Nazım Hikmet ilk defa kaç yaşında mayolu bir kadın gördü?

22 Ocak 2026

Biliyorum tuhaf bir başlık ama, insan geçmişe 2026 yılından bakınca böyle bir bilgi ilginç görünüyor.

Dünyanın artık manyakça ve büyük bir hızla kapkara bir deliğe doğru “Amok koşusu” yaptığını gördüğüm şu günlerde, kendimi oyalamak için kitaplara verdim.

Ali Cabbar’ın yeni çıkan ve Nazım Hikmet’in hayatını anlattığı “Fotoroman: Yaşamak Güzel Şey” adlı resimli tarih kitabını büyük bir merak ve keyifle okuyorum.

Tek sıkıntım, kullanılan fontların çok küçük oluşu nedeniyle okumada zorluk çekmem.

Deniz Gezmiş albümünden daha renkli bir Türkiye tarihi

Ali Cabbar daha önce Deniz Gezmiş’in böyle bir albümünü yapmıştı.

Sevmiştim ama bunu çok daha fazla sevdim.

Nazım Hikmet 1902’de doğdu.

Kitap 1901’de başlıyor ve öldüğü 1963 yılına kadar her yıla bir sayfa ayrılmış.

Her sayfada çok ilginç küçük hikayeler ve inanılmaz güzel fotoğraflar var.

Ali Cabbar bir resim ve grafik sanatçısı.

Fotoğrafları çok başarılı şekilde renklendirmiş, bazıları gerçek olmayan kolajlara dönüştürmüş.

Hayatına kaç kadın girdi? “One Night Stand” ilişki var mıydı?

Nazım Hikmet’in kadın seven bir erkek olduğu herkesin bildiği bir sır.

Hayatına kaç kadın girdi bilmek mümkün değil.

Onunla ilgili yayınlardan resmen bildiğimiz 5 kadın var.

Nüzhet Hanım, Lena Yelena Radlov, Piraye Altınoğlu, Münevver Andaç ve Vera Tulyakova…

Kısa süreli ilişkilerinden, platonik aşklarından bahseden çok yayın var.

Ama hayatında “One night stand” (Tek gecelik ilişki) var mıdır?

Muhtemelen…

Ama en azından ben bilmiyorum.

İlk defa mayolu bir kadını 19 yaşında görmüş

Önce başlıktaki sorunun cevabını vereyim.

Nazım Hikmet, mayolu bir kadını hayatında ilk defa 1921 yılında Batum’da görmüş.

Yani 19 yaşındayken…

Nüzhet Hanım’la 1920’lerin başında evlendi.

Yani büyük ihtimalle mayolu bir kadından önce çıplak bir kadın gördü.

Ali Cabbar’ın kitabına göre 1921 yılında Batum’da onu en çok şaşırtan şey, plajlarda gördüğü mayolu kadınlar olmuş.

Ben ilk üstsüz güneşlenen kadını 1974’te gördüm

Günün Osmanlı anlayışına göre bu “Yarı çıplak” bir kadın demekti.

Nazım ve arkadaşları çok şaşırdıkları  için, Ali Cabbar bunu “Mayolu bir kadını ilk defa görüyorlardı” diye yorumlamış.

Ben İzmirli olduğum için hayatımda ilk mayolu kadını muhtemelen daha bebekken görmüşümdür.

Ama üstsüz güneşlenen ilk kadını 1974 yazında Saint Tropez’de bir plajda görmüştüm.

Yanımdaki Türk arkadaşım şaşkınlıktan ayağını taşa vurmuş, başparmağı kırılmıştı.

62 yılın pop kültür ve magazin tarihi

Ali Cabbar’ın “Resimli Tarihi”, hem bir siyaset hem bir kültür, hem bir pop kültür, hem de magazin tarihi…

İçinde harika pop kültür anekdotları ve dönem magazini var.

1922 yılında Moskova, Tiflis ve Batum çok ilginç bir yer.

Eski İttihatçıların önemli bazı isimleri buraya yerleşmiş.

1917 Sovyet Devrimi’nden sonra bazı solcu Türk aydınları da orada.

Hasan Cemal’in dedesi Nazım için, Nazım Hasan’ın dedesi için ne demiş?

Döneme ait bir anekdot; 

Bir akşam İttihatçıların en önemli isimlerinden Cemal Paşa ile Nazım Hikmet Moskova’da bir yemekte bir araya geliyor.

Cemal Paşa, Nazım’ı Bahriye Okuluna sokturan komutandır.

Ama yemekte aralarında sert bir tartışma çıkıyor.

Cemal Paşa hafif bir tebessümle ve şakayla “Nazım eski vaziyetim olsa seni şimdi astırır, sonra darağacının altında ağlardım” diyor.

Nazım lafın altında kalmıyor ve o da aynı mütebessim ifadeyle şu karşılığı  veriyor:

“Paşam ben de sizi astırır sonra darağacının altında ağlamazdım…”

1935: Türk basınında kalemlerin silah, kelimelerin mermi olduğu yıl

1935 yılı Türk basın tarihinde “Polemik çağının” başlangıcı sayılabilir.

