Silivri’den yılın ilk mektubu: 9 Numaralı koğuşta Best-Seller şair ve kitaplar hangileri?

20 Ocak 2026

Geçen hafta Silivri’den yılın ilk mektubunu aldım.

Ünlü “Dokuz Numaralı Koğuş’tan” geliyordu.

Yani seçilmiş belediye başkanlarının, muhalif aydınların, gazetecilerin, sanatçıların yattığı koğuştan.

9 Numaralı koğuşun bir sakini yazıyor

Mektubun altında şu imza vardı:

Doç. Dr. Buğra Gökçe.

Kimdir derseniz, geçenlerde Silivri’de tuttuğu günlükleri topladığı kitabını anlatan bir yazı yazmıştım.

İşte o şehir plancısı…

Ankara, Çankaya ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde planlamacı olarak çalıştı.

Son görevi Büyükşehir bünyesindeki “İstanbul Planlama Ajansı Başkanlığıydı…”

Buğra Gökçe tutuklandıktan sonra cezaevinde evlendi…

9 Numaralı koğuşta günlük hayat nasıl br şeydir?

Yazının başından beri “9 Numaralı koğuş” diyorum ama o 12 Mart, 12 Eylül dönemlerini hatırlatan sembolik bir ifade. 

Aslında durum farklı.

Asıl adı “9 Numaralı Cezaevi…”

Mektuptan okuyalım:

“Burada 9 Nolu cezaevinde koğuşlar tek kişilik. 

En ağır tecrit halindeyiz. Avlu yani (havalandırma) dahi tek kişilik. Avukat görüşme odaları olmasa mahpus arkadaşlarımızı görme ihtimali de yok.”

… ama nikah fotoğrafları bugün dahil ona ve ailesine verilmedi.

Avukat ve aile görüşmeleri bizim için birer sosyal tesis

“Yani avukat görüşleri bizim için en temel sosyalleşme aracı. 

O mekan bir nevi “sosyal tesis”.. Haftada bir saat kapalı görüş ile cam arkasından telefonla ailemizle konuşabiliyoruz. 

Ayda bir saat de açık görüş ile ailelerimize dokunarak sohbet edebiliyoruz. 

Bayram ve özel günler için ilave açık görüşler veriliyor.”

10 ayda kaç açık, kaç cam arkasından görüşme yaptı?

“10 ayda 41 görüş yapmışım. 26’sı kapalı 15’i açık görüş. 15 saati sevdiklerime kısacık da olsa dokunarak, 26 saati görüp dokunamadan geçirmişim. 

Haftada 10 dakika ve tek kişi olmak üzere telefonla görüşme hakkı olduğunu, bunun dışında hiçbir şans verilmediğini, ağır bir tecrit yaşadığımızı, birbirimizi de sadece avukat görüşme odalarında yan yana odalarda görebildiğimizi bilginize sunmak isterim.”

9 Numaralı koğuşta hiç duygusal anlar yok mudur?

Kitabını biraz mekanik bulduğumu, insanın o cezaevi yalnızlığı içindeki günlüklerinde  daha duygusal anlatımlar da beklendiğini yazmıştım.

Mektubunda diyor ki;  

“Günlüklerimdeki ilk notlarım elbet bir edebiyatçı hassasiyeti ve inceliğinde ya da roman yazma iddiasında olmadığından çok daha mekanik gelmiş olabilir. En özel ve duygusal satırlarım ise eşime ve aile yazılmış mektuplarda kaldı sanırım. O özel mektupları ise kitaba koymadık takdir edersiniz.”

Şimdi anlıyorum Kavala, Atalay ve Kahraman’a yeterli ilgiyi göstermemişim

Mektup’ta aynı yerde yatan bazı öteki tutuklu ve hükümlülere de mesaj var: 

“Osman Kavala başta, cezaevinde uzun süre kalmak zorunda kalan Selçuk Kozağaçlı, Can Atalay, Tayfun Kahraman memleketin mağdur değerlerine de yeterince teveccüh gösteremediğimi anlıyorum. Bu vesile ile hepsine özellikle kıymetli dostum, kardeşim Tayfun’a özel sevgilerimi iletmek istiyorum.”

Cezaevi akrabalığında en yakınım Fatih Altaylı’ydı

Mektubunda çok güzel bir kavram yaratmış.

“Cezaevi akrabalığı…” 

“Cezaevi akrabalığı diye bir şey var bence. 

Sanırım burada en önemli akrabam Fatih Abi diyebildiğim Fatih Altaylı ile oldu. Şükür ki yeni yıl öncesi evine, ailesine kavuştu ve ben tarifsiz mutlu oldum. Burada Osman Kavala, Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı uzun yıllar uğradıkları ağır tecrit ve yoksunluklara rağmen dimdik duruşları ile özel saygı ve hürmeti hak ediyorlar. 

