11-06-2026
İsmet Berkan

‘Çömel ve cinsel organını aç’ dedi…

‘Çömel ve cinsel organını aç’ dedi…

Önce bir alıntı. Hasan Cemal’in Kürtler kitabından. Felat Cemiloğlu, 1982 yılında Diyarbakır Cezaevinde yaşadığı işkencelerden birini anlatıyor:

“….Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum. Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.”

İşkence, elbette bedene acı ve zarar vermeyi içeren fiziki bir şey. Ama esas etkisi, işkence göreni insan olmaktan çıkarmak.

Hasan Cemal’in kitabında bu anlatıları (o kadar çok ve uzun ki) sonuna kadar okuyamamıştım. Buraya da o yüzden minicik bir bölümünü aldım. Okurken insan olmaktan utandım çünkü. Bu işkenceleri yapanlar yaparken utanmamıştı ama ben onlar adına insanlığımdan utandım.

Çarşamba sabahı 10Haber’i yayına hazırlarken yıllar önce Hasan Cemal’in kitabını elime aldığımda hissettiğim utancın bire bir aynısını hissettim.

Sebebi, İBB davasının 15 aydır tutuklu olan sanıklarından Fatoş Pınar Türker’in bir gün önce mahkemede yaptığı savunma sırasındaki anlatımıydı.

Uzun savunmanın herkesi aynı utanca sokan bölümü şöyle:

“….Sonra artık orada tabii hiç görmemişsinizdir muhtemelen, görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz çünkü bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. 

Artık kaçıncı gün, bilmiyorum; bir kadın memur geldi, ‘Arama yapacağız’ dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Ben de gittim.

Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. ‘Soyun’ dedi. 

‘Nasıl yani’ dedim. Eldiven taktı eline. Arkada klasörler, çok küçük bir oda. 

‘Üstünü çıkar’ dedi. Üstümü çıkardım. Kontrol yaptı. 

‘Tamam. Üstünü giyebilirsin’ dedi. ‘Gidebilir miyim’ dedim. 

‘Hayır. Eşofmanını da indir’ dedi. İndirdim. 

‘Çamaşırını da’, ‘Nasıl yani’ dedim. 

‘İndireceksin’ dedi. 

Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. 

‘Şimdi yere çömel’ dedi. 

Utananlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum ama yani bu insanların onurunu, gururunu yıkmak için yapılıyormuş ama yapan utansın, ben utanmıyorum. 

‘Cinsel organını aç’ dedi. 

‘Başını, arkanı dön, eğil’ filan. ‘Tamam’ dedi. 

Hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim.”

Pınar Türker, “Eldiveni kullanmadığı için mutlu olduk” derken neyi kastediyor anlıyorsunuz sanırım.

Dün polis açıklama yaptı, “Çıplak arama olmadı” diyemedi açıklamasında, onun yerine yapılan şeyin “mevzuata uygun” olduğunu bildirdi.

Gözaltına alınan kişinin üstünün başının aranması elbette hem mevzuata uygun hem de gerekli. Ama bunu gözaltının son gününde yapmak, yaparken de hayli ileri gidip cinsel organın içine bir şey saklayıp saklamadığını kontrole kadar vardırmak hangi mevzuatta yazıyor, çok merak ettim doğrusu.

Polisin sabahın kör karanlığında gelip evinizi basması, sizi apar topar gözaltına alması, ardından penceresiz bodrum katlarda size zaman mefhumunu unutturması vs hep filmlerden de bildiğimiz polis taktikleri.

Evinize zaten bir suç şüphesiyle gelip sizi gözaltına alıyorlar. Bunu en hazırlıksız, en zayıf anınızda, siz uyku sersemiyken yapmalarının bir sebebi var: Psikolojik olarak zayıf düşürmek, sizi bir suç işlediğinize ikna etmek ve itirafa zorlamak.

Size zaman mefhumunu unutturmaları, oradan hiç çıkamayacakmışsınız izlenimi vermeleri de bu yüzden.

