02-05-2026
İsmet Berkan

Eskiden ümit aramak için gökyüzüne bakardım, artık dönüp tarihe bakıyorum

Eskiden ümit aramak için gökyüzüne bakardım, artık dönüp tarihe bakıyorum

Nazım Hikmet, “Delikanlım, iyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin” demişti ünlü şiirinde.

Çocukluğumdan beri ne zaman kendimi moralsiz ve kötü hissetsem teselliyi gökteki yıldızlarda buldum.

Yıldızlar ve gezegenler gece gök yüzünde parıl parıl parlarken bana kendi dertlerimin ne kadar küçük olduğunu hatırlattı hep.

Fakat son zamanlarda yıldızlardan çok tarihe baktığımı fark ettim. Hem kendime hem etrafıma moral vermek gerektiğinde artık insanlara tarihi hatırlatıyorum.

Peki ama neden?

Dünyada genel olarak insanlık, Türkiye’de de özel olarak bizler bana soracak olursanız çok özel bir ara dönemi yaşıyoruz.

Bu ara dönem özgürlüklerin, demokrasi ve eşitlik fikrinin, en önemlisi insan hakları ve hukukun üstünlüğü anlayışının tehdit altına girdiği, hatta ülkemiz dahil çoğu yerde tamamen kaybedilmenin eşiğine geldiği bir dönem.

Belki tam da bu yüzden, mesele kişisel bir can sıkıntısı değil bir bütün olarak insanlığın zor kazandığı bazı değerlerden vazgeçiliyor olması olduğu için uzaklardaki yıldızlar beni teselli etmiyor. Teselliyi insanlığın kollektif bilincinde aradığım için tarihe bakıyorum.

Evet, elbette insan hakları kavramı, kişi veya kişilerin değil hukukun üstünlüğü kavramı, insanların eşitliği ve özgürlüğü kavramları Batı Avrupa ve Amerika’da icat edilmiş kavramlar. Ama insanlığın son 250 yıllık tarihi bu kavramların dünyanın dört bir yanına yayılmasının tarihi aynı zamanda.

Demek ki kapitalizm gibi bu kavramlar da öyle yapay ve tepeden inme değil neredeyse organik olarak ortaya çıkan ve dolayısıyla küresel geçerliği olan kavramlar. İnsanlığın ilerlemesiyle ilgili kavramlar.

Ben insanlığın bu 250 yıllık kazanımlarını bir tarafta Trump, diğer tarafta Putin ve Şi gibi adamlar ortaya çıktı diye bir kenara bırakacağını sanmıyorum. Bu olsa olsa geçici bir dönem, bir ara dönem olabilir. Tarih yeniden eski rayına girecektir.

Ülkemizi düşünün. 

Bugün neredeyse kabile devletine dönmüş durumda bir hukuksuz, kişisel, salt çıkara ve güç ilişkilerine dayalı bir yönetim altında yaşıyoruz.

Bazılarımız bu dönemin kalıcılığı konusunda o kadar kötümser ki, bir daha önümüze seçim sandığı gelip gelmeyeceğinden bile şüpheli.

Bense dönüp tarihe bakıyorum.

Atatürk’e “Padişah ol, Halife ol” diyen çoktu.

O ise hep gerçekçiydi. O saatten sonra halk iradesi dışında bir egemenlik kaynağı olamayacağını biliyordu, bu teklifleri teklif sahipleriyle alay ederek elinin tersiyle itti.

Atatürk dönemi hiç de demokratik bir dönem değildi; aksine Atatürk gerçek veya hayali bütün siyasi rakiplerini ağır baskı altına aldı, bazılarını idamla yargıladı, hepsi hayat boyu korku içinde ve polis takibi altında kaldı.

Ama şunu unutmayın, bu ülkenin kurtarıcısı olmasına rağmen Atatürk’ün hep çok kuvvetli bir muhalefeti de oldu. Yani Atatürk rakiplerini yakından izler ve onları sürekli baskı altında tutarken aslında bu muhalefeti de baskılıyordu.

Atatürk öldüğünde çok gergin bir güç değiş tokuşu oldu. Atatürk hayatı boyunca yalaka ve yağcılardan nefret etmişti ama hayatının son aylarında etrafı onun gücünü kendi kişisel çıkarına çeviren bir dizi insanla çevriliydi.

Yine de, İsmet İnönü’nün onun yerine cumhurbaşkanı olması Atatürk’ün bir kurumsal yapı (CHP) oluşturmakta başarılı olduğunun kanıtıydı. Etraftaki yağcıların, Atatürk’ün yokluğunda kaybedecek çok şeyi olanların çabası işe yaramamıştı. Lider ölmüştü ama kurduğu kurum ayaktaydı.

