırtarak İran’ı içeriden parçalamaya çalışmak. Ancak bu grupların İsrail ve Trump yönetimine güveni sınırlı. İkincisi ve daha önemlisi Dahiya Doktrini… İsrail bu yaklaşımı 2006’dan beri benimsemiş durumda. Buna göre, liderliği yenemiyorsan halkın yaşadığı yıkımı artırarak rejimin toplumsal desteğini çökerterek sonuç almaya çalışıyorsun. İsrail, Gazze’de büyük yıkıma yol açan bu doktrini, şimdi İran’a karşı ABD ile birlikte uyguluyor. Ama İran Gazze değil ve ABD-İsrail’in bundan da sonuç alma şansı zayıf.
Bu analize şunu da eklemek lazım: Gazze’de gördük ki bu doktrinin sivilleri gözetmesi diye bir şey söz konusu değil. Yani Netanyahu’nun Gazze’deki sayısız savaş ve soykırım suçlarına İran’ınkiler de eklenecek. Zaten hatırlayacağınız gibi, Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Konseyi özel raportörü Francesca Albanese, İsrail’in Gazze’de nasıl soykırım uyguladığını anlatan kapsamlı bir rapor hazırlamıştı. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ise, Başbakan Benjamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant için, Gazze’deki, 8 Ekim 2023 – 20 Mayıs 2024 arasındaki eylemleriyle ilgili olarak tutuklama emri çıkarmıştı. (Benzeri bir emir Hamas liderleri için de çıkarılmıştı.)
UCM’ne göre iki isim, hem savaş suçları hem de insanlığa karşı suçlardan sorumluydu Açlığı bir savaş yöntemi olarak kullanmış, sivillere karşı kasıtlı saldırıları yönlendirmiş, insani yardımları engellemiş, cinayet işlemişti. Suç oluşturan saldırılar yaygın ve sistematikti. Netanyahu ve Gallant bu eylemleri önleme gücüne sahip oldukları halde önlemedikleri için “komuta sorumluluğu” kapsamında suçlanmışlardı.
Netanyahu’nun ayrıca İsrail’de süren 3 ceza davası var. Bunların ikisi medya kuruluşlarına “iyi haber” karşılığında çıkar sağlama suçlamasıyla açılmış. Üçüncüsü ise, iş dünyasından pahalı hediyeler almakla ilgili. Davalar sürüyor. Aralık 2025’de Netanyahu, “ülkenin güvenlik durumu nedeniyle mahkemelere gidemediği” gerekçesiyle Cumhurbaşkanı Yitzhag Herzog’dan af talebinde bulundu. Ancak bu talebin gerekçeleri, Adalet Bakanlığı’nın ilgili bölümünün hazırladığı rapoda yetersiz bulundu; “af talebi gerekli kriterleri karşılamıyor,” denildi. Herzog henüz bir karar vermedi. Trump, Netanyahu’nun affedilmesi için İsrail Cumhurbaşkanı’na baskı yaptı. Herzog’un af kararı almamasını “zayıflık” olarak niteledi. Herzog ise Davos’ta yaptığı açıklamada, kararını yasalara ve vicdanına göre vereceğini söyledi.

İran, dinî ve askeri liderliklerin bir koalisyonu ile yönetiliyor. Dini lider, özellikle toplum üzerindeki manevi etkisini kullanırken, askeri yönetim mekanizması da güç kullanarak toplumu denetim altında tutuyor. Her iki tarafın da eli kanlı, iki taraf da birden fazla kez insanlık suçu işlemiş durumda.