Sonra bu polis taktiklerine savcılık taktikleri ekleniyor. İşte Pınar Türker’in başına gelen. O eline eldiven geçirmiş polisin “Çömel ve cinsel organını aç” diyerek yaptığı arama, bir şey bulmak için değil, Pınar Türker’e artık insan olmadığını ama insanlığını geri kazanması için itirafta bulunması gerektiğini hatırlatmak için yapılıyor.

Kendisiyle hayatımda hiç tanışmadım ama savunmasında anlattıklarından onun dişiyle tırnağıyla çalışarak orta üst sınıfa mensup olmuş beyaz yakalı bir beyaz Türk olduğunu anlıyorum.

Politik bir insan değil, onunla aynı sınıfa mensup pek çok kişi gibi. Elbette seçimlerde gidip oy kullanıyor, hatta belki sandık güvenliğini sağlamak için geçmiş seçimlerde gönüllü bile olmuştur ama bir partide siyaset yapmak ona uzak. O hayatını hep profesyonel yönetici olarak geçirmiş, şirketlerde çalışmış. Bir kadın için erkekler dünyasında zor bir hayat ama başarılı olmuş.

Şimdi neden yargılandığını bile bilmiyor. Tutuklanırken “rüşvet alma” iddiasıya tutuklanmış ama iddianamede hakkında böyle bir suçlama yok. Bu davada başka pek çok kişinin yaşadığı tuhaflıklardan sadece biri bu.

Peki bu işkenceden, ona insanlık onurunu unutturmayı hedefleyen muameleden neden geçti?

Basit bir sebebi var: Savcılar onu itirafçı olmaya zorluyordu.

O işkence yetmemiş olmalı ki, tutuklanıp cezaevine gönderilmesinin ertesi günü bir savcı onunla SEBGİS adı verilen sistem üzerinden konuşmuş, ona itirafta bulunması için mühlet (28 Mart 2025 mesai saati bitimine kadar) vermiş ve tehdit de etmiş.

Yine Fatoş Pınar Türker’den dinliyoruz:

“…Karşımda bir ekran açık ama ‘Adalet mülkün temelidir’ yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor. Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü savcı bey bana o makinede kahve ikram etmişti. 

İfademi alan savcı. 

Savcım, size soracağım şimdi. Böyle bir uygulama var mı yok mu? Dedi ki, ‘Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda. Ben sana ne dedim? Ben senin ne olduğunu biliyorum ama bu adamlar sana kumpas kuracak demedim mi? Niye konuşmadın sen? Verecektin ifadeni gidecektin’ dedi. 

‘Ama sayın savcım, ben bildiğim her şeyi anlattım’ dedim.

‘Bak şimdi sen git. Eşyalarını topla. Ben sana Çağlayan’dan araba göndereceğim. Geleceksin. Burada bana ifadeyi vereceksin, buradan çocuklarına gidersin’ dedi. 

Ben de dedim ki ‘Savcım yeniden ifade vermemi istiyorsanız veririm. Bir avukatıma sorayım’. 

Karşımdaki savcıya ‘Yok efendim’ diyecek halim yok. 

Ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. ‘Tamam. Ben avukatıma bir danışayım’ dedim.

Böyle yaptı (masaya vurarak) ‘Hala avukat diyorsun bana. Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekarsın, değil mi? Velayetleri de sende? Senin çocukların reşit de değildi, değil mi? Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını’ dedi. 

Bir anneye böyle denir mi? ‘Mal varlığı tedbiri için karar var benim elimde ama ben 28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre veriyorum’ dedi. Savcım bunu dedi ve o gün tebliğ edildi. 

‘Ya bana gelir konuşursun ya da malını mülkünü de alacağım’ dedi.”

Pınar Türker bu soruşturmada ailesiyle, mal varlığıyla tehdit edilip itirafçı olmaya zorlanan yegane kişi değil. Neredeyse bütün şüphelilere savcılık benzer tehditleri savurdu.