O yıl Almanya’da Nazizm, İtalya’da faşizm yükselmeye başlamıştır.

Bu da bütün dünyada  sol düşünürlerle  faşizmi destekleyenler arasındaki tartışmanın resmen bir polemik savaşına dönüşmesine yol açmıştır.

Türkiye’de bu çağı açan iki kişi ise hiç şüphesiz Nazım Hikmet ve Peyami Safa olacaktır.

Türk polemik sanatının başeseri

Nazım’ın onun için yazdığı şu dizeler Türk polemik tarihinin baş eserlerinden sayılır:

“Bir düşün oğlum, 

Bir düşün ey yetimi Sefa,

Bir düşün ki son defa,

anlayabilesin,

Sen bu kavgada bir nokta bile değil,

bir küçük eğri, virgül

Bir zavallı vesilesin…”

Ondan sonra gelen büyük polemikçiler de bu cümleleri çok sevdi.

Uğur Mumcu, Emin Çölaşan rakip yazarlarla polemiklerinde sık sık kullandı bu cümleleri.

Kendisi hapisteyken devlet ona Harp ve Sulh’u çevirttiriyordu

“Bir başkadır benim memleketim…”

Devletimiz de bir başka devlettir.

Mesela 1944 yılında Nazım’ı hapise atan devlet, Tolstoy’un Maarif Vekaleti Yayınlarından çıkacak “Harp ve Sulh” romanını ona çevirtiyordu.

Bunun için kendisine 960 TL telif ödeyecekti.

1944’ün 960 lirası bugünün parasıyla ne eder hesaplayamadım.

ChatGPT’ye sordum o da hesaplayamadı.

Türkiye’de para değerleriyle ilgili resmi bilgiler 1955’den sonra tutulmaya başlamış.

Belki siz hesaplayabilirsiniz ama hissiyatım bunun hiç de fena bir para olmadığını söylüyor.

Hamlet yüzünden kaç ay Silivri’ye gidersiniz?

Bir başkadır benim memleketim diyorum ya, alın size bir örnek daha.

1942 yılında Türkiye’de Hamlet yüzünden çok ünlü bir yazarla çok ünlü bir tiyatrocu arasında kanlı bıçaklı kavga çıkmış.

İstanbul Şehir Tiyatroları 1941-42 sezonunda Shakespeare’in “Hamlet” oyunun sahneye koymuş.

Yönetmen de Muhsin Ertuğrul’muş.

Tasvir-i Efkar Gazetesinin tiyatro eleştirmeni Celaletten Ezine şunu yazmış:

“ Şehir tiyatrosu Hamlet yazarını öldürmüştür…”

Yahu adamı babasının katilini arayan kaçığa çevirmişsiniz

O günlerde ülkenin tek tiyatro otoritesi kabul edilen Muhsin Ertuğrul şöyle bir cevap vermiş:

“Yarım yamalak tiyatro bilgin ve boş sanat dağarcığınla tiyatro işlerine karışma…”

O andan itibaren  tartışmaya Peyami Safa da katılmış ve Hamlet’i yanlış yorumladıklarını belirterek şunu yazmış:

“(Hamlet’i) Babasının katilini arayan bir kaçığın intikam sevdasını canlandıran meraklı bir zabıtaya dönüştürmüşsünüz…”

Konu mahkemeye gitmiş.

Muhsin Ertuğrul 2 ay, Peyami Safa 6 ay hapse mahkum olmuş.

Ama cezaları tecil edilmiş.

1945: İlk Mavi Yolculuk teknesinin 10 kişilik tayfası

Bugün Bodrum’u Bodrum, Gökova Körfezini Gökova yapan “Mavi Yolculuk” efsanesi  1945’te başlamış.

Kitaba göre 1945 yılı Mayıs sonunda edebiyatın ilk mavi yolculuğu düzenlenmiş.

Fikir babası Sabahattin Ali ile Sabahattin Eyüboğlu’ymuş.

İlk yolculuk Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir’in rehberliğinde yapılmış.

İlk mavi yolculuk teknesinin mürettebat ve yolcuları şunlarmış:

“Cevat Şakir, Sabahattin Eyüboğlu, Necati Cumalı, Sabahattin Ali, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Erol Güney, Benya Rapaport, Fuat Ömer Keskinoğlu, “Paluko” lakaplı balıkçı Mustafa Esin.”

Ne kadro ama…

Bana en çok koyan en acıklı fotoğraf

Yıl 1950…

Türkiye çok partili hayata geçiyor.

Nazım Hikmet 19 yıldır hapiste…

Ve bir fotoğraf…

Başında rahmetli annemin de taktığı başörtüsüyle yaşlı bir kadın kalabalık içinde imza topluyor.

Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım…

“19 yıldır haksız yere cezaevinde yatan oğlum açlık grevinde. Bir imza verin lütfen…”

Murat Çalık’ın yalvaran annesi geldi gözümün önüne

İzmir’de cezaevinde hasta oğlu Murat Çalık’a bakan  annesinin yalvarışı geldi gözümün önüne…

Yıllardır yatan Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, MS hastası Tayfun Kahraman geldi.

Ekrem İmamoğlu’nun annesi babası karısı çocukları geldi gözümün önüne…

1950-2026…

76 yıl geçmiş…

Değişen tek şey cezaevlerinin isimleri olmuş.

O zamanlar Sinop’muş, Bursa’ymış, Sultanahmet’miş…

Şimdi hepsi bir merkeze toplanmış…

Adı Silivri olmuş.

O gün kimler imza vermiş, bugün istense kimler verir?

Resimli tarih kitabında çok etkileyici bir liste var.

Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için imza veren ayınlar.

Şu listeye bakar mısınız;

Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Burhan Belge, Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit Karay, Cahit Sıtkı Tarancı, Nurullah Ataç, Yaşar Nabi Nayır, Oktay Rıfat, Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar Osman, Abdülbaki Gölpınarlı, Mina Urgan, Adnan Cemgil, Behice Boran, Macit Gökberk, Halet Çambel, Vala Nurettin, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Nadir Nadi, Ahmet Emin Yalman, Ercüment Ekrem Talu, Ali Naci Karacan, Bedri Koraman, Recep Bilginer, Gazanfer Özcan, Ekrem Reşit Rey, Cüneyt Gökçer, Nuri İyem, İbrahim Çallı, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Zühdü Müridoğlu, Ahmet Adnan Saygun, Refik Fersan, Hasan Ferit Alnar, Mehmet Ali Aybar, Niyazi Ağırnaslı…

Üçte ikisi maaşını devletten alan insanlar

Siyasetçisi var.

Yazarı var.

Tiyatro oyuncusu var.

Ressamı var. 

Öğretim üyesi var.

Felsefecisi var. 

Gazeteci ve gazete sahibi var.

Bestecisi var.

Avukatı var. 

Üçte ikisinden fazlası devletten para alan insan.

Düşünüyorum, bugün böyle bir imza kampanyası yapılsa kaç dizi oyuncusu, kaç üniversite öğretim üyesi, sanatçı, ressam imza verir.

Demek ki demokrasiye geçilince insanlara cesaret geliyor

Listeye bakınca ister istemez bugüne geliyorsunuz.

İmza 1950 yılında toplanmaya başlıyor.

Yani çok partili demokratik hayata geçtiğimiz yıl.

Demek ki demokrasiye geçiş insanları haklarını kullanma konusunda cesaretlendirmiş. 

O zaman da içimden haykırmak geliyor.

Yaşasın demokrasi…

Balkonda asılı çamaşırlara veda eden bir şairin cenazesi

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” diyen Nazım Hikmet 3 Haziran 1963 günü saat 07.30’da öldü.

Her sabah olduğu gibi, gelen gazeteleri almak için kapıya gitti.

Gazeteleri aldı, kapıyı kapattı ve oraya yığıldı.

Nisan ayında, ölümün artık kapısında beklediğini  hissettiği günlerde  aynı evde, kendi cenazesini seyretmiş gibi şöyle  yazmıştı:

“Bakacak ardımdan mutfak penceremiz

Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla,

Bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar

Avludaşlarım uzun ömürler dilerim hepinize…”

Çok haklı…

Bir Akdeniz çocuğunun cenazesini balkonlardaki çamaşırlar ve yalnız kalan avlular uğurlar…

Bu 125 yıllık tarihin 78’inde ben de vardım

Kitap bitti…

Türkiye’nin 125 yıllık tarihi geçti gözümün önünden.

Bu 125 yılın 78’inde ben de vardım.

Demek ki Nazım’dan daha uzun tanık olmuşum Türkiye denen bu nehrin önünden gelip geçene…

Kitabın son sayfasına geldiğim zaman, ben de alternatif bir “Sonsöz” yazayım dedim. 

Şu geldi içimden…

Kitaba alternatif son sözü de ben yazayım

Bu kitap bir dönemin bu toprağın çıkardığı yazarına, sanatçısına, aydınına, düşünürüne yaptığı zulmün, merhametsizliğin çetelesiydi.

Bir toplumda vicdan karardığı, merhamet duygusu körleştiği, adalet yok olduğu, haksızlık denen suç ve kibir denen günah iktidarın en güçlü silahı haline geldiği zaman…

İşte o zaman insan dediğimiz, Tanrı’nın yarattığı en mükemmel varlık tek hücreli bir canlıya dönüşüyor.

Herkese tavsiye ederim bu “Türkiye’nin Resimli tarihini…”

Çünkü bu kitap aynı zamanda siyasi günahkarlığın gayrı resmi tarihi…

***

(*) ALİ CABBAR: “FOTOROMAN; Yaşamak Güzel Şey; Nazım Hikmet’in Yaşamı ve Mücadelesi” Boyut Yay. 2025, Editör; Fahire Kurt, Aralık 2025

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.