30-10-2026
İsmet Berkan

Moral bozmak gibi olmasın ama dünyamızın durumu hiç parlak değil

Moral bozmak gibi olmasın ama dünyamızın durumu hiç parlak değil

Bundan 10 gün sonra, 9 ve 10 Kasım’da Antalya’da Birleşmiş Milletler’in İklim Değişikliği Konferansı COP 31 yapılacak.

Bu konferanslar, eğer etkili kararlar da alınabilirse kuşkusuz çok önemli.

İklim değişimi veya benim tercih ettiğim isimlendirmesiye iklim krizi, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük ve en yaşamsal kriz.

Bu krize burun kıvıranlar, yeterince ciddiye almayanlar, iklim krizinden söz edenleri “korku yaymak”la suçlayanlar var; bugün biraz da onlara hitaben yazmak istiyorum bu yazıyı.

Yıllardır duyuyoruz, işte buzullar eriyecek, deniz seviyesi yükselecek, deniz kenarındaki şehirler sular altında kalacak.

İklim bilimcilerin yıllardır söylediği bu senaryo artık bir senaryo değil; hayatın gerçeği.

Bakın, ekim ayının  başında Los Angeles şehrinin bazı bölümleri çok ilginç bir olay yaşadı. Şehrin Okyanus kıyısındaki bazı mahallelerini yükselen okyanus suları bastı. Sular sadece deniz kıyısındaki yalı evlere girmedi, içerilere, mahalle içlerine kadar da gitti.

Derken aynı şey Amerika’nın Doğu kıyısında, bu sefer Atlantik Okyanusu kıyısındaki Florida’da oldu, Miami şehrinin bazı bölümleri deniz suyunun altında kaldı.

Peki neden oldu bu?

Miami’de sular kıyıdan yüzlerce metre içeriye kadar girdi.

Deniz seviyesini, özellikle de devasa su kütleleri olan Okyanus’un seviyesini ölçmek hiç kolay bir şey değil; çünkü bu seviye son derece dinamik.

Dünyamızın kendi ekseni etrafında dönüşü ve Ay’ın çekim gücü, Okyanus seviyesini sürekli değiştiriyor. Ama biz bu değişime alışığız. Dünyanın pek çok yerinde “Gel-Git” hareketi oldukça güvenilir biçimde yaşanıyor; suyun nereye geleceğini de, sonra nereye kadar çekileceğini de dakikası dakikasına biliyoruz.

Ama gerek Ay’ın çekim gücünden kaynaklanan gel-git hareketi ve gerekse okyanus suyunun genel seviyesi aslında yıllardır değişiyor, su yükseliyor.

Bu yükselme, buzulların erimesinin anıştırdığı gibi sadece suyun miktarındaki artıştan kaynaklanmıyor. Okyanus suyunun yüzey sıcaklığındaki artış da suyun seviyesini yükseltiyor.

Burada basit bir fizik kuralından söz ediyoruz. Sıcaklığı artan şeyler genleşir. Sisteme verilen ısı enerjisi, atomların arasındaki mesafeyi açar.

Söz konusu olan okyanus gibi dev bir su kütlesi olunca bu genleşme suyun seviyesini 90-100 santime kadar arttırır. Ve arttırdı nitekim.

Normal şartlarda son derece önceden tahmin edilebilir olan gel-git hareketindeki su yükselmesi bu kez Los Angeles’te ve Miami’de o tahminlerin çok ötesine geldi; deniz kıyısından yüzlerce metre içeriye kadar deniz suları girdi.

Bu tek seferlik bir olay değil. Bundan sonra Okyanus kıyısındaki bütün şehirler sık sık gel-git sırasında böyle şeyler yaşayacaklar, deniz suyu eskiden olduğundan çok daha yükseklere kadar çıkacak.

Bakın birkaç hafta önce İstanbul’da bir yağmur afeti yaşandı. Evet, mevsim sonbahar yağmur yağması çok doğal ama o gün yağan yağmur hiç de doğal değildi. Düşünün metrekareye 240 kilo yağmur düştü.

Şöyle düşünün: Eğer evinizin çatısı 100 metrekare büyüklükteyse, sizin çatınıza o gün 24 ton su düştü. 24 ton, dile kolay…

Peki neden bu kadar çok yağdı? Onun sebebi de, Karadeniz’deki yüzey sıcaklığı. Karadeniz’in yüzey sıcaklığı artınca bu denizde buharlaşma da arttı. Başka zamanlarda ülkemizin Karadeniz kıyısındaki şehirlerine düşen bu yağmur, o gün özel meteorolojik şartların etkisiyle İstanbul’u vurdu.

Karadeniz’deki bu aşırı buharlaşma, yaz aylarında da kış aylarında da artık daha fazla aşırı iklim olayı yaşamamıza neden oluyor.

Gerek Amerika’nın Doğu ve Batı kıyısında, gerekse İstanbul’da, Rize’de, Bartın’da, Hopa’da yaşadığımız seller, su baskınları tek bir sebepten kaynaklanıyor: Atmosferimizin ısınması, bu sıcaklığın deniz yüzeyini ısıtması, ısınan suyun ya genleşerek ya da buharlaşarak kıyıları basması…

İklim krizi dediğimiz şey öyle uzakta, bir gün yaşanacak ve bugün yeterli önlem almayı başarırsak belki de önüne geçilebilecek bir şey olmaktan çıkmış durumda.

İklim krizi bugünün bir gerçeği artık.

Güle güle Sir Patrick, sizi özleyeceğiz

Güle güle Sir Patrick, sizi özleyeceğiz

Burada defalarca yazdım, ben bir Star Trek hayranıyım.

Siyah Beyaz TRT’de ‘Uzay Yolu’ adıyla oynarken tek bir bölümünü bile kaçırmamıştım.

Sonra, yıllar yıllar sonra bu klasik dizinin tamamı Digitürk tarafından da yayınlandı. O vakitler evimizde kayıt da yapabilen bir Digitürk cihazı vardı; bütün bölümleri kaydettim, oğlumla birlikte tekrar tekrar izledim.

Derken, oldukça büyük bir gecikmeyle Star Trek’in diğer spin-off’larına geçtim. Star Trek Next Generation kısa sürede benim de oğlumun da favorisi oldu.

İşte o serinin  kaptanı, her bakımdan klasik serinin kaptanı olan James T. Kirk’ün tam tersi olan Kaptan Picard’ı kaybetti dünya sineması ve tiyatrosu. Tabii benim gibi hayranlar da.

İki kere onu sahnede, esas aşkı olan tiyatro yaparken izlemenin kıyısına kadar geldim ama her seferinde kaçırdım. Uzun yıllar, yakın arkadaşı Ian McKellen’le birlikte Godot’yu Beklerken’i oynadılar ve ben tek bir sefer bile onları sahnede izleyemedim.

Sadece Kaptan Picard’a hayran değildim. X-Man’in Prof. Charles Xavier’ine de hayrandım.

Bu klasik Shakespeare oyuncusunun o bilim kurgu dizi ve filmlerine kattığı derinliğe hayrandım sanırım.

Sir Patrick Stewart, arkasında unutulmayacak izler bırakarak gitti. Onu özleyeceğim.