Onların şahsında tüm siyasi tutuklu ve hükümlülere de içten bir selam vermeliyim.”

Bir 9 numara sakini 10 ayda kaç makale yazabilir?

İnsan cezaevinde geçirdiği 10 ayda neler yapabilir?

Buğra Gökçe’nin bilançosu şöyle:

“Birgün, Cumhuriyet ve Karar Gazetelerinde bu 10 aylık süreçte 22 makalem yayınlandı. 

Diğer yandan sosyal medya paylaşımları ile yaptığım yemeklerden, duygu yoğunluklarıma kadar görece daha popüler notlarımı paylaşmaya çalıştım.”

Koğuşta İsmail Cem okumak nostaljik bir duygu mudur?

Günlüklerinde bol bol İsmail Cem’in “Türkiye’de Geri Kalmışlığıın Tarihi” kitabını okuduğunu yazmıştı.

Ben de bunu “Nostaljik bir okuma” olarak nitelendirmiştim.

Tabii ki bunun altında şu soru da vardı:

Biraz geride kalmış bir okuma tercihi değil mi? Artık o kitabı aşan çok daha başka eserler var.

Mektupta o soruma şöyle karşılık vermiş:

“İsmail Cem’i nostaljik bir okuma olarak değil kıymetli bir hafıza tazeleme ve sonraki bazı Türkiye değerlendirmelerine altlık olarak düşünmüştüm.”

9 ay 29 günde 130 kitap okursanız neleri seçersiniz?

9 ay 20 günde 130 civarı kitap okumuş.. 

“Bu  da cezaevinin en önemli artısı belki” diyor. 

Siyasi ve ekonomik kitaplar:

Gramsci, Noam Chomsky, Auerbach, W. Schimidt, Lucien Febvre, Ibn-i Haldun, Mahfi Eğilmez…

Ve;  

“İçinde; Hasan Izzettin Dinamo’dan, Burhan Sönmez’e, Cemal Süreya’dan Sebahattin Ali’ye, Eduardo Galeano’ya; Marquez’den Amin Maalouf’a, Saramago’ya; Çehov’dan Le Febvre,  D.Harvey, Camus’e kadar  yazar ve düşünür olan geniş bir yelpaze ile hem yenilerini öğrendim hem tekrar okumalar ile daha önce ıskaladıklarımı buldum…”

9 Numaralı koğuşta insan niye Cemal Süreya’nın ‘Üvercinka’sını okur?

Günlüklerinde özellikle bir şairin adı geçiyordu. 

Cemal Süreya…

Mektubunda o konuyu da açmış:

“Çankaya’daki görevim sırasında Üvercinka’yı, çocukluğunun başucu kitabı olarak okumuş bir Ankara çocuğuyum.  

O duygularla, TBMM’nin Dikmen kapısı yakınına, Cemal Süreya adına bir park yapmıştım.. Bugünlerde Ankara’ya gelen Akbelen Ormanları içinde deprem mağdurlarının infaz indirimi yıkılan binaların sorumlularını kapsamasın diyerek tüm protesto edenlere de ev sahipliği yapıyor bu park.”

Keşke Özdemir Asaf adına da bir park yapsaydım

“Keşke Çankaya’da Meclis’in kapısına yakır bir başka yere bir de Özdemir Asaf parkı yapsaymışım 

Yalnızlık içine bırakılmış, haksızlığa uğramış “kendi kendine mektup yazıp onu duyuranların” ülkesinde yalnızlığın sesini sembolik anlatımlarla Devlet’e duyurmak isteyenlerin adresi olurdu belki… 

Melih Cevdet Anday’ın Yaşamak Güzel Şey şiiri de üzerine yazı yazdığım buradaki en temel dayanaklarımdan oldu.”

9 Numarada şu an için en önemli yazar Hannah Arendt

Mektubun en uzun bölümü şu cümleyle başlıyor:

“Öneriniz üzerine Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabını sindirerek okuma fırsatı buldum.”

Devamını ondan okuyoruz:

“Bununla da yetinmedim “Biz Mülteciler” ve “Radikal Kötülük” kitapları ve önermeleri üzerinde de düşünme fırsatı buldum. 

Sonra bu okuma önerisini “Auerbach” alıntım üzerine yaptığınızı da anımsayarak yaşadığımız süreçlere dair bazı çıkarımları bu okumalar üzerine inşa edebilir miyim diye düşündüm.”

Hannah Arendt, Kudüs’te Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izlerken.

Hitler mağduru bir mülteci zalim bir Nazi memuru ile ilgili ne düşünür?

Arendt Nazi Holokost’unun mağduru… Portekiz’e kaçmak ve mülteci olarak yaşamak zorunda kalan bir Musevi…

Savaştan sonra, Holokost’un organizatörlerinden Eichman isimli Alman bürokrat/subayın davasını bizzat incelemeye başlamıştı. 