Ocak ayında İran’ın dört köşesinde başlayan gösterilerin kanlı biçimde bastırılmasında Ali Hamaney’in emirlerinin ve Devrim Muhafızları’nın bu emirleri uygulamasının yarattığı sonuçlar, iki gün içinde en az 20 bin kişinin öldürülmesinin anısı hafızalarımızda henüz taze…
Şu sıralar, İran’la ilgili olarak iki şey tartışılıyor: Bunların ilki dini liderlikte doğan boşluğun aslında doldurulmadığı, doldurulmuş gibi yapıldığı… Ali Hamaney, savaşın ilk gününde, etrafındaki bir çok liderle birlikte öldürülünce, İran kısa süre içinde, yeni liderin oğul Müçteba Hamaney olduğunu ilan etti. Ancak Müçteba Hamaney babasının öldürüldüğü saldırıda, iki bacağından yaralanmıştı. Kimilerine göre yarası ağırdı. Hatta travma da geçirmişti. Ağzından açıklamalar yayınlanıyordu ama, bu açıklamalar, örneğin, bir filmle desteklenmemişti. Yapay Zeka ile de üretilmiş olabilecek tek bir fotoğraf söz konusuydu.
Bu tür haberler başlangıçta daha çok İsrail tarafından yayılıyordu ama, son zamanlarda İran basınında da yer almaya başlamıştı. Devletin oğul Hamaney’in işbaşında olduğuna dair hiçbir kanıt sunmaması, sosyal medyada spekülasyonları artırmıştı. Muhalifler Müçteba Hamaney’e “ölü lider”, İsrail “karton lider”, İran medyası ise “kayıp lider” diyordu.
Bu durum ikinci tartışmayı alevlendiriyordu: İran nasıl yönetiliyor, gerçek güç kimin elinde? Bir yanda İran’ın askeri stratejisinin belirlenmiş olduğu ve lider değişiminin bunu etkilemeyeceği savunuluyor. İran Devrim Muhafızları’nın (İDM) savaş yönetimini kişiden bağımsızlaştırdığı, lidere ihtiyacı olmadığı, hedeflerin zaten önceden belirlenmiş olduğu ileri sürülüyor. Diğer tarafta. İran’ın yerel güçlere yetki veren, ademimerkeziyetçi bir askeri yapısı olduğuna dikkat çekiliyor. El Cezire, buna “Mozaik Savunma Doktrini” dendiğini belirtiyor. Bu sistemin, ABD veya İsrail’in teknolojik üstünlüğüne asimetrik, uzun süreli, maliyeti yüksek bir savaş stratejisiyle karşı koymak üzere tasarlandığını söylüyor. Sistem, komutanlar ölse, karargâhlar yok olsa, iletişim kesilse bile kendi kendine çalışmaya devam ediyor.

Sadece taktikleri açısından değil, yapısı itibariyle de İran Devrim Muhafızları klasik bir ordudan farklı. 1979 İran Devrimi’nden hemen sonra kurulan Devrim Muhafızları gücü, devrimi içeride ve dışarıda savunmakla görevli. Askeri olduğu kadar ideolojik ve ekonomik bir yapı. Siyasi etkisi çok büyük. İran dışında, Hizbullah, Irak’taki Şii milisler, Yemen’deki Husiler gibi “vekil güçleri” yönetiyor. İçeride, siyasi eliti denetliyor, stratejik kurumları koruyor, muhalefeti sindiriyor, protestoları bastırıyor, rejimin ideolojik ve kültürel niteliğini koruyabilmesini gözetiyor. Devrim Muhafızları ideolojik olarak Yüce Lider’e bağlı ve sadık olmakla birlikte, aynı zamanda da kendi başına bir güç odağı.
İDM sadece bir ordu değil, ekonomik bir imparatorluk; ekonominin her alanına yayılmış devasa yatırımları var. İnşaat, enerji, Telekom, limanlar, bankacılık, ulaşım, demir-çelik, dış ticaret gibi sektörlerde devasa şirketlere sahip. Ekonominin neredeyse tüm sektörlerine yaygın, kamu projelerinde baskın aktör konumunda. Alt şirketler ve taşeron ağlarıyla finans kesimini ve taşra iş dünyasını kendine bağlayan, yurt dışında paravan şirketleri olan ulusal ve uluslararası bir iş imparatorluğu biçiminde çalışıyor.
