İstiklal hâlâ orada. Gürültülü, kalabalık, yorucu. Ama hâlâ anlatacak hikâyeleri var. Asıl mesele şu: Bu hikâyeleri duymak istemediğimiz için mi gürültüyü bu kadar artırıyoruz, yoksa artık duyacak hâlimiz mi kalmadı?
Uzun süredir dışarı çıkmıyor olmamın da payı vardır elbette ama Beyoğlu, bu ekonomik konjonktürde hiç olamayacağı kadar kalabalık geldi bana. Yürürken sürekli duraksamak zorunda kalıyorsunuz. Acele edenle oyalanan, fotoğraf çekenle bir yere yetişmeye çalışan, yemeğini yemeğe çalışanla sokakta dans eden aynı dar alanda sıkışmış durumda. Cumartesi akşamı uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaparak İstiklal ’de arkadaşlarımla buluştum. Beyoğlu’nu olduğu haliyle görmek istedim. Daha doğrusu, artık neye dönüştüyse onunla yüzleşmek. Hem iyi geldi hem de insanın içini sıkan türden bir düşünce yükü bıraktı.
90’ların sonu, 2000’lerin başında İstiklal ‘de çok zaman geçirmiştim. O halini özlemiyor değilim. O zamanlar Beyoğlu sadece kalabalık değildi; bir ruhu, bir dili, bir iddiası vardı. Bugünkü haliyle karşılaştırınca insan şunu fark ediyor: Beyoğlu’nun geçirdiği dönüşüm, bu ülkenin geçirdiği dönüşümden bağımsız değil. Aynı hoyratlık, aynı acele, aynı derinlik kaybı. Eskiden hayat vardı, şimdi ne var bilmiyorum ☹
Asmalı Mescit’e adımımı attığım anda kalabalık çarptı yüzüme. Otoparklar dolu, masalar dolu, sokaklar tıklım tıklım. İnsanlar birbirine değmeden yürümeye çalışıyor ama neredeyse imkânsız. On adım atıyorsunuz, müzik değişiyor. Bir masadan arabesk yükseliyor, birkaç adım sonra elektronik ritimler, biraz ileride yabancı bir dilde pop şarkısı. İstiklal ’in çok sesliliği hâlâ yerinde ama bu sesler artık bir ahenk oluşturmuyor; üst üste biniyor, kakofoniye dönüşüyor. Ve eskisine bilene iyi gelmiyor.
Uzun süredir dışarı çıkmıyor olmamın da payı vardır elbette ama Beyoğlu, bu ekonomik konjonktürde hiç olamayacağı kadar kalabalık geldi bana. Yürürken sürekli duraksamak zorunda kalıyorsunuz. Acele edenle oyalanan, fotoğraf çekenle bir yere yetişmeye çalışan, yemeğini yemeğe çalışanla sokakta dans eden aynı dar alanda sıkışmış durumda. Ama bu kalabalık, benim gördüğüm kadarıyla, canlı bir kalabalık değil; ülkenin boğucu halinden kaçıp birkaç saatliğine nefes almaya çalışan insanların kalabalığı. Kimse gerçekten orada değil, herkes biraz olsun başka bir yere gitmek istiyor. İstiklal, sanki kaçamayanların ortak durağına dönüşmüş.
Kalabalığın içinde farklı ülkelerden turistler de vardı. Bizim artık görmemeyi öğrendiğimiz, sıradanlaştırdığımız detaylar onlar için hâlâ ilginç. İstiklal onlar için bir deneyim, bizim içinse çoğu zaman bir yorgunluk. Aynı sokak, iki ayrı gerçeklik.
Kalabalığın içinde gözüme takılan başka bir şey daha vardı. Masaların önemli bir kısmı kadınlardan oluşuyordu. Kız kıza, kadın kadına buluşmalar… Kahkahalar, uzun sohbetler, paylaşılan tabaklar, müzikle dans edenler, yarım kalan sigaralar. Kadınların görünürlüğü belirgin. Bu bir tesadüf müydü, yoksa zamanın dayattığı bir ihtiyaç mı? Tartışılır.
Belki de mesele, kadınların kamusal alanda “daha fazla” yer kaplamasından ziyade, kamusal alanı terk etmeyi reddetmeleridir. Belki de bu, birlikte kalabilmenin, birbirine tutunmanın bir biçimidir. Ya da sadece, hayatı daraltan her şeye rağmen hâlâ dışarıda olmayı seçmenin sessiz bir ısrarıdır. Bu görüntü, insana şunu düşündürüyor: Şehir daraldıkça, bazıları içeri çekilirken bazıları görünür kalmakta ısrar ediyor. İyi de ediyor.
İçten bir soru; Beyoğlu hâlâ herkesin mi? Yoksa sadece belli saatlerde, belli günlerde, belli bütçelere sahip olanların mı? Kalabalık var ama derinlik yok. Eğlence çok ama duygu az. İnsanlar yan yana ama yalnız. Aynı karede durup birbirine dokunmayan kalabalıklar.
Cumartesi İstiklal’i artık bir vitrin gibi. Herkes bakıyor, herkes görünüyor ama kimse kalmıyor. Eskiden “buluşalım” dediğimiz yerler şimdi “uğrayıp geçelime” dönüşmüş. Belki de mesele yalnızca İstiklal’in değişmesi değil; biz de kalıcı olmaktan vazgeçtik.
Eve dönerken yorgundum. Kalabalık, ses, hareket… Ama yine de iyi geldi. Çünkü şehirle bağımızı tamamen kopardığımızda değil, ona mesafeli de olsa dokunduğumuzda hatırlıyoruz nerede yaşadığımızı. İstiklal hâlâ orada. Gürültülü, kalabalık, yorucu. Ama hâlâ anlatacak hikâyeleri var.
Asıl mesele şu: Bu hikâyeleri duymak istemediğimiz için mi gürültüyü bu kadar artırıyoruz, yoksa artık duyacak hâlimiz mi kalmadı?
10 Şubat 2026 - Cumartesi İstiklal
27 Ocak 2026 - Dünyada Güzel Şeyler de Oluyor …
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.