Oscar töreni yaklaşıyor. Biz de mümkün olduğunca çok filmi seyretmeye çalışıyoruz.
En önemli adaylardan biri Hamnet. Shakespeare’in oğlunun ölümünden yola çıkarak çok güçlü, şiirsel bir hikâye anlatıyor. Hikâye, 11 yaşındaki Hamnet’in ölümünü ve bunun ailesi üzerindeki etkisini anlatıyor.
Merkezde özellikle annesi Agnes (Jessie Buckley) var. Shakespeare’in eşi olan Agnes’in yas süreci, iç dünyası, sezgileri ve evlilik dinamiği ön planda.
Hamnet’in anlattığı evlilik, romantik bir aşk hikâyesi değil. İki eşit bireyin duygusal ortaklığı hiç değil. Erkek Londra’da üretiyor, isim yapıyor; kadın evde kalıyor, 3 çocuğu doğuruyor, büyütüyor ve biri ölürken tek başına yanında olup tek başına yasını tutuyor.
Ev içindeki görünmeyen emek — çocuk bakımı, hastalık, korku, gece uyanmaları, ölüm anı — tamamen kadının omzunda. Hamnet ölüyor, baba ertesi gün geliyor ve yine gidiyor.
Burada mesele Shakespeare’in “kötü” olup olmaması değil. Mesele, erkeklik için verilen mesaj. Bu mesaja göre erkekler duyguları çalışarak bastırmayı öğrenir. Kadınlar ise acıyı bedende yaşar, sessizce taşır.
Filmde oğul ölür. Anne doğal olarak yas tutar. Baba ise yıllar sonra Hamlet’i yazar.
Bir nevi kadın çocuğunu kaybeder; erkek çocuğu metne dönüştürür.
Bu evlilikte sevgi var mı? Büyük ihtimalle evet ama romantik eşitlik anlayışında bir sevgi değil. Bu daha çok kader ortaklığına benzeyen, iş bölümü üzerine kurulmuş bir birliktelik.
Agnes’in dünyası somut ve duyusal; Shakespeare’in dünyası soyut ve zihinsel. Modern gözle baktığımızda içimizden “Kadın bayağı yalnız bırakılmış” demek geliyor.
Hamnet’in anlattığı şey bir çocuğun ölümü değil sadece. Kadının taşıdığı görünmeyen yük, erkeğin kaçmak zorunda kaldığı kamusal dünya ve aradaki sessiz boşluk. Belki de en trajik olan, aynı acıyı yaşayan iki insanın o acıyı tamamen farklı biçimlerde yaşaması.
Bugün 16. yüzyılda değiliz. Kadınlar ekonomik olarak bağımsız, kamusal alanda güçlü, erkekler çocuk bakımına daha çok katılıyor. Hukuken eşitlik var. Ama ilişkilerin duygusal mimarisi düşündüğümüz kadar değişmedi. Eskiden model netti: Erkek dışarıda, kadın içeride. Bugünün modelinde kağıt üzerinde eşitiz, yani hem kadın hem erkek dışarıda.
Ama içeride ne oluyor?
Çoğu ilişkide hâlâ çocuğun duygusal takibi kadında, ev içi organizasyon kadında, aile içi sosyal ilişkilerin yönetimi kadında, “kim kırıldı, kim hasta, kim üzgün” radar sistemi yine kadında.
Erkek daha çok “görev” yapıyor, kadın “zihinsel yük” taşıyor.
Bu çok önemli bir fark.
Zihinsel yük eşitsizliği devam ediyor.
Ve bir başka şey daha var. Erkekler hâlâ stresle başa çıkarken kaçma eğiliminde. Kadınlar ise konuşma ve çözme eğiliminde.
Bu Hamnet’teki modelin modern versiyonu. Erkekler yine işine ve sessizliğe gömülüyor. Kadın ise hâlâ duygunun içinde kalıyor.
Yalnız önemli bir fark var. Bugün kadın artık susmuyor.
Modern ilişkilerde kriz buradan çıkıyor. Gerçekten eşit ilişki mümkün mü? Mümkün. Ama inşa etmek gerekiyor.
Şöyle düşünelim. İnsan doğası tarihsel olarak hiyerarşiyle çalışmış. Aile sistemleri de uzun süre rol temelli olmuş. Hep biri daha çok yöneten, biri daha çok taşıyan. Bu hem ekonomik hem kültürel bir model. Dolayısıyla eşit ilişki bizim atalarımızdan otomatik gelen bir miras değil.
Bugün eşit ilişki istememizin nedeni aşkın romantikleşmesi. Artık evlilik bir ekonomik birliktelik değil; duygusal tatmin alanı.
İnsan artık eşinden hem sevgili, hem arkadaş, hem ebeveyn ortağı, hem terapist, hem takım arkadaşı olmasını bekliyor.
Beklenti büyüdükçe “eşitlik” talebi de büyüyor. Ama burada bir kırılma var.
Eşitlik ne demek? Her şeyi yarı yarıya yapmak mı? Aynı parayı kazanmak mı? Aynı derecede duygusal olmak mı? Aynı anda kırılmak mı?
Gerçek eşitlik simetri değil. Gerçek eşitlik güç dengesi.
Bir ilişkide zaman zaman biri daha güçlü olur, diğeri daha kırılgan. Bazen biri daha çok para kazanır, diğeri daha çok ev yükü alır. Bazen biri daha sakin, diğeri daha kaygılıdır.
Eşitlik, bu dalgalanmaların kalıcı bir üstünlüğe dönüşmemesidir.
Çoğu ilişkide “görünmeyen yük” eşit dağılmıyor. Özellikle zihinsel yük. Kim hatırlıyor? Kim planlıyor? Kim duygusal havayı kontrol ediyor? Eğer bu hep aynı kişideyse, orada eşitlik yok.
Eşit ilişki romantik bir hayal değil ama yüksek bilinç istiyor. Çünkü iki insanın kendi ailesinden getirdiği rol kalıplarını fark etmesi, savunma mekanizmalarını tanıması, güç savaşına girmemesi, “Haklı olmak” yerine “bağ kurmayı” istemesi gerekiyor.
Bu zor. Çünkü ego eşitliği sevmez. Ego üstünlüğü sever. Eşitlik bir varış noktası değil, sürekli ayarlanan bir denge. Tıpkı bisiklet sürmek gibi.
Doğru insanla bile çalışmazsak eşitlik bozuluyor. Yani evet, mümkün. Ama zahmetsiz değil.
Ve herkes eşit ilişki istemiyor aslında. Bazı insanlar bilinçli ya da bilinçsiz olarak rol ilişkisini tercih ediyor. Çünkü eşitlik sorumluluk demek. Sorumluluk da konforu bozuyor. Asıl soru şu olabilir: Eşit olmak mı, olmamak mı?