“Başlangıçta bu ismi zihninde bir canavar, seri katil ya da sistematik kötülük organize eden özel bir şeytan olarak tasavvur etmiş. 

Ancak, mahkemede izlediği kişiyi farklı bir gözle görmeye başlar: 

Tam aksine düşünmeyen, emir ve talimatları sorgulamadan yerine getiren, görev tanımını yaşam biçimi ve sebebi olarak gören sıradan bir memurdur.”

Zalim bir Nazi memuru günahsız bir ‘emir kulu’ mudur?

Eichman, İsrail’de yapılan duruşmalarda   “emirleri” harfiyen uyguladığını, yasalara uyduğunu, hiçbir kişisel tercih, irade ya da özel kötülük planlamadığını iddia eden bir profil çizmişti. 

Buğra mektubunda bu profili şöyle anlatıyor:

“Bu emirleri uygulayan sıradan bürokrat Arendt’e “yaptıklarının anlamını hiç düşünmeyen, sonuçlarını ve olası felaketleri hiç değerlendirmeyen, vicdanını kaybetmiş ya da başkalarına devretmiş, kuralları ahlaki değerlerden üstün tutan bir insan figürü olduğunu” düşündürmüştür.”

Kötülüğün en berbat hali sıradanlaşmış halidir

“Arendt bu hali çok tehlikeli buluyor ve bunun nedenini fanatik bir nefretten daha tehlikeli şeyin; düşünme yoksunluğu olduğunu ifade ediyor. 

Bu haliyle “kötülük patolojik ya da istisnai olmaktan çıkar ve tam tersine sıradanlaşır, gündeliktir ve sistem içine rahatça yerleşebilir.” 

İşte bu tanım “kötülüğünü sıradanlaşması” kavramını dünya diktatörlükler literatürüne soktu. 

Bugün bütün dünyada Arendt’in yeniden okunmaya başlanması, psikoloji ve felsefe dergilerinin Arendt’i kapak konusu yapması bu nedenledir.

Çünkü herkes şunu soruyor:

İnsanlık 20’inci Yüzyılın ilk yarısında yaşadığı felaketi bugün popülist liderler yüzünden yeniden mi yaşıyor?”

Silivri’de bu tespitleri yazma ihtiyacını şundan duydum

Sözü tekrar Silivri sakinine bırakıyorum:

“Bu tespitleri özellikle yazma gereği duydum zira ülkemiz bürokrasisi ve yönetim sistemi açısından epeyce şaşırtan benzerlikler kurulabilir çıkarımlar yapılabilir gibi geliyor bana… 

‘Emirleri uyguladım, ben emir kuluyum’ benzeri gerekçelerle, düşünmeden ve sorgulamaksızın yapılan işleri hukuki sınırlar içinde tanımlama çerçevesine oturtabilirler ki bunu biz de giderek artan bir biçimde yaşıyoruz.”

Üstelik emir kulu olma bizim geleneksel kodlarımızda da var

“Üstelik “emir kulu” olma metaforu bizim geleneksel kodlarımızın da içinde var…

Popülist otokrat liderler döneminde, pozisyonunu ve görevini korumak isteyen ya da terfi bekleyen tüm kamu görevlileri, yargı mensupları, bürokratlar, siyasetçiye yakın mensuplar bir süre sonra, yapılmasını emir aldıkları mevzuatları hukuki sınırlara sokabilme, hukuki çerçeve üretebilme ya da var olan çerçeve içinde yorumlar yaparak talimatı yerine getirme yarışına girebilmektedir.”

Vicdani ve insani değer ‘emri yerine getirdim’ cümlesinin içinde kaybolunca

Psikolojik olarak bu nasıl bir şeydir?

“Vicdani değerlendirme, derinlemesine düşünme, detaylıca sorgulama benzeri hususları; insani değerleri, varoluş nedenlerini ve dünya görüşlerinden bağımsızlaştırıp, “emirleri yerine getirdik, kanunları uyguladık” biçiminde kendilerini tamamen edilgenleştiren ve iradelerini neredeyse merkezi otoriteye ihale edebilen bir yaklaşım…

Yani bütün bir zulümün sorumluluğunu merkezi iktidarın sırtına yükleyen bir ruh hali…”

Bu analizin Silivri’den gelmesi hiç şaşırtıcı değil

Yaşadığıımız günlerin en çarpıcı analizlerinden biri.

Bu ilk entellektüel tahlilin Silivri’den gelmesi hiç te şaşırtıcı değil tabii…

Oradan daha çok kitaplar gelecek. Çok filmler, belgeseller gelecek.

Ve bir dönemin tarihi “Dokuzuncu Koğuş mektupları” ile yeniden yazılacak.

Bugün iktidar medyasının yazmaya çalıştığı resmi tarihten çok farklı bir tarih olacak o.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.