Böylesine bir yapının yolsuzluktan azade olması düşünülemez. Nitekim, Devrim Muhafızları’nın üst kademesinin başka hükümet üyeleriyle birlikte büyük çaplı yolsuzluğa bulaşmış olduğu belirtiliyor. Yaptırımlarla çok daha genişleyen bu yolsuzluk ağı, İran ekonomisini yaptırımlar kadar olumsuz etkileyen bir faktör olarak niteleniyor.
Söz konusu bilgiler basında da yer almakla birlikte, esas olarak kapsamlı akademik ve sivil toplum çalışmalarına, on-line araştırmalara (belki de “hacker”lara) dayanıyor. “Bağımsız kuruluşlar” tarafından yapılan bu araştırmaların başlıca müşterilerinin Pentagon, NATO, CIA ve hükümetler olduğunu belirtelim.
Ancak, yolsuzluk iddialarının arkasında başlangıçta inkar edilip sonradan kabul edilen, iki üst düzey İDM yöneticisinin 50 dakikalık bir ses kaydının da olduğunu buraya not düşmekte fayda var. “İran Direnişinin Ulusal Konseyi Dış İlişkiler Komitesi”nin web sitesinde yayınlanan bir habere göre, İDM kaydın gerçekliğini resmi olarak doğrulamak zorunda kalmış, Ali Hamaney’in sözcüsü konumundaki Kayhan gazetesi, 14 Şubat’ta bu kaydın, “Devrim Muhafızları yetkililerinin sorumluluk ve hesap verebilirlik düzeyini” kanıtladığını iddia etmişti. Yani rejim yolsuzluğu kabul etmiş, ama onu ortaya çıkarmakla Devrim Muhafızları’nın sorumluluk gösterdiğini ileri sürmüştü.
Ayrıca, Wikileaks benzeri bir platform olan “Iranleaks” İDM sorgu görevlilerinin İranlı yatırımcılardan 21 milyon dolar çaldığını ileri sürmüştü. İranlı İnsan Hakları Aktivistleri de, Nisan ayında, İDM’nın üst yönetiminin, yurt içinde ve dışında, çok sayıda insan hakları ihlallerine, ekonomik suçlara ve uluslararası suçlara bulaştığına dair bir rapor yayınlamıştı.
Kısacası bütün dikta rejimlerinde olduğu gibi, baskı, kanlı şiddet, iktidar hırsı ve yolsuzluk, İran’da da el ele vermiş durumda. Suça karışmış, kaybedecek çok şeyi olan geniş bir ağ var. Bunların canlarını dişlerine takıp, ABD ve İsrail’e karşı sonuna kadar direnmek isteyecekleri açık değil mi?
Görüldüğü gibi, savaşan iki tarafta da yönetimde bir suçlular koalisyonu var. Bunlar savaşı bu aşamada bitirmenin “kaybetmek” olarak yorumlanacağından, kaybetmenin getireceği kollektif ve kişisel sonuçlardan korkuyorlar. Eğer savaşın bitirilmesi için, herkesin kendi kitlesine “kazandığını” söyleyebileceği yaratıcı bir yol bulunamazsa, bu savaş daha çok sürer.
ABD’de savaşın gerekçelerinin zayıf, kendisinin sürdürülemez olduğunu düşünen Cumhuriyetçiler ortaya çıkmaya başladı. İsrail cephesinde henüz sadece yurt dışındaki muhaliflerin cılız sesi duyuluyor. Yurt içinde savaş yanlısı birlik hâlâ üst seviyede. İran’da, içeride ne olup bittiğini takip etmek zor. Bildiğimiz bir şey var: Bu üç diktatörlük de ancak içeriden çatlayarak yıkılabilir. Bugün için henüz küçük bir ihtimal olarak gözükse de, savaş, önce saldırgan iki ülkedeki muhaliflerin, sonra da “ben bitti demeden bitmez” diyen, saldırı altındaki ülkenin sağduyu sahiplerinin kararlılığı ile bitebilir.