
Siyasette adil bir yarışı neden beklemiyoruz?
Bugün bildiğimiz anlamda modern, halk egemenliğine dayalı anayasal demokrasi ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıktı.
Kuzey Amerika’daki bazı İngiliz kolonilerinin ortak parlamentosu olan Kongre 1776’nın 4 Temmuzunda Bağımsızlık Bildirgesi’ni yayınladı.
Ardından uzun bir kurtuluş savaşı verdi Amerikan Kolonileri İngiltere’ye karşı.
Bu savaş da kazanıldıkta sonra “Biz insanlar” diye başlayan meşhur Amerikan Anayasası yazıldı.
Amerika’nın kurucu babaları getirdikleri yeni rejime “cumhuriyet” diyordu ama bu cumhuriyeti doğal olarak “demokrasi” diye de okumak gerekir.
Yine de halkın içinden seçimle bir süreliğine “kral” seçmek çok yeni bir tecrübeydi.
İktidar ve muhalefet olmaz, olsa olsa görüş ayrılıkları olur diye düşünüyorlardı; o yüzden Anayasalarına mesela seçimde kaybedecek başkan adayının da Başkan yardımcısı olmasını yazmışlardı. O kadar barış içinde olacaktı her şey ilk tasarıma göre.
Birinci Başkan bağımsızlık savaşının kahraman komutanı George Washington’du, iki dönem başkanlık yaptıktan sonra evine, çiftliğine dönmek istedi. Yerine yine barış içinde, kurucu babalardan John Adams Başkan oldu.
Ve onun başkanlığı döneminde bugün bildiğimiz anlamıyla ilk muhalefet partisi kuruldu. Partiyi kuran isim bir başka kurucu baba, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı Thomas Jefferson’du.
1801 yılında seçimi Jefferson kazandığında da insanlık tarihinde ilk kez iktidarla muhalefet arasında barışçıl bir güç transferi gerçekleşti.
Bu kural, yani seçimi kaybedenin iktidardan gitmesi, yerine de kazanan partinin gelmesi, bunların da kavgasız gürültüsüz, kan dökmesiz yapılması demokrasi adı verilen rejimlerin ayırt edici özelliği.
İşte en son Macaristan’da gördük, ülkenin diktatör olduğu söylenen Başbakanı Viktor Orban seçimleri kaybetmenin ardından koltuğundan hiç de kimseye bir zorluk çıkarmadan kalktı, yerini seçimi kazanan rakibine bıraktı.
Ama şunu kabul edelim: Son yıllarda dünyaya yaygınlaşan ve adına “seçimli otoriter rejimler” denen rejimlerde otoriterlik düzeyi bazen o kadar yüksek olabiliyor ki, o otoriter yöneticinin yeniden seçim yapılıp yapılmamasına izin verip vermeyeceği, seçimi kaybedecek olursa koltuğunu bırakıp bırakmayacağı konuşulabiliyor.
Nitekim bu konuda olabilecek en çirkin ve sert örnek de, insanlığa barış içinde iktidar değişiminin mümkün olduğunu öğreten ülkede, Amerika’da yaşandı. 6 Ocak 2020’de seçimi kaybeden Başkan Trump taraftarlarının Kongre binasını gidip işgal etmesine göz yumdu, hatta onları teşvik etti. Çünkü iktidarını bırakmak istemiyordu.
Yüksek sesle konuşulmuyor ama hem bu seçimin yapılıp yapılmayacağı konusu hem de mevcut iktidarın seçimi kaybetmesi halinde koltuğundan kavgasız gürültüsüz biçimde kalkıp kalkmayacağı konusu Türkiye’de de bir mırıltı olarak dile getiriliyor; siyasetle ilgili hemen bütün eş dost arkadaş sohbetleri bir noktada bu iki soruya geliyor dayanıyor.
Ülkemizde şunu biliyoruz: Büyük olasılıkla Kasım 2027’de yapılacak olan seçim hiç de adil bir yarış olarak geçmeyecek.
Bir kere muhalefetin en güçlü adayı şu an hapiste. Ülke nüfusunun hatırı sayılır bir çoğunluğu onun haksız yere hapiste tutulduğuna inanıyor. Ekrem İmamoğlu seçim vaktine kadar özgürlüğüne kavuşur mu, bunu kestiremiyoruz ama şu anki durumda zaten İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimine katılma yeterliği elinden alındı, diploması iptal edildi.
Neyse ki Türkiye’de muhalefetin ikinci ve üçüncü adayı da var. Ama onların seçime katılıp katılamayacağını da bilmiyoruz; yargıyı emrine alan iktidarın henüz uygulamaya geçirmediği başka ne fikirleri var bilmiyoruz.
Bu muhalefeti zayıf düşürme, başarılabiliyorsa parçalama taktikleri sadece CHP’yi de ilgilendirmiyor aslında. Eğer gerçekten Tayyip Erdoğan bu adli operasyonları kendi iktidarını sürdürmek, adil olmayan bir seçim düzenleyip onu kazanmak için yapıyorsa yegane hedefi CHP olmayacaktır. Hatta CHP’den çok dindar muhafazakar muhalefetle milliyetçi muhalefete de benzer şeyler yapılacak, onların da seçime zayıf, parçalanmış ve lidersiz girmesi için yargı devreye sokulacaktır (Nitekim Saadet Partisi kongresine ilişkin bir mahkeme başvurusu hemen ‘Saadet’e de mi kayyum geliyor’ endişelerine yol açtı bile).
Dediğim gibi bir sonraki seçimin hiç de adil bir ortamda geçmeyeceğini daha şimdiden biliyoruz; bilmediğimiz bu adaletsizliğin boyutlarının nereye kadar varacağı, bir üst sınırın olup olmadığı.
Daha göreceğimiz çok şey var korkarım.

