Kopenhag’daki Deniz Kızı heykelini görünce çok etkilendim ve hüzünlendim doğrusu. Kopenhag’daki heykel de ne gülümsüyor, ne umutla ileri bakıyor, sadece sessiz bir bekleyişi temsil ediyor. Çünkü Hans Christian Andersen’in 1837’de yazdığı orijinal hikayesinde Deniz Kızı, Disney uyarlamasındaki gibi mutlu sona ulaşmıyor . Andersen’in Deniz Kızı karşılıksız aşkı, fedakârlığı, “Sevgi her zaman mutlu sonla bitmez”i yansıtıyor. Hissettiğim öfke ve üzüntü aslında heykelin “hatası” değil; masalın gerçeği. Ve o gerçek, ilişkilerde sık sık karşımıza çıkıyor.
Orjinal masal, Disney versiyonundan çok daha hüzünlü ve derin bir hikâye. Denizlerin derinliklerinde yaşayan bir deniz kızı, bir fırtınada boğulmak üzere olan bir prensi kurtarır ve ona âşık olur. Prense kavuşmak ve insan olmak isteyen deniz kızı, Deniz Cadısına gider. Cadı, ona bacaklar verir ama karşılığında sesini alır. Üstelik her adımı bıçak gibi acıtır. Şart ağırdır: Prens onunla evlenmezse deniz kızı deniz köpüğüne dönüşüp yok olacaktır. Prens, deniz kızını sevse de başka biriyle evlenir. Deniz kızına son bir şans sunulur: Prensi öldürürse yeniden denize dönebilecektir. O bunu yapamaz. Prensi kurtarır ve kendisi deniz köpüğüne dönüşür.
Disney’in anlattığı Deniz Kızı, klasik masalın umutlu, renkli ve mutlu sonlu bir yeniden yazımı. Başkahraman Ariel, denizler altında yaşayan, meraklı ve özgür ruhlu genç bir deniz kızıdır. İnsan dünyasına hayrandır; yüzeyi, insanları ve özellikle Prens Eric’i merak eder. Bir fırtınada Eric’i kurtarır ve ona âşık olur. Deniz cadısı Ursula ile anlaşma yapar: Sesini verir, karşılığında bacaklar alır. Ama bu kez yolculuk acı çekmek değil, kendini kanıtlamak üzerinedir. Ariel, sevgi, cesaret ve dostlarının yardımıyla Ursula’yı alt eder. Eric’le birleşir; babası Kral Triton onun seçimini kabul eder. Mutlu sonda deniz ve kara dünyaları barışır.
Aslında masallar orijinalinde çocuklara anlatılır ama yetişkinler için yazılmış. Çünkü hayatı, kaybı, arzuyu ve hayal kırıklığını anlatıyor. Modern çocuk kitapları “Her şey yoluna girer” diyor. Klasik masallar ise hayatın her zaman adil olmadığını anlatıyor. Orijinal masallarda kahraman her zaman kazanmıyor, aşk her zaman karşılık bulmuyor, iyi olmak acı çekmeyi engellemiyor. Zamanla masallar şiddetten arındırıldı , sonları değiştirildi, umut eklendi .Disney versiyonları bu yüzden var. Klasik ve özellikle Disney uyarlamaları yeterince seversen, o da değişir, fedakârlık mutlaka karşılık bulur, aşk her şeyi çözer , doğru kişi gelince acı biter diye fısıldıyor. Bu, çocuk zihni için umut verici, ama yetişkin hayat için ise tehlikeli bir beklenti. Acaba bu nedenle mi bir çoğumuz hüsranla yapayalnızız.
Gerçek hayatta Andersen’in Deniz Kızı gibi çok seviyorsun, çok veriyorsun, kendinden vazgeçiyorsun (sesinden, sınırlarından, ihtiyaçlarından). Ama karşı taraf seni sevse bile seni seçmeyebiliyor, seni “çok iyi” buluyor ama “benim eşim” demiyor hatta senin fedakârlığını fark etmiyor bile. İşte tam burada öfke geliyor. “Erkekler hep böyle.” Ama aslında mesele “erkekler” değil.
Asıl kırılma noktası masallar. Masallar bize karşılıksız sevginin erdem değil, risk olduğunu, fedakârlığın, sınır yoksa kendini silmek olduğunu , sevmenin, seçilmekle aynı şey olmadığını öğretmedi. Deniz Kızı’nın trajedisi sevilmek istemesi değil, seçilmek için kendinden vazgeçmesi. Bu, gerçek hayatta çok tanıdık bir hikâye.
Evet… Masallarla büyüyüp, yetişkin olduğumuzda ben çok seversem olur diye ilişkilerde kalıyoruz. Kırıntılardan hikâye yazıyoruz. Olmayan gelecekler için bugünü feda ediyoruz. Sonra da: “Aşk bu değil miydi?” Hayır. Bu masal aşkı.
Gerçek hayatta aşk , sessiz kalmanı değil, konuşabilmeni, acı çekmeni değil, güvende olmanı kendini yok etmeni değil, kendin kalmanı ister. Belki de yetişkinlik, şunu fark ettiğimiz anda başlıyor: “Mutlu son, biriyle olmak değil; kendinden vazgeçmeden sevebilmek.”
İlginç olan Kopenhag’daki Deniz Kızı Heykeli Avrupa’nın en hayal kırıklığına uğratan ikinci heykeli seçilmiş. (Birincisi Brüksel’deki işeyen çocuk heykeliymiş) Yıllar boyunca defalarca vandalizme uğramış; başı iki kez kesilmiş, kolu koparılmış, üzerine boya dökülmüş, patlayıcıyla zarar verilmiş ve pek çok kez protesto eylemlerinin hedefi olmuş. Bence bu saldırılar tesadüf değil, “mutlu son” vaadine duyulan kolektif hayal kırıklığının sembolü. İlginçtir ki her onarım sonrası heykel tekrar yerine konuyor; tıpkı Disney’in masalındaki gibi, zarar görse de yok olmuyor—orada durmaya devam ediyor.
4 Ocak 2026 - Bana bir masal anlat baba
3 Ocak 2026 - Eşim porno videosu açmadan benimle birlikte olamıyor
31 Aralık 2025 - Dördüncü Dosya (sonu süprizli)
28 Aralık 2025 - Yeni kavramımız ‘Swag Gap’: Ayrı Stillerin İnsanıyız
27 Aralık 2025 - Aşk mı bu, dopamin mi? Yoksa ben ‘seks arkadaşı’ mıyım?