Dünyanın en etkili iki finans gazetesinden biri olan Financial Times’da bugün tam sayfa bir ilan yayınladı.
İlan, Türk iş dünyasının, Avrupa Birliği yöneticilerine bir çağrısıydı.
Türkiye’de kurulmuş 26 Avrupa ülkesi ile ilgili iş konseylerinin başkanlarının ortak çağrısıydı bu ve şu cümleyle başlıyordu:
“Biz aşağıda imzası bulunan 26 iş konseyi lideri diyoruz ki…”
Özeti şuydu:
21’inci Yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda çok farklı ve çok değişik bir dünyaya doğru gidiyoruz.
Bu yeni konjonktür içinde Türkiye ve Avrupa Birliği’nin yeri şöyle olmalı.
Tam böyle ifade edilmemişti ama konuşma ve açık mektubun özeti şuydu:
(*) Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı var.
(*) Türkiye’nin de Avrupa’ya ihtiyacı var.
(*) Dünyanın da işte böyle Türkiye’yi içine almış bir Avrupa’ya ihtiyacı var.
Mehmet Ali Yalçındağ’ın konuşmasını dinlediğim saatlerde önümde henüz piyasaya çıkmamış yeni bir kitap duruyordu.
ODTÜ kökenli bir iş insanı ve teknoloji uzmanı olan Enis Eryılmaz’ın yazdığı bir kitaptı bu.
Adı çok ilginç:
“Omurga İmparatorlukları…”
Bu başlığın altında da şöyle bir cümle var:
“Dünya yeniden kurulurken sen neredesin?”

Bence içeriği çok ilginç.
Daha da ilginci, kitabın yepyeni ve bugüne kadar pek görmediğim bir üslup ve tarzla yazılmış olması
Çünkü kitap baştan sona bitmeyen bir “İçindekiler” sunumu gibi yazılmış.
Yani her bölüm kısa bir “İçindekiler” biçiminde başlıyor ve sonra bunun altında kısa cümlelerle o bölümün ana fikri anlatılıyor.
Eryılmaz, kitabını şöyle tarif ediyor:
“Bu kitap bir yorum ya da analiz değildir. Bu kitap yeni çağın kavramsal altyapısıdır.”
Çok hızla okuyorsunuz.
Kitap yazımında “Tik Tok” devrini açar gibi görünen yepyeni bir tarz bu.
İşte o kitapta “Omurga mimarisi” adlı yeni bir kavram okudum.
Bunun anında “Omurga kurucu güç” ve “Ağ imparatorlukları” gibi yeni iki kavram daha var.
“Biz bugüne kadar gücü hep haritalarda arıyorduk. Artık haritalarda değil. Dünya aynı ama güç başka bir yerden çalışıyor.” diyerek başlıyor.
İşte bu noktada bugünün “Omurga mimarisinin” şu 3 temel zemin üzerine kurulduğunu anlatıyor:
(*) BİRİNCİ OMURGA GÜCÜ: ABD; Finansal ve dijital omurgaların merkezinde konumlanır.
(*) İKİNCİ OMURGA GÜCÜ: Çin; Kara işgallerinden çok altyapı sürekliliğine yatırım yapar. Lojistik, dijital ve finansal ağları birlikte örerek görünmez bir etki alanı kurar.
(*) ÜÇÜNCÜ OMURGA GÜCÜ: Avrupa; normatif omurgalar inşa eder. Standartlar, sertifikasyonlar ve veri rejimleri; paraya erişimin fiili sınır kapılarıdır.
Çok basit gibi görünen ama çok çarpıcı bir tablo…
Peki bu üçlü omurga yapısı içinde Türkiye’nin yeri nedir?
Enis Eryılmaz, “Türkiye artık bir geçiş ülkesi değildir, bir eşik ülkesi haline gelmiştir” diyor.
Evet dün Mehmet Ali Yalçındağ’ın basın toplantısını izlerken aklımda bu kitabın önüme koyduğu işte bu “Yeni omurga mimarisi” vardı.
Türkiye kendini hangi omurga üzerinde yeniden inşa edecektir?
Uzaktaki, güvenilmez bir “Trump Amerikası” ile mi?
Yoksa tarihi boyunca hiç demokrasi görmemiş muhtemelen de görmeyecek bir Çin ve Rusya omurgası mı.

Türkiye’nin Avrupa ülkelerinin her biri ile ilişkileri üzerine çalışan 26 iş konseyinin liderleri tercihlerini şapmış:
“Türkiye’nin yeri Avrupa Birliğidir” diyorlar.
Ama Avrupa’nın da bu omurga içindeki yerini güçlü biçimde alması için Türkiye’yi içine alma gerekliği de giderek artıyor.
Ve en önemlisi, iki çılgın kutup arasında kalan dünyanın Türkiye ile bütünleşmiş bir Avrupa’nın bu standart koyucu, regülatif, demokrasiyi koruyacak, insan hakları, adalet gibi kavramları hala geçerli insanlık ölçüleri kabul edecek özelliklerine ihtiyacı var.