Ekrem İmamoğlu’nun babasından oğluna savcının önünden geçmeyen  kalmadı, iş insanlarının şirketlerine kayyum atandı, bazıları defalarca ifade vermeye zorlandı.

Sadece İstanbul’da da değil. İşte görüyorsunuz Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in, oğlunun ve eski gelininin başına gelenleri. Muhittin Böcek bunca zaman direndi, en sonunda baskıya dayanamadı ve savcının istediği itirafa benzer bir şeyler söyledi. Ama belli ki savcıyı bu itiraf kesmedi, Böcek hala hapiste.

***

Amerikan New Yorker dergisi, 1962 yılında, İsrail’in Arjantin’de yakaladığı ve Tel Aviv’de yargılamaya hazırladığı Adolf Eichmann’ın duruşmalarını izlemek üzere Almanya doğumlu filozof Hannah Arendt’i gönderdi.

Arendt, duruşmaları izledi, hatta Eichmann’ın asılışına da tanıklık etti. Sonra da, bugün hepimizin “Kötülüğün Sıradanlığı” olarak bildiğimiz meşhur kitabını yayınladı.

Buraya koyduğum kısa videoda kendisi de söylüyor, bu kavramla kastedilen şey kötülüğün kendisinin sıradanlaşması değil, sıradan insanların kötülük yapması ve bunu da Nazi Almanyasında olduğu gibi ideolojik saiklerle veya kendi içlerindeki nefretle değil bürokratik bir görev olarak yapması.

Arendt o mahkeme salonunda tek bir kişiye, masasından yüz binlerce Yahudi’nin ölüm kamplarına sevk emirleri geçmiş olan bir Nazi bürokrata bakarak evrensel bir gerçeği yakalamıştı.

Gerçekten de, Diyarbakır’da Felat Cemiloğlu’na bok yediren o subay da Pınar Türker’e cinsel organını açmasını emreden polis memuru da kötülük yapmak için kötülük yapmıyorlardı, yaptıklarının kötülük olduğunun farkında bile değillerdi belki de. Bürokrat olarak kendilerine verilen emri sorgusuz sualsiz yerine getiriyorlardı.

Görevleri karşılarında eziyet ettikleri insana insan olduğunu unutturmaktı ama farkında değillerdi, kendileri artık insan olmaktan geri dönülemeyecek biçimde çıkmışlardı.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun kötülüğü hiç sıradan değil

Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun kötülüğü hiç sıradan değil

Dünyada otoriter yönetimler yayıldıkça daha iyi hatırladığımız Hannah Arendt’i anamayacağımız bir durumla da karşı karşıyayız aynı anda: Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı kötülük.

Hayır, onunki sıradan bir bürokratın kendisinin insan olduğunu unutup tepeden verilen görevleri hevesle yerine getirmesine hiç benzemiyor.

O, kendisi bu kötülükleri yapmaya tamamen niyetli ve daha fenası yaptığının kötülük olduğunun farkında bile değil.

Bir egonun bu kadar şişmesine, kendisini tamamen haklı, karşısındaki milyonları ise haksız görmesine her zaman rastlamıyoruz.

Kılıçdaroğlu, kendi haklılığından o kadar emin, bundan o kadar şüphe duymuyor ki, kendisini o partinin meşru başkanı sanıyor. Bu duygusunda samimi. Gerçeklerden ve dünyadan bu denli kopmuş durumda.

Hata bizde.

Onun bu halde olduğunu 29 Mayıs sabahı görmüştük aslında.

Kendisi görevinden istifa etmediği gibi partisini kurultaya götürmemek için de elinden geleni yaptı. Nitekim Mayıs sonundan Kasım başına kadar direnmeyi de başardı.

Seçimde başarısız olduğuna, milyonlarca insanın umudunu kırdığına, Türkiye’yi bir dönüm noktasında tarihin yanlış tarafından bıraktığına, bütün bunlarda kişisel bir sorumluluğu olduğuna bir an bile ikna olmadı.

Bugün de kendi gerçekliğinde yaşıyor ve ülkesine çok büyük bir kötülük yapıyor.