16-06-2026
İsmet Berkan

Boşverin siyaseti, futbol konuşalım

Boşverin siyaseti, futbol konuşalım

Futbol yazmak hiç haddim değil ama Dünya Kupası sayesinde futbolla o kadar doluyum ki, kendimi tutamayıp haddimi aşacağım bugün.

Dünya Kupası’nın 48 takımlı olmasına yönelik eleştiriler var. Bu eleştiriler bir yanıyla haklı, çünkü “sıradan” diyebileceğimiz çok takım var bu kupada. Ama bir yanıyla haksız, bugünün o “sıradan” denen takımlarının bu seviyede rekabette yer alması, dünya çapında futbol eşitliği ve futbol kalitesinin gelecekte yükselmesi bakımından çok önemli.

O ‘sıradan’ takımlardan biriyle Türkiye oynadı. Avustralya bir futbol ülkesi değil. Yetiştirdiği tek tük yetenekli oyuncular Avrupa’da, hatta Türkiye’de top koşturdu ama Güneydoğu Asya’nın ve Pasifik’in diğer ülkeleri Japonya ve Güney Kore’ye kıyasla Avustralya bir alt seviyede.

Ama geldiler Türkiye’yi 2-0 yendiler.

Nasıl oldu bu?

Birincisi konu kendini bilmekle ilgili. Popoviç’in Avustralya’sı her şeyden önce kendi futbol seviyesini biliyor, bu seviyenin Türkiye ile kora kor bir mücadeleye yetmeyeceğini biliyordu. Türk milli takımı her bakımdan daha teknik, daha yetenekli ve en az Avustralyalılar kadar atletik oyunculardan oluşuyor.

O zaman futbolun en eski, en bilinen taktiğine başvurdu Avustralya: Kalesinin önüne duvar ördü.

Bakın, Şampiyonlar Ligi finalinde de Arsenal kendini biliyordu, PSG karşısında kalesine duvar ördü. Yani bu yabancısı olunan, hiç bilinmeyen bir şey değil. Arsenal’in duvarı o kadar iyi örülmüştü ve takım disiplini o derece yüksekti ki, az kalsın PSG’yi yeniyorlardı.

Türk milli takımı bu durumun farkındaydı, sabırlı oynamayı Montella yönetiminde öğrenip Fatih Terim’in kaos futbolundan uzaklaşan milli takım ısrarla saldırdı, Avustralya savunmasının taktik disiplini kaybedip hata yapmasını bekledi. Ama onlar hata yapmadı. Türkiye çok az pozisyon bulacağını biliyordu, o az sayıda pozisyondan gol çıkmadı.

Bu oyunun riski, olmadık yerde ve zamanda rakibe top kaptırmak, ileri çıkmış defansın arkasına bir top atılmasıydı. O riski de yaşadık ve iki gol yedik.

Bire bir aynı oynanan bir başka maç seyrettik pazartesi akşamı. İspanya, Fransa ile birlikte bu turnuvanın mutlak favorisi ve pazartesi akşamı Yeşil Burun Adaları’nın duvarını yıkamadı, aradan sızamadı. Koca İspanya, Türkiye’nin Avustralya karşısında yakaladığı kadar bile fırsat yakalayamadı.

Ama Curaçao’nun Almanya’ya kurmak istediği duvar gümbür gümbür yıkıldı, Alman takımı 7 gol birden attı aslında Hollanda milli takımının yedekleri diyebileceğimiz takıma.

Şimdi Milli Takımımızın kalan iki maçını da kazanması gerekiyor. Paraguay büyük olasılıkla aynen Avustralya gibi oynamak isteyecek, kalesine duvar örecek, maç içinde arkaya atılan toplarla hızlı hücum şansı arayacak.

Amerika karşısında seyrettiğim kadarıyla Paraguay’ın aynı savunma disiplinini Avustralya gibi 90 dakika sürdürmesi çok zor, genellikle ikinci yarının ortasında Paraguay savunması iyice içeri gömülüp sadece topu uzaklaştırmakla yetinmeye başlıyor ve sık sık hata yapıyor.