Bunları yazıyorum ama, çok üzülerek görüyorum ki, Türkiye’de “Şuursuz bir Batı düşmanlığı” yükseliyor.
Çevremde, çocukları Amerika’da, İngiltere’de okuyan, eğitimli varlıklı insanlarda bile “Avrupa’nın güç kaybetmesinden keyif alan” bir zihniyetin yerleştiğini görüyorum.
Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşta, Rusya’yı; İran’da özgürlük ve hayat standardı için ayağa kalkan insanlar karşısında Molla rejimini destekleyecek kadar şuursuzlaşan bir anlayış bu.
Şunu unutmayalım;
Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet, bizim nesillerimize minnetle anmamız gereken bir miras bıraktı.
Ülkemiz 100 yıldan fazladır hiçbir savaşa girmedi.
Bizim nesillerimiz savaş görmedi.
Atatürk bize çok akıllıca çizilmiş, bizi güven içinde tutan yeni bir “Vatan sınırı” çizmiş.
Trakya’da, Balkanların Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan gibi fanatik milliyetçi bir coğrafyanın dışında tutmuş.
Kafkasya’da Gürcistan, Ermenistan gibi milliyetçilik damarları kuvvetli bir coğrafyaya bulaştırmamış.
Rusya ile aramıza küçük bir kara sınırı ve büyük bir deniz koymuş.
En önemlisi de bizi Arap dünyasının asla bitmeyecek kavga coğrafyasına bulaştırmamış.
İşte böyle bir coğrafyada 100 yıldır, seçimli bir demokrasiyi yaşatıyoruz.
Küçümsenecek, inkar edilecek bir tablo değildir bu…
Evet içerde bir rejim sorunumuz var.
Ama bu geçici bir sorun…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görev süresini tamamladığı gece, bu rejim de filen sona erecektir.
O nedenle, dün Mehmet Ali Yalçındağ’ın, 26 iş konseyi lideri ile Avrupa’ya yaptığı bu çağrı bence çok önemli.
Çünkü o Türkiye’nin çok daha uzun vadeli kaderini etkileyecek bir girişim.
Tabii ki hepimizin aklında şu soru var;
Hükümet bu bildiride açık ve net bir ifade ile savunulan bu AB üyeliğinin ne kadar arkasında duruyor.
İş konseyleri Dış Ekonomik İlişkiler Başkanlığına bağlı çalışan bir sistem.
Yani Cumhurbaşkanlığından bağımsız bir girişim olması mümkün değil.
Financial Times’da yayınlanan bildiride çizilen portrenin sınırları ne öyleyse?
Hem Yalçındağ’ın konuşması, ne de Financial Times bildirisinde kendi adıma konuşalım; görmek istediğim ve göremediğim üç kelime var.
Demokrasi, Adalet ve İnsan Hakları…
O zaman aklıma şu soru geliyor:
Bu çağrının gerçek anlamı ne?
“Bizi olduğumuz gibi alın mı” diyoruz?
Yoksa “Biz de Avrupa’nın normlarına uymak için gerekli reformları yapacağız” iradesi de var mı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün yaptığı konuşmada “2026 reform yılı olacak” dedi.
Ama en azından 5 yıldır hep dinlediğimiz bir cümle bu.
Reformdan ne anlıyoruz o da belli değil.
Her şeye rağmen çok olumlu bir girişimdir bu diyorum.
Bu yıl belki o “Reform” cümlesinin de içi doldurulur.
“Omurga mimarisine” döneceğim.
Yeni Dünya omurga mimarisinde 3 oluşumdan ikisi; Yani ABD ile Çin ve Rusya savaşmayı seven ülkeler.
Üçüncüsü ise, bizim “Yurtta Sulh, Dünyada sulh” mottomuza daha yakın bir coğrafya olan Avrupa…
O zaman karar verme zamanı…
Fetihci bir ülke olmaya mı çalışacağız…
Yoksa medeniyet kuran, barışçı bir dünyada halkının refahını arttırmak isteyen bir omurgayı mı benimseyeceğiz…
Kendi payıma tercihim yıllardır çok net.
Ben ülkemi Avrupa’nın normlar koyan, standartlar uygulayan demokratik coğrafyasında görmek istiyorum.
Geldiğim yaş itibariyle de bunu kendim için değil, kızım ve torunlarım için istiyorum.
30 Ocak 2026 - Önceki gece saat 00.55… Son bir saniye yepyeni bir sosyoloji ortaya çıkardı
29 Ocak 2026 - Tarihi tanıklık: İranlı doktorlar 9 Ocak katliam gecesini anlatıyor
27 Ocak 2026 - Dolu koltuktan ilk ders: Altaylı’yı yoldan çevirip geri getiren doktor
25 Ocak 2026 - “Ağaç maymunu hipotezine” göre günde kaç kadeh içki içebilirsiniz?