Dr. Mark Travers Forbes’da 23 Ocak tarihli öyle bir yazı yayınladı ki 40 yıldır ilişki koçluğu yapan guruları şoka sokmuş olabilir.
Konu fazla iletişimin ilişkinizi öldürüyor olabileceği. Evet, yanlış duymadınız: Fazla iletişim.
Yani 40 yıldır uzmanların üzerinde konuşmaya doyamadığı çiftler arasındaki iletişimin de bir sınırı olabileceği ilk defa dile getirildi . Hatta bence bir psikoloğun çıkıp, ilişkinizde “fazla iletişim” kurduğunuzun üç işaretini paylaşması kayda değer bir devrim. Gelin görün ki, bazen iyi şeylerin bile fazlası zarar olabiliyor. Belki bunu hep biliyorduk ama dile getirmeye çekiniyorduk.
Tabii ki araştırmalar, açık ve dürüst iletişimin daha yüksek ilişki doyumu, partnerler arasında daha derin bir güven ve ilişkinin uzun ömürlü olmasıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor. 1988 yılında çıkmış ve hala çok satanlar arasında olan Susan Quilliam’ın kitabı Stop Arguing, Start Talking kitabında dahi iletişim sırları baş rolde. Tüm ilişki gurularının babası sayılabilecek bu kitap aman ha karşınızdakine kızıp da her şeyi içinize atmayın, her şeyin başı iletişim diyen önerileriyle tüm danışmanlara ilham oluyor.
Ancak genellikle gözden kaçırdığımız önemli bir nüans var. Pek çok çifti şaşırtabilecek şu gerçek: Daha fazla iletişim her zaman daha iyi iletişim değil. Sevgiliniz size hayatını, her düşüncesini, planını, fikrini sanki canlı yayınlıyormuş gibi anlatıyorsa; markete gideceğini söylemekle yetinmiyor; alışveriş listesindeki her bir kalemi tek tek sayıyor ve eğer birini alamazsa, bunu ilk duyan yine siz oluyorsanız, ilişkinizde “hafif gizemli havayı” korumak konusunda endişeleniyorsanız dikkat, alarm zilleri çalıyor demektir.
İletişim netlikten değil de kaygıdan beslendiğinde, niyet ne kadar iyi olursa olsun duygusal güveni, çekimi ve bağı sessizce aşındırabiliyor. Yani mesele, sağlıklı ifade ile aşırı duygusal işlemleme arasındaki farkı öğrenmek.
Çalışmalar, bağlanma kaygısı yüksek kişilerin, ortada yeni bir bilgi yokken bile tekrar tekrar sözel güvence arama eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bu güvence kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede kaygıyı artırıyor ve kişinin giderek daha fazla güvenceye ihtiyaç duymasına yol açan bir döngü yaratıyor.
Buna karşılık, netlik arayan iletişim belirli bir yanlış anlamayı çözmeyi hedefliyor ve ele alındığında kaygıyı azaltıyor. Sürekli güvence arayan bir partnerle birlikte olan kişi zamanla sürekli yatıştırma baskısı, “yanlış bir şey söyleme” korkusu ve duygusal yorgunluk hissedebiliyor.
Her duygu anında paylaşılmak zorunda değil. Önce bir kendi kendine işle, duyguyu sindir, sonra paylaş.
İlişki sohbetlerin ana konusu haline geldiğinde, duygusal yakınlık korunabiliyor; ama romantik enerji genellikle azalıyor. Her etkileşimin, her duygunun, her küçük değişimin analiz edildiği ilişkiler zamanla klinik bir havaya bürünebiliyor.
İlişki hakkında daha az konuşmak, çoğu zaman ilişkinin içinde daha fazla heyecan yaratıyor. Ortak deneyimlere, oyuna, yeniliğe ve dış ilgi alanlarına odaklanan çiftler; duygular hakkında daha az konuşsalar bile daha yüksek arzu ve doyum bildiriyor.
Galiba önemli olan her şeyin konuşulması değil; gerektiğinde konuşulacağına duyulan güven.
Dr. Travers’in iletişimi dengelemeye yardımcı stratejileri arasında konuşmadan önce kısa bir duraklama, “Bağ kurmak için mi paylaşıyorum, kaygımı yatıştırmak için mi?” şeklinde bir iç analiz ve duygusal öz-yeterliliğin gelişmesi yer alıyor.
Bana kalırsa tek bir önerim olabilir. Bazı şeylerin konuşulmasına gerek olmadığını kabul edin. Sağlıklı iletişimin hedefi duygusal uyum. Bazen en sevgi dolu cümle, daha az söyleyip daha çok kastetmek.