İsmet İnönü de dünyanın en iyi kalpli, en demokrat, en toleranslı insanı değildi. Ülkeyi 1950’ye kadar demir yumrukla yönetti.

Ama 14 Mayıs seçimini kaybettiğinde iktidarını barış içinde devretmeyi bildi. 14 Mayısta kim bilir kimler gelip İsmet Paşa’ya “Bırakmayalım” dedi ama o insanlık tarihinde hâlâ benzeri görülmemiş bir şey yaptı, mutlak iktidarını rakibine barış içinde devretti ve muhalefete geçti.

Türkiye’de özgürlükler ve demokrasi 100 yıldır ne dar boğazlardan geçti, ama şunu unutmayın: Bu ülke kör topal da olsa hep o evrensel değerlerin, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün peşinden koştu.

Bakmayın son 8-10 yıldır girdiği yol yüzünden hepimiz Tayyip Erdoğan’ı çok eleştiriyoruz ama iktidarının ilk 10-12 yılında o da Türkiye’yi hukuk devleti ve demokrasiye yaklaştıran, insan hakları rejimini güçlendiren, özgürlüklerin alanını genişleten bir yönetim sergiledi.

Milyonlarca insan Tayyip Erdoğan yönetimi sırasında kendilerini bu ülkenin ikinci sınıf vatandaşı görmekten çıktı, bunun ülke iç barışına olan katkısını hiç küçümsememek lazım. Zaten neredeyse tek başına bu sebeple bugün hala Ak Parti yüzde 30 sınırında, Tayyip Erdoğan da hala yüzde 50’ye yakın oy alma potansiyeline sahip gözüküyor. Bu müktesebat olmasa Tayyip Erdoğan da olmazdı.

Aynı insanlar bugünkü kişisel yönetimi de, kurumların ve hukukun yok edilip ülkenin kabile devletine dönüşmesini de izliyorlar. Yüksek sesle konuşmuyor olmaları bu durumu kabullendikleri anlamına gelmiyor.

O yüzden bir çeşit nihilizme kapılmanın, bir kötümserlikten diğerine sıçrayarak neredeyse kesintisiz depresyon yaşamanın, sonra da çözümü ülke meselelerine ilgisizlikte görmenin alemi yok.

İnsanlığa ve Türkiye’nin birikimine güvenin.

Beni bilgeliğiyle çok etkileyen ölmek üzere olan adam

Beni bilgeliğiyle çok etkileyen ölmek üzere olan adam

İtiraf edeyim, geçen haftaya kadar Ben Sasse diye birini hiç duymamıştım. Önümden akıp geçen yüzlerce, binlerce haber materyali arasında durup onunla yapılmış uzun bir söyleşiyi izleyecek vaktim de yoktu açıkçası ama işi gücü bıraktım, o söyleşiyi izledim.

Önce kim olduğunu anlatayım: Ben Sasse, 50’lerinin başında Nebraskalı bir Amerikalı. Yakın zamana kadar eyaletinin senatörüymüş ama sonra Senato’dan istifa etmiş.

Cumhuriyetçi Partiye, üstelik partisinin muhafazakar kanadına mensup ama Trump taraftarı değil, hatta Trump’ı çok tehlikeli bulanlardan.

Sasse’ye bir süre önce pankreas kanseri teşhisi konmuş ve Sasse ölüyor. Kullandığı yeni deneysel ilaç ona biraz zaman kazandırmış, o kadar. Bu hızlı ilerleyen ölümcül kansere yakalanmak için yaşı çok genç ama hayat bu.

Ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmekten mi, yoksa o her zaman mı böyleydi bilmiyorum ama kendisiyle yapılan söyleşide inanılmaz bilgece sözler söylüyor ve hem Amerika’ya hem dünyaya, hem siyasete hem insan ilişkilerine dair çok etkileyici sözleri var.

Üniversitede tarih okumuş, elbette Amerikan tarihini de yakından biliyor. Verdiği örnek ABD’nin ikinci başkanı John Adams ile üçüncü başkanı Thomas Jefferson’ın mücadelesiyle ve sonra da Adams’ın insanlık tarihinde ilk kez bir siyasi mücadelenin ardından elindeki gücü barışçıl biçimde rakibine devretmesiyle ilgiliydi.

Ben Sasse söyleşide yapay zeka çağından komşuluk ilişkilerine, parçalanmakta olan toplulukları yeniden inşa etmekten siyasetin oynayabileceği yapıcı role kadar çok sayıda önemli konuda çok derin şeyler söylüyor. Üstelik bunu gündelik siyasi kavgaya hiç girmeden, tamamen tepeden bir yerden kuşbakışı bir bakışla yapıyor.

Vakit bulur ve seyrederseniz belki siz de benim kadar etkilenirsiniz.