Bakalım Türkiye bu duvarı geçebilecek mi? Ama şunu söyleyebilirim: Türkiye’nin Türkiye gibi oynayacağı tek maç Amerika maçı olacak. Amerikan takımı, ev sahibi olmanın da getirdiği psikolojiyle çok açık ve hücuma dönük futbol oynuyor. Paradoksal biçimde Türkiye’nin en kolay maçı o maç olabilir.

Başta dediğim gibi bunları haddimi aşarak yazıyorum. Uğur Meleke’nin, Mehmet Demirkol’un, Bağış Erten’in olduğu bir ülkede benim futbol konuşmam yanlış ama bu yazıyı bir duruma dikkat çekmek için yazıyorum:

Benim neslim “şerefli mağlubiyetler”i, “yenildik ama ezilmedik”leri görmüş, razı olmuş bir nesil. Bugün gözümüzün kazanmaktan başka bir şeyi görmemesi büyük bir zihni devrim aslında.

2002 Dünya Kupası’a giderken sadece o kupaya katılmış olmanın şerefiyle yetinmeye hazır çok kişi vardı aramızda. Hatırlayın, Şenol Güneş’i Tük milli takımına yakıştıramayan, onun kılık kıyafetiyle uğraşanlar vardı bu ülkede.

Şenol Güneş ve takımı mucizeler yaratarak Dünya Üçüncüsü oldu ve ancak o zaman sustu bu tuhaf eleştiri korosu.

Evet 24 yıldır bu kupaya katılamadık ama bir İtalyan teknik direktör geldi ve bütün Türk milletinin Türk milli takımına bakışını, o takımdan beklentisini değiştirdi.

Şimdi, yepyeni bir zihniyetin içinde bakıyoruz Milli Takıma ve Avustralya karşısında oynanan üstün futbola rağmen yenilmeyi içimize sindiremiyoruz.

Dünya Kupası’nda nereye varırız bilmiyorum ama umarım Türkiye’de futbolun hakim zihniyeti bundan sonra hep bu olur.

Futbolun taşrasından oyuncular

Futbolun taşrasından oyuncular

Spiker söyleyene kadar Yeşil Burun Adaları takımının kaptanı Ryan Mendes’in Türkiye’de Iğdırspor’da oynadığını bilmiyordum.

Almanya’ya 7-1 yenilen Curaçao’nun takım kaptanı Leandro Bacuna da Iğdırspor kadrosundaydı, onu da bir gün önce öğrenmiştim.

Yeşil Burun Adaları ve Curaçao da “futbolun taşrası” sayılması gereken ülkeler. Bu ülkelerin takım kaptanlarının Türk futbolun taşrasından bir takımda, Iğdır’da oynaması bana çok çarpıcı geldi doğrusu.

Yeşil Burun Adaları’nın bir anda dünya çapında bir kahraman haline gelen kalecisi Vozinha’ya bakın. 25 yaş gibi ileri bir yaşta profesyonel olan ve halen 40 yaşında olan kaleci Angola’da, Kıbrıs’ta, Slovakya’da, Moldova’da oynamış. Bugün de Portekiz’de 2. Ligde bir takımın oyuncusu.

İki gündür Netflix’te Garry Lineeker’in sunduğu, ‘The Rest Is Football’da (Gerisi Futbol) Alan Shearer ve Mikah Richards’la olan programı izliyorum. İnanılmaz konukları da oluyor programın ve futbol nasıl konuşulur, futbolcular birbirlerini ve teknik direktörleri nasıl değerlendirir görüyor insan. Sahiden müthiş bir futbol sohbeti yapılıyor.

Onların futbolun “taşrası”nı ne kadar iyi takip ettiklerini de görüyor insan. Oralardan çıkan önemli önemsiz oyuncuları biliyorlar, onları zaman zaman acımasız gibi dursa da sürekli değerlendiriyorlar.

Bu dünya kupası bize o “taşra”nın nasıl bir yükseliş içinde olduğunu çok güzel gösteriyor. Dünyanın  futbolcularının çoğunluğu artık o “taşra”dan geliyor.